okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün287
mod_vvisit_counterDün580
mod_vvisit_counterBu hafta3436
mod_vvisit_counterBu ay11428
mod_vvisit_counterHepsi1193066

Kimler Sitede

Şu anda 13 ziyaretçi çevrimiçi

Derkenar (1)

Bir toplumda mal,can,ırz ve akıl emniyeti devletin varlığıyla merbut ve mukayyetse,yani devlet otoritesi ortadan kalktığında bu değerlerin emniyetine halel geliyorsa, o toplumun çok ciddi bir ahlaki zaafla malul olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir toplum için devletin tanrısal bir işleve sahip olduğunu iddia etmek te mümkündür. Bizim devlet geleneği de bu perspektiften beslenir.“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” klişesi, şayet bir devlet otoritesi yoksa, orada kuzgunların(anarşi ve kaostan beslenenlerin) iştahını kabartan leşler vardır anlamında devleti tanrı gibi konumlandırır. Bundan dolayıdır ki bizde padişah/sultan/kral “zillullah-ı fil arz(yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir). Oysa ki İslam tanrı-kralların,şehinşahların,kayserlerin ve kisraların egemen olduğu bir dünyaya,muhatabını yalnızca Allah’a kul olmakla mükellef tutan akidesiyle darbe vurarak, devlet/kral/sultan/tiran merkezli düzenleri yerle bir etti. Ancak ilginçtir bu aziz akidenin mensubu olan Müslümanlar çok geçmeden devleti yeniden tanrılaştırdı. Bu tanrı geçmişte imparator, son iki asırda ise ulus-devlet olarak temayüz etti. Şimdilerde bu tanrı,kendisine ortak koşanları veya eleştirenleri merhametinden yoksun bırakırken; kullarının(vatandaşlarının) birbirlerine karşı işledikleri suçları bağışlayarak tarihsel rolünü oynuyor. Kullar ise bu tarihsel rolün heybeti karşısında hayranlıkla karışık bir korkuya müptela…

 

15/04/2020 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Kaygının Anaforunda Yaşamak

Küresel ölçekte cereyan eden bir salgından dolayı,bir süredir, küre ölçeğinde olağanüstü koşullar altında yaşıyoruz. Salgının temas ettiği bütün ülkeler kendisini karantinaya almış vaziyette. Belki de tarihte ilk defa böylesine büyük bir hadiseyle karşı karşıyayız. Gündelik hayatın rutini bozuldu ve gündemimiz bir anda değişti. Salgın öncesinde anlamını bile bilmediğimiz bir çok sözcük “sık kullanılanlar” arasına dahil oldu. “Pandemi” ,”izole olmak”,”karantina”,”test kiti”,”virütik yayılma”,“yerel bulaşı” ilk akla gelenler… Hastalığa yakalanma kaygısının eşlik ettiği teyakkuz hali, toplumların akıl sağlığını tehdit eder boyutlara ulaştı. Hayatta kalma arzusu bir anda hepimizi esir aldı(zaten daha önce de almıştı). Normal zamanlarda anormal görülen gıda stoklamak, el sıkışmamak, ziyaretleşmemek, sürekli evde oturmak gibi fiiller makul karşılanmaya başlandı. Salgının insandan insana bulaşıyor olması doğal olarak insan-insan ilişkisini etkiledi. En yakınlar bile görüşmelerini askıya aldı. Kültürel kodlarımızda önemli bir yer tutan musafaha terk edildi. Herkes birbirine karşı tetikte olmaya zorlandı. Salgının en çok etkilediği yaşlıları evde tutmak için akla ziyan önlemler (bankların sökülmesi gibi) alındı. Camiler, mescitler, okullar, alışveriş merkezleri kapatıldı. Kısacası şimdiye kadar olağan(!) seyrinde devam eden hayat, bir anda tehlikelerle dolu bir gayya kuyusuna dönüştü.

 

Müslümanların Rönesansa Katkısı

 

Müslümanların bilim ve düşünce dünyasına katkıları uzun yıllardan beri tartışma konusudur. Egemen söylem, Müslümanların herhangi bir katkı yapmadıkları veya en iyi ihtimalle aktarıcı rolü oynadıkları şeklindedir. Son yıllarda Batı bilim-düşünce dünyasında öne çıkan bazı vicdan sahibi entelektüellerce (Jack Goody,John Hobson,Frederic Starr gibi) bu söylem tersine çevrilmeye çalışılsa da, hala etkisini sürdürmektedir. Hatta Müslüman toplumların bir kısım aydın/entelektüel/bürokrat kesimleri tarafından da benimsenmiş/kanıksanmıştır.

