okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün139
mod_vvisit_counterDün531
mod_vvisit_counterBu hafta1252
mod_vvisit_counterBu ay12911
mod_vvisit_counterHepsi1252632

Kimler Sitede

Şu anda 11 ziyaretçi çevrimiçi

"Dar-ül İslam"dan "Vatan"a: Mekanın İdeolojik İçeriğine Dair

Bilinen insanlık tarihi,insan-mekan ilişkisinin mahiyeti ve keyfiyeti hakkında oldukça zengin bir tecrübeye sahiptir. Bir “yer”de mukim olmak her zaman için insanın en temel ihtiyaçlarından biri olmuştur. İkamet ettiği yer üzerinde tasarrufta bulunmak ve buraları kollayıp gözetmek/bayındır kılmak insana has özellikler arasındadır.Çeşitli sebeplerle yaşanan göçebelik, hem bugün hem de geçmişte, bir gerçeklik olarak kabul görmüş. Ancak bir medeniyet inşa etmek ve bu medeniyetin sürekliliğini sağlamak için yerleşik hayata geçmek gerekmiştir. Göçebeler,ya da İbn-i Haldun’un deyimiyle bedeviler, tarihin seyrinin değişmesinde anahtar rol oynamış fakat en nihayetinde yerleşik hayata geçerek yıktıkları uygarlıkların üzerinde,o uygarlığın mirasından da istifade ederek,yeni bir uygarlık inşa etmişlerdir.Moğollar ya da Germenler özelinde görüleceği üzere yıkmak için geldiği medeniyetin referans sistemine bağlanarak yeni bir sürecin başlamasına öncülük eden bedeviler de olmuştur.Mekanı/toprağı kendi inanç/itikat/ideolojik perspektifine göre dizayn etmek tarih boyunca görülebilecek uygulamalardandır.Denebilir ki,bir mekanın dizaynına bakılarak orada mukim insanların ideolojik/itikadi yönelimleriyle alakalı tahminde bulunulabilir.Farabi’nin “fazilet/li şehri(üstün ülke)” çözümlemesinde dikkat çektiği üzere şehirlerin konumlanış biçimleri, mimarisi ve yönetimi o şehrin karakteristik özelliği hakkında bilgi verir.Demek ki bir mekana rengini veren üzerinde yaşayanlardır. Meşrutiyet yılları içinde güçlenen Türkçülük hareketine fikri katkı sunan Ziya Gökalp’in “şeref’ül mekan bi’l mekin(mekanın şerefi oturandandır)” klişesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

Meraklısı İçin Casuslar Kitabı

Casuslukla ilgili birçok film izledim. Beni en çok etkileyeni Matt Demon’un başrol oynadığı “kirli sırlar” filmiydi. Filmdeki iki sahne casusluğun karakteristiğine dair önemli ipuçları veriyordu. Birincisinde casusluğa yeni başlayan bir ajana daha kıdemli ve tecrübeli olanı “henüz insanken bu işten vazgeç” diyordu.İkinci sahnede ise artık işinde iyice uzmanlaşmış ajan (Matt Demon) “sizler savaş çıkarırsınız” diye korkusunu belirten kişiye, “hayır biz savaşların kısa sürmesini sağlarız” diyordu.Birinci sahne casusluğu insanlıktan çıkma ile eşdeğer tutarken, ikincisi savaş/lar/ı kısaltma gibi olağanüstü bir güç atfediyordu. Bu birbirine zıt gibi görünen iki özelliği(ve unuttuğumuz daha bir çok özelliği) de içkin olan casusluk aslında insanlık tarihinin en eski iştigal alanlarından biri olarak kabul edilebilir.

Nizam-ül Mülk Siyasetnamesinde “her tarafa tüccarlar, seyyahlar, sufiler, dervişler ve seyyar satıcılar kılığında casuslar gitmeli ve hadiselerin hiçbir şekilde gizli kalmaması(…) için,işittikleri her şeyi haber vermelidirler.Zira bir çok zaman olmuştur ki valiler,ikta sahipleri ve memurlar ve emirler,isyan ve muhalefete girişmeyi düşünmüşler ,padişahın aleyhine komplo hazırlamışlardır.” diyerek casusluğun ehemmiyetine dikkat çeker. Ancak ne hazindir ki, dönemin siyasi otoritesine bu öneriyi yapan Nizam-ül Mülk, tarihin en spesifik(acaba en karanlık mı demeliyim) casusluk şebekesi haşhaşiler tarafından suikaste maruz kalmaktan kurtulamaz. Sadece Niza-ül Mülk değil, Selçuklu devlet erkanının birçok önemli siması bu örgütün şerrinden nasibini alır.

