okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün331
mod_vvisit_counterDün466
mod_vvisit_counterBu hafta1225
mod_vvisit_counterBu ay11244
mod_vvisit_counterHepsi1518159

Kimler Sitede

Şu anda 24 ziyaretçi çevrimiçi

Şirketokrasi Çağında Yeni Bir Siyasal Dil İnşasının Zaruretine Dair

21.yüzyılın ilk çeyreğini neredeyse geride bırakırken, kapitalist/neo-liberal dünya düzeni yeni bir ambalajla insanlığın karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Hatta (hazırlanmak ne demek) çıktı bile diyebiliriz. Liberal demokrasiyi tarihin son noktası olarak tanımlayanlar,aslında, şirketlerin egemenliğinde şekillenen 21.yüzyıl için ipucu vermişlerdi. Onlar liberal demokrasinin zaferini ilan ederken bir yandan Batı dışı toplumların dünyaya söyleyebilecek sözleri olmadığını (zımnen) dile getiriyor; diğer yandan ise kapitalist/neo-liberal değerler sisteminin ulviliğine dair farkındalık oluşturmak istiyorlardı. Bu konuda başarılı oldukları söylenebilir…20.yüzyılı, özellikle de ikinci dünya savaşı sonrasında, demokrasi ve insan hakları klişeleriyle oyalanarak geçiren toplumlar, 21.yüzyılın şirketlerin egemenliğinde şekillendiğini ve “şirketokrasi” nin tarih sahnesine (güçlü bir şekilde) çıktığını görmenin hayal kırıklığını yaşıyorlar mıdır acaba? Pek sayılmaz… Küreselleşme realitesi tarafından esir alınan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu uluslar, hızla yeni dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyor… Özellikle de, istikballerini bu düzenin sorunsuz işleyişinde görenlerin keyfine diyecek yok… Onlar karlarını maksimize etmek için mustazafların nasıl daha profesyonelce sömürüleceğini dair uzman(bilimsel de diyebiliriz) yardımı almakla meşguller… İdeolojik rehberleri olan Amerikan müesses nizamının(WASP),başkan değişimi münasebetiyle dünyaya verdiği mesajı iyi anlamış olmalılar ki,şirket egemenliğini takdir ve tebcil eden bir yaklaşımın ikamesi için azami gayret sarfediyorlar. İkame etmeyi planladıkları bu yaklaşım,konfor alanına halel gelmemesi koşuluyla hangi değer sisteminin/paradigmanın egemenliğinde yaşadığını sorun etmeyecek bir toplumsallık inşa etmeyi de içeriyor. Siyasal/bürokratik/entelektüel alanlarda paranın/kapitalin belirleyici ve tayin edici olduğuna dair vaazlarıyla maruf olanların çoğalmasını bu bağlamda değerlendirmek mümkün.Kamuoyunu ziyadesiyle etkileme kapasitesine sahip olması bakımından ayrıcalıklı konuma sahip olan siyasal alanın,insanı “homo economicus” katında sabitleyen perspektif tarafından etki altına alınabiliyor olması (herhalde) Türkiye’nin en büyük talihsizliklerinden biri… Fakat şaşırmıyoruz!Çünkü yaklaşık yetmiş yıldır (NATO aracılığıyla) Amerikan müesses nizamının rehberliğinde şekillenen akademik/siyasi/iktisadi havzalar aracılığıyla halkımız bir yandan sindirilirken diğer yandan azdırıldı… Kapitalin kutsallığına,belirleyiciliğine iman eden sağ ve sol ideolojilerin tasallutu altında kalmanın sancılarını daha uzun yıllar çekeceğiz gibi görünüyor. “Karnı tok köle” olmayı özgürlüğün acı dolu ve riskli doğasına tercih etmenin daha efdal olduğunu öğütleyenler,köşe başlarını tutmuş vaziyette.

 

Anlam ve Varlık Boyutuyla İnsan

Prof. Dr. Gürbüz Deniz  

DİB Yayınları – 2015

120 sayfa

 

Dört bölümden oluşan, hacmi küçük, ama konusu büyük olan bu kitap, insan varlığını vahyin ışığında, felsefi bir derinlikle ele alırken, fıtratın saflığı ve vicdanın sağduyusunu, duru ve anlaşılır bir dille muhatabına ulaştırma çabasından da geri durmuyor.

Birinci Bölüm: İnsan ve Anlam Boyutları

Alemde her şeyin İnsan için yaratıldığı vurgusu ile konuya giriş yapıldıktan sonra, kelimenin iki kök manası, ünsiyet/ yakınlık kurma ve nisyan/ unutma anlamları üzerinde durulurken, sözcüğün insanın iki farklı, kısmen de zıt yönüne işaret etmesinin altı çiziliyor.