Sözünü ettiğimiz bu perspektifin(yani Müslümanların bilim-düşünce alanında katkı sunmadığı algısının) egemenliğini sağlamak için oldukça ciddi çalışmalar yapıldı elbette. İçeriden devşirilen bürokrat ve entelektüellere kendi tarihlerinin ilkel ve barbar olduğu, tarihin ilerlemeci bir çizgide hep ileriye doğru hareket ettiği, 17.yüzyıl ürünü bilimsel bilginin yanılmazlığı ve vahye dayalı bilincin itaatkar ve düşünce üretemeyen olduğuna dair yeni bir yaklaşım biçimi zerk edildi. Bu yaklaşım biçimine göre insanlığın hayrına olan her şeyin ilk kaynağı Antik Yunan/Grek kültürüydü. Bu kültür Roma ve Hıristiyanlıkla temas kurarak yürüyüşünü devam ettirmiş, sonrasında kısa süreli bir İslam dönemi ortaya çıkmış ve hemen ardından Rönesans ve reform süreciyle aydınlanmaya giden yol açılmış ve nihayetinde bilim devrimiyle de kemale ermiştir. Müslümanlar bu tarihsel süreçte yalnızca Grek/Roma kültürünün İspanya(Endülüs) üzerinden Avrupa’ya akışını sağlamış, yani bir tür postacı işlevi görmüştür. İslam sami dil ailesine mensubiyeti ve Hicaz Yarımadası’nın kabilevi/çölsel kültürünün ürünü olmaklığı itibariyle zaten bilim ve düşünce yapmaya muktedir değildir(!)

 

Düşünsel Duruş

Düşünsel duruş Türkiye mütefekkir havzasının önde gelen simalarından biri olan Rasim Özdenören’in yıllara baliğ fikir çilesinin özeti olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin kimlik meselesini merkeze alarak son iki yüzyıllık serüvenimizi değerlendiren Özdenören’in olayları/olguları ele alış biçimi ve vardığı sonuçlar, hayata Müslümanca bakmayı yeğleyen herkesi yakından ilgilendiriyor.

Kitap birçok farklı başlıktan müteşekkil olmakla birlikte odaklandığı esas mesele 1839 Tanzimat fermanıyla birlikte İslami dünya görüşünden ve hayat tarzından teberri eden Osmanlı-Türkiye yönetici elitlerinin açtığı çığır ve bu çığırın bugünün Türkiye’sinin zihin kodları üzerindeki etkileridir.

 

Siyah Öfke

Köleliğin insanlık dışı bir uygulama olduğu hususunda herhalde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bir insanı başka bir insanın mülkü haline getirmek, onu alınıp satılabilen bir meta gibi konumlandırmak en aşağılık fillerden sayıl(malıd)ır. Beşer olmaklık bakımından hiçbirimizin yekdiğerine üstünlüğü olmadığını, biyolojik varlığımızdaki farklılıkların faikiyyet anlamına gelmediğini aklı selim sahibi herkes itiraf eder. Ancak üstünlük arayışı da insanlık tarihi kadar eski…Ateşin topraktan üstün olduğunu iddia ederek teslimiyeti reddeden şeytanın tavrı, insanın dünya serüveni başlamazdan evvel, ırkçı perspektifi yansıtması bakımından kayda değerdir.Kitab-ı Kerim tarafından apaçık düşman olarak tanımlanan şeytanın,insanın insana üstünlük taslamasının, onu köleleştirmesinin ilham vericisi olarak tarih boyunca rolünü iyi oynadığı söylenebilir. Nitekim kölelik, klasik anlamıyla ancak 20.yüzyılda ortadan kaldırılmış ve fakat daha modernize edilmiş biçimleriyle hala varlığını devam ettirmektedir. Moda ve reklam aracılığıyla tüketme arzusu kamçılanan, galeyana gelen arzularının tatmini için geçmişin tefecileri olan bankacıların kucağına oturan insanları, günümüzün köleleri olarak nitelemek çok mu abartılı olur? Zannetmiyorum… Neye ihtiyacı olduğuna karar veremeyen insanlardan müteşekkil bir toplumsal zemin inşa edildiğini görmemek için at gözlüğü takıyor olmak gerek.

 

"Dar-ül İslam"dan "Vatan"a: Mekanın İdeolojik İçeriğine Dair

Bilinen insanlık tarihi,insan-mekan ilişkisinin mahiyeti ve keyfiyeti hakkında oldukça zengin bir tecrübeye sahiptir. Bir “yer”de mukim olmak her zaman için insanın en temel ihtiyaçlarından biri olmuştur. İkamet ettiği yer üzerinde tasarrufta bulunmak ve buraları kollayıp gözetmek/bayındır kılmak insana has özellikler arasındadır.Çeşitli sebeplerle yaşanan göçebelik, hem bugün hem de geçmişte, bir gerçeklik olarak kabul görmüş. Ancak bir medeniyet inşa etmek ve bu medeniyetin sürekliliğini sağlamak için yerleşik hayata geçmek gerekmiştir. Göçebeler,ya da İbn-i Haldun’un deyimiyle bedeviler, tarihin seyrinin değişmesinde anahtar rol oynamış fakat en nihayetinde yerleşik hayata geçerek yıktıkları uygarlıkların üzerinde,o uygarlığın mirasından da istifade ederek,yeni bir uygarlık inşa etmişlerdir.Moğollar ya da Germenler özelinde görüleceği üzere yıkmak için geldiği medeniyetin referans sistemine bağlanarak yeni bir sürecin başlamasına öncülük eden bedeviler de olmuştur.Mekanı/toprağı kendi inanç/itikat/ideolojik perspektifine göre dizayn etmek tarih boyunca görülebilecek uygulamalardandır.Denebilir ki,bir mekanın dizaynına bakılarak orada mukim insanların ideolojik/itikadi yönelimleriyle alakalı tahminde bulunulabilir.Farabi’nin “fazilet/li şehri(üstün ülke)” çözümlemesinde dikkat çektiği üzere şehirlerin konumlanış biçimleri, mimarisi ve yönetimi o şehrin karakteristik özelliği hakkında bilgi verir.Demek ki bir mekana rengini veren üzerinde yaşayanlardır. Meşrutiyet yılları içinde güçlenen Türkçülük hareketine fikri katkı sunan Ziya Gökalp’in “şeref’ül mekan bi’l mekin(mekanın şerefi oturandandır)” klişesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