 

Edilgenliğin Girdabından Kurtulmak

Dışarıdan belirlen/ebil/iyor olmak bir toplumun başına gelebilecek en büyük musibetlerden biridir. Çünkü ciddi bir bilinç zafiyetine ve farkındalık yoksunluğuna delalet eder. Belirleniyor olmanın nesneleşmek,özne olmayı terk etmek veya özne olma iradesini tabarüz ettirecek ilmi/entelektüel/hikemi donanımdan uzak olmakla çok yakın bir ilişkisi vardır.Edilgenlik maruz kalmayı, maruz kalmak ise belirleniyor olmayı beraberinde getirir. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı, yaklaşık iki asırdır dışarıdan tanımlanıyor/belirleniyor ve tarif ediliyor. Bu duruma nasıl geldiğimiz hususu ayrıca teşrih masasına yatırılmalı…Ancak bir an önce çözüm bulmamız gereken sorunlarımızdan biri de edilgenliği içselleştirmektir diye düşünüyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz ahval,belirleniyor olmaktan rahatsız olmadığımızı gösteriyor.Bu sorunu aşabilmek için hem geleneğe hem de modern döneme ilişkin sahih bir perspektif geliştirmenin doğru olacağı kanaatindeyim. Çünkü edilgenliğimiz büyük ölçüde geleneğin tortularının tevarüs edilmesinden ve modernitenin değişimi kutsayan doğasına meftun oluşumuzdan kaynaklanıyor.Geleneksel imparatorluk kültürümüz özellikle siyasal alanın şekillenmesinde “elitist” bir tutumu benimsediği için,toplumun siyasal bilinç düzeyinde ciddi anlamda bir zafiyetin oluşmasına hizmet etmiştir. Bu durum muhatabını “özne” olmaya çağıran İslam’ın ilke ve prensipleriyle alenen çatışmasına rağmen sürdürülmüştür. Bunun yanında yöneticilerin “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi(zillullahi fil arz)” olarak tavsif edilmesi, onlara mülk üzerinde mutlak tasarruf hakkı tanımış ve özel teşebbüsün gelişmesine set çekmiştir.

 

Puslu Kıtalar Atlası' nda Ontoloji ve Epistemoloji Sorunsalı

Giriş 
 
Edebiyat, başladığı tarihten günümüze kadar her zaman felsefenin sıkı bir takipçisi olmuştur. İki bin beş yüz yıl evveline dayandırdığımız Felsefe geleneği asıl olarak Parmanides’in “Fragmanlar”ında yani şiirlerinde tezahür etmiştir. Edebiyat ve felsefenin iç içeliği, yahut bir aradalığını Aristoteles’in Poetika’sında, Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinde veya Goethe’nin Faust’unda görmek mümkündür. Çağdaş dönemde ise felsefe ve edebiyatın yolları yine modern bir tür olarak, belki de modernliğin mihenk taşı olarak kabul edebileceğimiz roman türünde kesişmiştir. Buna örnek olarak egzistansiyalizmin öncülerinden kabul edilen Jean Paul Sartre’ın romanları örnek verilebilir. Bunu Camus’nün Yabancı’sı, Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi gibi misallerle çoğaltmak mümkündür. Kendisi de aslolarak felsefe ile iştigal eden İhsan Oktay Anar da büyülü bir gerçeklik ve yoğun bir sembolizm kullanarak kaleme aldığı Puslu Kıtalar Atlası romanında felsefi müktesebatı bütün kitabına sirayet ettirmiştir.
 

Müslümanların Rönesansa Katkısı

 

Müslümanların bilim ve düşünce dünyasına katkıları uzun yıllardan beri tartışma konusudur. Egemen söylem, Müslümanların herhangi bir katkı yapmadıkları veya en iyi ihtimalle aktarıcı rolü oynadıkları şeklindedir. Son yıllarda Batı bilim-düşünce dünyasında öne çıkan bazı vicdan sahibi entelektüellerce (Jack Goody,John Hobson,Frederic Starr gibi) bu söylem tersine çevrilmeye çalışılsa da, hala etkisini sürdürmektedir. Hatta Müslüman toplumların bir kısım aydın/entelektüel/bürokrat kesimleri tarafından da benimsenmiş/kanıksanmıştır.

Sözünü ettiğimiz bu perspektifin(yani Müslümanların bilim-düşünce alanında katkı sunmadığı algısının) egemenliğini sağlamak için oldukça ciddi çalışmalar yapıldı elbette. İçeriden devşirilen bürokrat ve entelektüellere kendi tarihlerinin ilkel ve barbar olduğu, tarihin ilerlemeci bir çizgide hep ileriye doğru hareket ettiği, 17.yüzyıl ürünü bilimsel bilginin yanılmazlığı ve vahye dayalı bilincin itaatkar ve düşünce üretemeyen olduğuna dair yeni bir yaklaşım biçimi zerk edildi. Bu yaklaşım biçimine göre insanlığın hayrına olan her şeyin ilk kaynağı Antik Yunan/Grek kültürüydü. Bu kültür Roma ve Hıristiyanlıkla temas kurarak yürüyüşünü devam ettirmiş, sonrasında kısa süreli bir İslam dönemi ortaya çıkmış ve hemen ardından Rönesans ve reform süreciyle aydınlanmaya giden yol açılmış ve nihayetinde bilim devrimiyle de kemale ermiştir. Müslümanlar bu tarihsel süreçte yalnızca Grek/Roma kültürünün İspanya(Endülüs) üzerinden Avrupa’ya akışını sağlamış, yani bir tür postacı işlevi görmüştür. İslam sami dil ailesine mensubiyeti ve Hicaz Yarımadası’nın kabilevi/çölsel kültürünün ürünü olmaklığı itibariyle zaten bilim ve düşünce yapmaya muktedir değildir(!)

