okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün465
mod_vvisit_counterDün615
mod_vvisit_counterBu hafta465
mod_vvisit_counterBu ay7234
mod_vvisit_counterHepsi1321922

Kimler Sitede

Şu anda 33 ziyaretçi çevrimiçi

Derkenar (4)

İslamcıların diyanetle araları geçmişte pek iyi değildi. Bu kurumun devlet aygıtının kontrolünde olması,rezervli bakışın ana omurgasını oluşturuyordu. Çünkü devlet, kendisini laik olarak niteliyordu ve İslamcılara göre laikliğin İslam’da yeri yoktu. Kaldı ki, diyanetin kuruluş amacının “laikliği korumak” olduğunu vaktiyle diyanet reisliği yapmış bir zatın ağzından bizzat ben de işitmiştim. Bu nedenle diyanetin beyanlarına hep “şerhli” yaklaşılırdı. Ancak son yıllarda diyanetle İslamcılar arasında gerek söylem gerekse eylem düzeyinde ciddi bir yakınlaşmanın olduğu görünüyor. Hatta ortak sosyal projeler bile yürütül/ebili/yor. Devletin laik karakterinde bir değişiklik olmadığına göre bu yakınlaşmanın sebebi ne olabilir? Sorusuna birkaç olasılık çerçevesinde yanıt verilebilir diye düşünüyorum:

a)Kurumun başına getirilen kişilerin İslamcılarla aynı kaygıyı taşıyor olması

b)FETO sonrası oluşan konjonktürün zorlaması

c)İslamcıların söylem ve eylem gücünü kaybetmeleri ve böylece devletin önerdiği dindarlık biçimine ikna olmaları

d) Muhafazakar-Milliyetçi kimlik tarafından temsil edilen politik dilin Türk-İslam sentezi adı altında “itikat” gibi pazarlanması ve bu itikada mensup olmayanların kriminalize edilmesi

e) İktidarda olanların geçmişte İslamcı havzalarla temas kurmuş olması

f) “Birlik ve beraberliğe en çok ihitiyaç duyduğumuz bu zamanlarda” çekişmenin anlamsız olacağı…

Belki bu maddelere başkaları da ilave edilebilir. Ancak hepimizin devlet ve iktidar alanının izin verdiği kadar dindar olmaya ikna edildiğimiz gerçeği değişmez. Oysa ki İslamcılık, ulus-devlet realizmine karşı çıktığı ve hayatın bütününe müdahil İslami dilin ikamesi için çaba sarfettiği oranda özgün ve özgür kalabildi. Diyanet,bu ülkede,İslam’ın ana istinatgahları olan vahiy ve nübüvvet bilgisinin iktisadi/içtimai/siyasi/hukuki/akademik v.b hiçbir alanda referans alınmadığını bilmesine rağmen,bu sorunu aşmak üzere,kamusal bilincin arttırılmasına yönelik olarak ne yapıyor? Halihazırda cari olan seküler/kapitalist/neo-liberal düzene karşı kamuoyu farkındalığı oluşturacak ne tür çalışmaları var?Neo-Kolonyalizmin bugünkü temsilcisi olan NATO’nun Türkiye’nin yirmibeş farklı noktasındaki üsleriyle ilgili ne düşünüyor? Kısa bir süre önce binlerce suçluyu dışarı salan infaz düzenlemesinin İslam noktay-ı nazarından ahlak-kritiğini yaptı mı? Bu sorulara,sapkın gruplar tarafından hedef gösterildiği için diyanet reisine sahip çıkan sivil toplum havzalarının da cevap üretmesi lazım gelir. Çünkü aziz ve mübarek İslam, sadece cinsel ahlakı terbiye etmek için gelmedi.

 

30/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (2)