Meraklısı İçin Casuslar Kitabı

Casuslukla ilgili birçok film izledim. Beni en çok etkileyeni Matt Demon’un başrol oynadığı “kirli sırlar” filmiydi. Filmdeki iki sahne casusluğun karakteristiğine dair önemli ipuçları veriyordu. Birincisinde casusluğa yeni başlayan bir ajana daha kıdemli ve tecrübeli olanı “henüz insanken bu işten vazgeç” diyordu.İkinci sahnede ise artık işinde iyice uzmanlaşmış ajan (Matt Demon) “sizler savaş çıkarırsınız” diye korkusunu belirten kişiye, “hayır biz savaşların kısa sürmesini sağlarız” diyordu.Birinci sahne casusluğu insanlıktan çıkma ile eşdeğer tutarken, ikincisi savaş/lar/ı kısaltma gibi olağanüstü bir güç atfediyordu. Bu birbirine zıt gibi görünen iki özelliği(ve unuttuğumuz daha bir çok özelliği) de içkin olan casusluk aslında insanlık tarihinin en eski iştigal alanlarından biri olarak kabul edilebilir.

Nizam-ül Mülk Siyasetnamesinde “her tarafa tüccarlar, seyyahlar, sufiler, dervişler ve seyyar satıcılar kılığında casuslar gitmeli ve hadiselerin hiçbir şekilde gizli kalmaması(…) için,işittikleri her şeyi haber vermelidirler.Zira bir çok zaman olmuştur ki valiler,ikta sahipleri ve memurlar ve emirler,isyan ve muhalefete girişmeyi düşünmüşler ,padişahın aleyhine komplo hazırlamışlardır.” diyerek casusluğun ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak ne hazindir ki, dönemin siyasi otoritesine bu öneriyi yapan Nizam-ül Mülk, tarihin en spesifik(acaba en karanlık mı demeliyim) casusluk şebekesi haşhaşiler tarafından suikaste maruz kalmaktan kurtulamaz. Sadece Niza-ül Mülk değil, Selçuklu devlet erkanının birçok önemli siması bu örgütün şerrinden nasibini alır.

 

Edilgenliğin Girdabından Kurtulmak

Dışarıdan belirlen/ebil/iyor olmak bir toplumun başına gelebilecek en büyük musibetlerden biridir. Çünkü ciddi bir bilinç zafiyetine ve farkındalık yoksunluğuna delalet eder. Belirleniyor olmanın nesneleşmek,özne olmayı terk etmek veya özne olma iradesini tabarüz ettirecek ilmi/entelektüel/hikemi donanımdan uzak olmakla çok yakın bir ilişkisi vardır.Edilgenlik maruz kalmayı, maruz kalmak ise belirleniyor olmayı beraberinde getirir. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı, yaklaşık iki asırdır dışarıdan tanımlanıyor/belirleniyor ve tarif ediliyor. Bu duruma nasıl geldiğimiz hususu ayrıca teşrih masasına yatırılmalı…Ancak bir an önce çözüm bulmamız gereken sorunlarımızdan biri de edilgenliği içselleştirmektir diye düşünüyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz ahval,belirleniyor olmaktan rahatsız olmadığımızı gösteriyor.Bu sorunu aşabilmek için hem geleneğe hem de modern döneme ilişkin sahih bir perspektif geliştirmenin doğru olacağı kanaatindeyim. Çünkü edilgenliğimiz büyük ölçüde geleneğin tortularının tevarüs edilmesinden ve modernitenin değişimi kutsayan doğasına meftun oluşumuzdan kaynaklanıyor.Geleneksel imparatorluk kültürümüz özellikle siyasal alanın şekillenmesinde “elitist” bir tutumu benimsediği için,toplumun siyasal bilinç düzeyinde ciddi anlamda bir zafiyetin oluşmasına hizmet etmiştir. Bu durum muhatabını “özne” olmaya çağıran İslam’ın ilke ve prensipleriyle alenen çatışmasına rağmen sürdürülmüştür. Bunun yanında yöneticilerin “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi(zillullahi fil arz)” olarak tavsif edilmesi, onlara mülk üzerinde mutlak tasarruf hakkı tanımış ve özel teşebbüsün gelişmesine set çekmiştir.