Ünsiyet; yani hemcinsleri ve kainatla uyumlu olma haliyle, nisyan; yani unutan, uzaklaşan, kavga edip kan döken bir varlık olarak insan…

Yazar, Gazali'nin, "İnsan, düşünen ve ölen bir canlıdan ibarettir" tanımından hareketle bir dünya tasavvuru çizerek, özellikle modernitenin ölümden kaçmak, ebedi yaşamak arzusu ve cenneti bu dünyada var kılmak gayesiyle yeryüzünü cehenneme çevirmeleri arasındaki yakın ilişkiye değinide bulunuyor. Ölüm ve hayatın iç içe olmasıyla ancak dengenin sağlanabileceğini, Hz. Adem'den bu yana içimize yerleştirilen sonsuz yaşama arzusunun ahirette gerçekleşeceğini, sağlıklı bir çözümün bu düşünme tarzı ile hayat bulacağını belirtiyor.

Ben idraki ve anlamının bilmek ile olacağını, kendini bilenin, alemi ve Allah'ı bilebileceğini, bunun bir dini gerektireceğini, bir dinin üstünlüğünü belirleyen ölçünün ise, insanlığın kabiliyetlerinin tamamına ve çoğunluğuna anlamlı hitap edebilme yeteneği olduğu belirtiliyor.

Doğarken oldukça aciz olan insan, Allah'ın verdiği yetenekleri aktif hale getirmek suretiyle, yaratılmışlar arasında en güçlü hale gelebilmektedir.

İnsan, insanlık ve insaniyet kavramları; ilki fert olarak insan, yani şahsına münhasır kişiyi, ikincisi tümel anlamıyla bir soyutlama olup Hz. Adem'den son insana kadar tüm insan bireylerinin alt ve üst varoluş sınırlarını belirler. Bu durumda ferdin insanlığı bilmesi demek haddini bilmesidir. İslam’da istişarenin kaynağı ve önemi bu insanlıktan pay alma idealinde yatar. İnsaniyet ise hem insanlık hem de insan bireyinin yalnızca ahlakiliğini ifade etmede anlam bulur tespitleriyle yazarımız bütüncül bir anlam zinciri sunuyor.

 

Bütün Yönleriyle Seyyid Kutub

 

Yazar: Prof.Dr.İbrahim Sarmış

Yayınevi : Fecr Yayınları Ekim 2018

552 sayfa

Tanıtacağımız kitapta İslam dünyasının son dönemlerde yetiştirdiği en büyük alim, mütefekkir ve dava adamlarından olan Seyyid Kutub, tüm yönleri ile kapsamlı bir şekilde, yazarımız İbrahim Sarmış tarafından ele alınmaya çalışılmıştır.

Birinci Bölüm:

Bu bölümde Kutub'un içine doğduğu zaman dilimindeki Mısır'ın siyasi, sosyal ve kültürel durumu çok özet olarak dile getirilirken, ülkenin İngiliz emperyalizminin etkisi altında Krallık yönetimindeki kötü yönetimine ve bu süreçte ki bir takım sosyal, milliyetçi ve siyasi hareketliliklere değiniliyor. Müslüman kardeşler teşkilatının kurulması, siyonist işgal devletinin ortaya çıkması ve Hür Subaylar Darbesi’yle krallığın sona ermesi birer cümle ile zikrediliyor. Aynı dönemdeki eğitim ve kültürel alanda öze dönüş ve eğitimin ıslahı girişimlerindeki başta Muhammed Abduh olmak üzere bir takım alim ve düşünürlerin isimleri kayda geçiriliyor.

İkinci bölüm:

Kutub'un hayatının ve eğitim sürecinin anlatıldığı bu kısımda, Mısır'ın güneyinde bulunan Asyut'a bağlı, bir köyde doğan Kutub'un, dindar bir ailedeki çocukluk dönemi ve Kuran'ı hıfzetme süreci anlatılıyor.

İlkokuldan sonra eğitim için Kahire'ye giden Kutub öğretmen okulunu bitirdikten sonra iki yıllık bir öğretmenlik yapıp sonrasında Kahire Üniversite Daru-l Ulum fakültesine girip eğitimini tamamlar.

Üniversite sonrası gazetelerde yazı yazmaya başlamışken Dimyat'a ortaokul öğretmeni olarak atanır.

Daha sonra milli eğitim bakanlığında göreve başlar buradaki görevini sürdürüken Amerika'ya araştırmacı olarak gönderilir.