Ne zaman ne yapacağı, hangi durumda nasıl davranacağı belli ve öngörülebilir olan kişi ve toplumlar hem manipülasyona açıktır hem de kolaylıkla sevk ve idare edilebilir.Bu önermenin tersi de doğrudur. Yani ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişi ve toplumlar kolayca sevk ve idare edilemezler. Manipülasyona da açık değillerdir. Manipülasyona açık olmak, zihinsel sömürüye açık olmakla eş değerdedir. İktidarlar karşılarında her zaman “öngörülebilir” davranışlarda bulunan bir toplum isterler.Öngörülemeyen davranışlarda bulunan kişi ve toplumlar genellikle tehlikeli addedilir. Bu nedenle ister siyasi ister iktisadi isterse de manevi iktidarlar olsun ellerindeki tüm imkanları (okul,medya-sosyal medya,seminer/konferans vb.) kullanarak muhataplarını öngörülebilir davranışlarda bulunan bir yığın haline getirirler. Üzülerek söylemek gerekir ki, Müslümanlar da uzunca bir süredir “önceden kestirilebilir” eylemler ürettikleri için bu yığına dahil olmuştur.Bu yüzden şeytanca plan yapanlar kimi zaman bir karikatür,kimi zamansa bildiri veya konferans aracılığıyla hepimizin ayarını bozabiliyor. Oysa ki (teşbihte hata olmasın) Müslümanların “deli gibi” davranması gerekir. Deliyi korkutucu kılan şey, öngörülebilir davranmamasıdır. Sistem, kontrol ve denetim dışı olanlardan her zaman korkmuştur.Eğer Müslümanlar bugün nicelikleriyle orantılı bir caydırıcılığın mümessili olamıyorlarsa,kendilerini denetlenebilir kıvama getirdikleri içindir.Artık her şeyimiz şeffaf…Evlerimiz bile… Halbuki aziz Kur’an, şeytanın tuzaklarının muhlisler üzerinde etkili olmayacağını beyan ediyor. Demek ki muhlis olmak,kurulan tuzakları fark etmeyi tazammun ediyor. Şayet itikadımıza ihlasla bağlı isek endişe etmeye gerek yok. Peygamberimiz (s.a.v) “ size deli(mecnun) denmedikçe imanınız sahih olmaz” buyuruyor. Nitekim kendisi de en yakınları tarafından delilikle(mecnunlukla) suçlanmıştı. Delilikle suçlanan peygamberin ümmeti olan bizler, zekice atraksiyonlar peşindeyiz. Oysa ki zeka çoğu zaman pragmatik davranmaya meyillidir. Delice bir hayatı terk ettiğimiz için, zeki olanlar tarafından kolaylıkla sevk ve idare ediliyoruz.

 

28/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Siyah Öfke

Köleliğin insanlık dışı bir uygulama olduğu hususunda herhalde hiç kimsenin şüphesi yoktur. Bir insanı başka bir insanın mülkü haline getirmek, onu alınıp satılabilen bir meta gibi konumlandırmak en aşağılık fillerden sayıl(malıd)ır. Beşer olmaklık bakımından hiçbirimizin yekdiğerine üstünlüğü olmadığını, biyolojik varlığımızdaki farklılıkların faikiyyet anlamına gelmediğini aklı selim sahibi herkes itiraf eder. Ancak üstünlük arayışı da insanlık tarihi kadar eski…Ateşin topraktan üstün olduğunu iddia ederek teslimiyeti reddeden şeytanın tavrı, insanın dünya serüveni başlamazdan evvel, ırkçı perspektifi yansıtması bakımından kayda değerdir.Kitab-ı Kerim tarafından apaçık düşman olarak tanımlanan şeytanın,insanın insana üstünlük taslamasının, onu köleleştirmesinin ilham vericisi olarak tarih boyunca rolünü iyi oynadığı söylenebilir. Nitekim kölelik, klasik anlamıyla ancak 20.yüzyılda ortadan kaldırılmış ve fakat daha modernize edilmiş biçimleriyle hala varlığını devam ettirmektedir. Moda ve reklam aracılığıyla tüketme arzusu kamçılanan, galeyana gelen arzularının tatmini için geçmişin tefecileri olan bankacıların kucağına oturan insanları, günümüzün köleleri olarak nitelemek çok mu abartılı olur? Zannetmiyorum… Neye ihtiyacı olduğuna karar veremeyen insanlardan müteşekkil bir toplumsal zemin inşa edildiğini görmemek için at gözlüğü takıyor olmak gerek.

 

"Dar-ül İslam"dan "Vatan"a: Mekanın İdeolojik İçeriğine Dair

Bilinen insanlık tarihi,insan-mekan ilişkisinin mahiyeti ve keyfiyeti hakkında oldukça zengin bir tecrübeye sahiptir. Bir “yer”de mukim olmak her zaman için insanın en temel ihtiyaçlarından biri olmuştur. İkamet ettiği yer üzerinde tasarrufta bulunmak ve buraları kollayıp gözetmek/bayındır kılmak insana has özellikler arasındadır.Çeşitli sebeplerle yaşanan göçebelik, hem bugün hem de geçmişte, bir gerçeklik olarak kabul görmüş. Ancak bir medeniyet inşa etmek ve bu medeniyetin sürekliliğini sağlamak için yerleşik hayata geçmek gerekmiştir. Göçebeler,ya da İbn-i Haldun’un deyimiyle bedeviler, tarihin seyrinin değişmesinde anahtar rol oynamış fakat en nihayetinde yerleşik hayata geçerek yıktıkları uygarlıkların üzerinde,o uygarlığın mirasından da istifade ederek,yeni bir uygarlık inşa etmişlerdir.Moğollar ya da Germenler özelinde görüleceği üzere yıkmak için geldiği medeniyetin referans sistemine bağlanarak yeni bir sürecin başlamasına öncülük eden bedeviler de olmuştur.Mekanı/toprağı kendi inanç/itikat/ideolojik perspektifine göre dizayn etmek tarih boyunca görülebilecek uygulamalardandır.Denebilir ki,bir mekanın dizaynına bakılarak orada mukim insanların ideolojik/itikadi yönelimleriyle alakalı tahminde bulunulabilir.Farabi’nin “fazilet/li şehri(üstün ülke)” çözümlemesinde dikkat çektiği üzere şehirlerin konumlanış biçimleri, mimarisi ve yönetimi o şehrin karakteristik özelliği hakkında bilgi verir.Demek ki bir mekana rengini veren üzerinde yaşayanlardır. Meşrutiyet yılları içinde güçlenen Türkçülük hareketine fikri katkı sunan Ziya Gökalp’in “şeref’ül mekan bi’l mekin(mekanın şerefi oturandandır)” klişesi bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