 

Düşünsel Duruş

Düşünsel duruş Türkiye mütefekkir havzasının önde gelen simalarından biri olan Rasim Özdenören’in yıllara baliğ fikir çilesinin özeti olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin kimlik meselesini merkeze alarak son iki yüzyıllık serüvenimizi değerlendiren Özdenören’in olayları/olguları ele alış biçimi ve vardığı sonuçlar, hayata Müslümanca bakmayı yeğleyen herkesi yakından ilgilendiriyor.

Kitap birçok farklı başlıktan müteşekkil olmakla birlikte odaklandığı esas mesele 1839 Tanzimat fermanıyla birlikte İslami dünya görüşünden ve hayat tarzından teberri eden Osmanlı-Türkiye yönetici elitlerinin açtığı çığır ve bu çığırın bugünün Türkiye’sinin zihin kodları üzerindeki etkileridir.

 

Gerçeklerle Yüzleşmeden Gelecek İnşa Edilemez

 

Bilinen insanlık tarihinin son dört yüzyılı genelde Doğu toplumları özelde ise Müslümanlar için oldukça sancılı geçti. Benzerine daha önce rastlanmayan bir hızla akan tarihe yetişmek arzusuyla hareket eden Doğu, uzun süredir, içine düştüğü krizden nasıl kurtulacağının hesabını yapıyor. Modern tarihe yetişmek için çıkılan yolda “paradigmatik bir savrulma” yaşandı ve bu savrulmanın etkileri bugün bile devam ediyor.1492 den sonra değişen tarihin seyri, Müslüman toplumları edilgenleştirdi. İber Yarımadası’nın İslam’dan arındırılmasıyla başlayan bu sürecin modern dünyanın inşasına giden yolda kritik bir eşiği temsil ettiğini söylemek zannediyorum abartı olmaz. Aynı dönemde dünyanın farklı yerlerinde imparatorluklar bünyesinde hayat süren Müslüman toplumların tarihin bu kritik eşiğinden ne düzeyde haberdar olduğuna dair geriye dönük bir projeksiyon tutulduğunda karşımıza çıkan manzara kabaca şöyledir: Osmanlı-Safevi-Memlük-Babür hanedanlıkları arasında bölünmüş olan Müslüman toplumlar egemenlik arzusu, merkezileşme kaygısı ve tüm Müslümanların temsilcisi olma gayesiyle kendi aralarında ciddi sayılabilecek kavgalarla meşguldürler.

 

Tarih Yeniden Yazılırken "Epistemolojik Bağımsızlık Savaşı" na Hazır Mıyız?

Doğulu(özelde Müslüman) toplumlar tarihin son iki asrını kolonyalist bilginin tasallutu altında geçirdiler. Bu bilgi özü itibariyle seküler, ırkçı, dışsallaştırıcı ve araçsal aklı öne çıkaran bir hususiyete sahipti. Beyaz adamın “özne” olduğunu iddia ediyordu ve Batı dışı toplumları henüz olmamış olarak kodluyordu. Bu kodlama, sömürgeciliğin meşruiyet zeminini tahkim etti. Henüz olmamış olanları kıvama getirme amacıyla “beyaz adamın misyonu” klişesi öne çıkarıldı. Aydınlanma aklının rehberliğinde ortaya çıkan tanrı, evren,tabiat,zaman,mekan ve devlet tasavvurlarının küreselleşmesi ve Batı dışı toplumların beyaz adama teslimiyetini temin etmek amacıyla sömürgecilik sistematik olarak devam etti. Evvela askeri araçlarla başlayan sömürgeleştirme zamanla zihinsel sömürüye evirildi ki en tahrip edici olan da buydu. Kavramsal ve kurumsal işgal zihinsel sömürgeleşme sonucu başladı. Artık sömürgecilerin zorlamasına gerek yoktu. Kavramların Müslüman toplumların zihin dünyasını istimlak edişi oldukça travmatik ve patolojik bir sürecin işaret fişeğini ateşledi. Yeni dönem kolonyalistlerin bizzat var olmalarını gerektirmiyordu. Çünkü zihinsel sömürüye maruz kalan toplumlar müstakil bir irade üretme cesaretini yitirdikleri gibi sömürgecilerin bilgi sistemlerini de içselleştirmişlerdi. Artık hayata ilişkin bütün tasavvur biçimleri sözünü ettiğimiz bu bilgi tarafından gerçekleşiyordu. Özellikle Fransız İhtilali’nin ve sanayi devriminin etkisi oldukça fazlaydı. Dönemin Avrupa’ya en yakın devleti olan Osmanlı’da bu etkinin büyüklüğünü görmek mümkündür.