Kutub daha öğrencilik yıllarında düşünce hayatı ile yakın bir temasta bulunma imkanı elde etmiştir. Edebiyata büyük bir ilgi duymaktadır. Bu dönemde kendi ifadesi ile müridi olacağı kişi Abbas Mahmud El-Akkad'dır. Uzun süre edebiyat üzerine Akkad ekolü çizgisinde yazılar yazar ve onu muhafazakar muhaliflerine karşı şiddetle savunur.

 

WASP İdeolojisinin Karakteristiğine Dair

Bu yazının hazırlık sürecinde, kapitalist/neo-liberal sistemin baronluğu makamını, ikinci dünya savaşından bu yana işgal eden ABD’de başkanlık seçimleri sonuçlanmış ve müesses nizamın (establishment) sadık hizmetkarı olarak görevinin hakkını ziyadesiyle veren bir megaloman (Trump),istemese de, yerini aynı nizamın belirlediği çerçeveye sadakati şüphe götürmeyen başka bir megalomana bırakmak zorunda kalmıştı. Günlerce Türkiye ve Dünya medyasını meşgul eden bu gölge oyunu, küresel sistemin kaptan köşkünde kimin olduğunu (bir kez daha) açık etmenin yanında, kaderi bu sistemin çarklarının sorunsuz dönmesine bağlı olanları da deşifre etmiş oldu. Bu durumun “ne yani koskoca bir süper gücün direksiyonuna kimin geçeceğiyle ilgilenmeyelim mi?” naifliğiyle geçiştirilemeyeceği muhakkak. Bir süper güçten bahsediyorsak şayet, bu gücün yönetim kademesinde kim(ler)in bulunduğundan ziyade, hangi paradigmanın/ideolojinin klavuzluğunda yol aldığının konuşulması daha efdal olsa gerek. Çünkü hiçbir süper güç geleceğini kalabalıkların reyleriyle belirlemez. Ya da şöyle diyelim: kalabalıkların rızasını kendi çıkarlarıyla örtüştürme becerisine sahip olmayan veya ilham aldığı ideolojik referanslar temelinde kalabalıkları endoktrine edemeyen (ki buna “rıza üretimi” de diyebiliriz) bir süper güçten bahsedilemez. Bu durumda Trump’ın gidişine üzülmek ne kadar manasızsa Bıden’ın gelişine sevinmek te o kadar manasızdır. İyi polis kötü polis rolünü oldukça profesyonelce icra eden Amerikan siyasal aklı, öngörülemez çılgınlıklar yapma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir çoğunluk tarafından tespit edilen Trump gibi birine küresel sistemin direksiyonunu emanet ederek, aslında hem yerelde hem de küre ölçeğinde ideolojik ve bürokratik düzeninin sağlamlığını test olmuş oldu. Amerika devletinin başına geçen(ler)in akli olgunluğunun, ahlaki duyarlılığının, siyasal bilgi ve becerilerinin ya da uluslar arası ilişkiler literatürüne vukufiyet düzeylerinin önemsiz olduğu; aslolanın WASP ideolojisinin kılavuzluğunda kapitalist iktisadi düzenin sorunsuz bir şekilde devamını sağlayacak enstrümanların güvenliği olduğu bir kez daha tüm dünyanın gözüne sokulmuş oldu. Kapitalizmin güvenliğini sağlamak içinse askeri müdahaleler de dahil her yolun meşru ve mubah olduğuna tarih şahittir.

 

Derkenar (24)

Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce ansiklopedi serisinin 10.cildi birkaç ay önce “feminizm” başlığıyla yayınlandı. Böylece Osmanlı’dan günümüze kadar feminizm hakkında konuşulanlar ve yazılanlar derli toplu bir muhtevaya kavuşmuş oldu. Yaklaşık 900 sayfalık bu çalışmanın, son yıllarda daha da artan feminizm odaklı tartışmalara önemli ölçüde katkı sağlayacağı söylenebilir. Kamuoyuna yansıyan boyutlarıyla oldukça yüzeysel bir bağlamda yapılan bu tartışmalar, umulur ki, daha niteliksel bir çerçevede gerçekleşir. “Aşmak için anlamak şart” ilkesi gereğince, özellikle de kendisini İslamcı havzada konumlandıran yapıların/hareketlerin bu eseri enine boyuna tartışması, feminizm ideolojisine ilham veren değer sistemini(paradigmayı) anlaması, kavramsal çerçevesini (örneğin “eril faillik”,”hegemonya”,”patriyarka”,”heteronormatif”,”ev içi emek” vs.) öğrenmesi ve ardından vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham alarak bu ideoloji hakkında beyanda bulunması, tabiri caizse put kırıcı bir söylemin mümessili olması, gerekir diye düşünüyorum.