Derkenar (3)

Bir ülkede siyasi iktidarın el değiştirmesi toplumun bir kesiminde sevinç, mutluluk ve heyecana neden olurken; başka bir kesiminde korku, endişe ve panik yaratıyorsa o ülkede şu olasılıklardan biri ya da bir kaçı caridir:

a)Ülke nereye gideceğini bilmiyordur. Yani ciddi bir istikamet, aidiyet ve kimlik sorunu vardır. Her gelen kendi meşrebine göre bir yol tutturmaktadır.

b)Yargı, erkler üstü olma özelliğini kaybetmiştir. Yani adaleti sağlamakla mükellef olanlar, karar verirken, güç/iktidar imtiyazını elinde bulunduranların endişelerini dikkate almak zorunda kalmışlardır.

c)İktidarını kaybedecek olanlar ve onların yarenliğini yapanlar , yeni gelenler tarafından gadre uğrayacaklarını düşünmektedir. Yani ciddi bir güven zafiyeti vardır.

d)İktidarı devralacak olanlar,kendilerinden önce o makamlarda oturanların bir daha iktidar yüzü görmemesi için meşru ya da gayr-ı meşru bütün yolları kullanarak, tahkir ve tezyif kampanyası başlatacaklardır.

e)İktidarı devredecek olanlar, iktidarda kaldıkları süre boyunca edindikleri servet, şan, şöhret gibi varlıklarının hesabını verememekten korkuyorlardır.

f) İktidarlara hakikati söylemekle mükellef olan alim/aydın/entelektüeller, iktidarların hakikatini söylemeye başlamıştır. Yani ilmi ve entelektüel bağımsızlık ciddi yara almıştır.

Diyelim ki sözünü ettiğimiz bu ülke kendisini İslam’a nispet edenlerin yaşadığı bir yer olsun. O zaman durum çok daha vahimdir. Demek ki, alamet-i farikası eminlik olan mü’min/mü’mine şahsiyetin yerini Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” ya da Makyavelli’nin “hedefe ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesi almıştır. İslam yalnızca manevi bir tatmin vasıtası işlevi görmektedir. Kamusal alan İslam dışı bir değer sisteminin rehberliğinde şekillen/diril/miştir. Bu durumda o ülkede yaşayan Müslümanların, hiç vakit kaybetmeden, bütün mesailerini İslam’ın hayata müdahil söylem ve eyleminin inşa edilmesi uğruna harcaması icap eder. Bu uğurda atılacak ilk adım, ilmi/entelektüel bağımsızlığın inşasıdır.

 

29/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (1)

Bir toplumda mal,can,ırz ve akıl emniyeti devletin varlığıyla merbut ve mukayyetse,yani devlet otoritesi ortadan kalktığında bu değerlerin emniyetine halel geliyorsa, o toplumun çok ciddi bir ahlaki zaafla malul olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir toplum için devletin tanrısal bir işleve sahip olduğunu iddia etmek te mümkündür. Bizim devlet geleneği de bu perspektiften beslenir.“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” klişesi, şayet bir devlet otoritesi yoksa, orada kuzgunların(anarşi ve kaostan beslenenlerin) iştahını kabartan leşler vardır anlamında devleti tanrı gibi konumlandırır. Bundan dolayıdır ki bizde padişah/sultan/kral “zillullah-ı fil arz(yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir). Oysa ki İslam tanrı-kralların,şehinşahların,kayserlerin ve kisraların egemen olduğu bir dünyaya,muhatabını yalnızca Allah’a kul olmakla mükellef tutan akidesiyle darbe vurarak, devlet/kral/sultan/tiran merkezli düzenleri yerle bir etti. Ancak ilginçtir bu aziz akidenin mensubu olan Müslümanlar çok geçmeden devleti yeniden tanrılaştırdı. Bu tanrı geçmişte imparator, son iki asırda ise ulus-devlet olarak temayüz etti. Şimdilerde bu tanrı,kendisine ortak koşanları veya eleştirenleri merhametinden yoksun bırakırken; kullarının(vatandaşlarının) birbirlerine karşı işledikleri suçları bağışlayarak tarihsel rolünü oynuyor. Kullar ise bu tarihsel rolün heybeti karşısında hayranlıkla karışık bir korkuya müptela…

 

15/04/2020 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Kaygının Anaforunda Yaşamak

Küresel ölçekte cereyan eden bir salgından dolayı,bir süredir, küre ölçeğinde olağanüstü koşullar altında yaşıyoruz. Salgının temas ettiği bütün ülkeler kendisini karantinaya almış vaziyette. Belki de tarihte ilk defa böylesine büyük bir hadiseyle karşı karşıyayız. Gündelik hayatın rutini bozuldu ve gündemimiz bir anda değişti. Salgın öncesinde anlamını bile bilmediğimiz bir çok sözcük “sık kullanılanlar” arasına dahil oldu. “Pandemi” ,”izole olmak”,”karantina”,”test kiti”,”virütik yayılma”,“yerel bulaşı” ilk akla gelenler… Hastalığa yakalanma kaygısının eşlik ettiği teyakkuz hali, toplumların akıl sağlığını tehdit eder boyutlara ulaştı. Hayatta kalma arzusu bir anda hepimizi esir aldı(zaten daha önce de almıştı). Normal zamanlarda anormal görülen gıda stoklamak, el sıkışmamak, ziyaretleşmemek, sürekli evde oturmak gibi fiiller makul karşılanmaya başlandı. Salgının insandan insana bulaşıyor olması doğal olarak insan-insan ilişkisini etkiledi. En yakınlar bile görüşmelerini askıya aldı. Kültürel kodlarımızda önemli bir yer tutan musafaha terk edildi. Herkes birbirine karşı tetikte olmaya zorlandı. Salgının en çok etkilediği yaşlıları evde tutmak için akla ziyan önlemler (bankların sökülmesi gibi) alındı. Camiler, mescitler, okullar, alışveriş merkezleri kapatıldı. Kısacası şimdiye kadar olağan(!) seyrinde devam eden hayat, bir anda tehlikelerle dolu bir gayya kuyusuna dönüştü.

 

Müslümanların Rönesansa Katkısı

 

Müslümanların bilim ve düşünce dünyasına katkıları uzun yıllardan beri tartışma konusudur. Egemen söylem, Müslümanların herhangi bir katkı yapmadıkları veya en iyi ihtimalle aktarıcı rolü oynadıkları şeklindedir. Son yıllarda Batı bilim-düşünce dünyasında öne çıkan bazı vicdan sahibi entelektüellerce (Jack Goody,John Hobson,Frederic Starr gibi) bu söylem tersine çevrilmeye çalışılsa da, hala etkisini sürdürmektedir. Hatta Müslüman toplumların bir kısım aydın/entelektüel/bürokrat kesimleri tarafından da benimsenmiş/kanıksanmıştır.

Sözünü ettiğimiz bu perspektifin(yani Müslümanların bilim-düşünce alanında katkı sunmadığı algısının) egemenliğini sağlamak için oldukça ciddi çalışmalar yapıldı elbette. İçeriden devşirilen bürokrat ve entelektüellere kendi tarihlerinin ilkel ve barbar olduğu, tarihin ilerlemeci bir çizgide hep ileriye doğru hareket ettiği, 17.yüzyıl ürünü bilimsel bilginin yanılmazlığı ve vahye dayalı bilincin itaatkar ve düşünce üretemeyen olduğuna dair yeni bir yaklaşım biçimi zerk edildi. Bu yaklaşım biçimine göre insanlığın hayrına olan her şeyin ilk kaynağı Antik Yunan/Grek kültürüydü. Bu kültür Roma ve Hıristiyanlıkla temas kurarak yürüyüşünü devam ettirmiş, sonrasında kısa süreli bir İslam dönemi ortaya çıkmış ve hemen ardından Rönesans ve reform süreciyle aydınlanmaya giden yol açılmış ve nihayetinde bilim devrimiyle de kemale ermiştir. Müslümanlar bu tarihsel süreçte yalnızca Grek/Roma kültürünün İspanya(Endülüs) üzerinden Avrupa’ya akışını sağlamış, yani bir tür postacı işlevi görmüştür. İslam sami dil ailesine mensubiyeti ve Hicaz Yarımadası’nın kabilevi/çölsel kültürünün ürünü olmaklığı itibariyle zaten bilim ve düşünce yapmaya muktedir değildir(!)