Eserin giriş bölümünde 1918’de Mükerrem Belkıs’ın feminizm hakkında “en vasi cereyan” ifadesi dikkat çekiyor. Hatta Belkıs,döneminin en popüler ideolojisi olan sosyalizmin bile feminizm kadar vasi olmadığını öne sürüyor ve feminizmin “haksızlığı,müsavatsızlığı ve biçareliği kaldırarak…..ailelerde samimi bir muvazenet tesis etmek emelinde olduğunu” söylüyor.

Osmanlı’da feminizm sözcüğünün ilk kullanımı için,kesin olmamakla birlikte, 1899 tarihi veriliyor.1895-1908 arası yayınlanan “Kadınlara Mahsus Gazete” bu cereyanın(muhtemelen) daha önce de bilindiğini ve fakat ortaya çıkma fırsatı bulamadığını gösterir. Cumhuriyet modernleşmesinin ideolojik mimarı Ziya Gökalp’in(ki Mustafa Kemal “düşüncelerimin babası” Ziya Gökalp; “duygularımın babası” ise Namık Kemal’dir der.) “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde Türklerin “milli hars”ının zaten demokratik ve feminist karakterde olduğuna dair iddiası, feminizmin (dönem itibariyle) ne kadar etkili bir cereyan olduğunu göstermesi bakımından manidardır.

Ancak ilginçtir sosyalist çizginin feminizme öncülük etmeye başladığı 1970’li yıllardan sonra Cumhuriyetin elitist/kentli/üsttenci ve en önemlisi de Türkçü feminist çizgisi sorgulanmaya başlar. Seküler Kürtçü siyasal dilin mevzi kazanmasıyla birlikte “jineoloji(kadın bilimi)” adı altında çalışma başlatılır ve bu çalışma hem Gökalp’in doktrine ettiği Türkçü feminist dilin hem de Avrupamerkezci söylemin etkisinden kurtulmayı hedefler. Bunun için de Mezopotamya mitoloji kültüründen ilham almaya çalışır. Bir anlamda Dıpesh Chakrabarty’nin “Avrupayı Taşralaştırmak” düşüncesinden esinlenir.

Nasıl ki Gökalp, Türk milli harsının karakteristiğine vurgu yaparken müşrik Türk atalarından yardım aldıysa (aynısını) seküler Kürtçülük Mezopotamya’nın müşrik kodlarından “yüce kadın imgesi” türeterek yapmaya çalışır. Her iki yaklaşım da İslam’ı dışarıda tutmaya ve sadece bir kültür bileşeni olarak kabul etmeye yatkındır. Gökalp’ten ilham alan Cumhuriyet modernleşmesinin Türkçü kodları tarafından felç edilen zihinlerimiz, şimdi de Mezopotamya’ya has Gılgamış Destanı’ndaki erilliğin timsali tanrı Enkidu ile dişilliğin timsali tanrıça İnanna(İştar) arasındaki kavgadan ideoloji türetenler tarafından işgal edilecek.

Mübarek İslam’ın mükerrem öğretisinden ilham almak dururken, müşrik ataların tuğyanını allayıp pullayarak bu ülkenin Müslüman halkının zihinlerini kadavralaştıranlara karşı esaslı bir ilmi/entelektüel söylem ve bu söylemle mütenasip eylemlilik şart. Bunun yolu da vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham almaktan geçiyor.

 

28/01/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Gösterişli Yalanlarla Barışık Yaşamak

Türkiye üniversite/akademi havzası, henüz, epistemolojik ve metodolojik bağımsızlığını elde edemediği için, son birkaç yıldır, özellikle sosyoloji ve ilahiyat fakültelerinin ilgi alanına giren konular bağlamında, Türkiye kamuoyuna iki gösterişli yalan (dolması) yutturulmaya çalışılıyor. Bu yalanlardan birincisi “Z Kuşağı” klişesi adı altında yeni bir “tür” le karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kabul etmemizi istiyor. Bu yeni “tür”ün öncekilerden (yani x ve y kuşağından) oldukça farklı ve hatta bağımsız olduğunu görmemiz ve onlara karşı tutum/tavır ve tarzımızı (bu gerçeğe göre) belirlememiz gerektiğini iddia ediyor. Modern sosyolojinin çizdiği kavramsal çerçeveye sadık kalmamız salık veriliyor ve bilimsel bilginin de bu kategorik ayrımı desteklediği savı öne sürülüyor. İnsanlık tarihini kategorik ayrımlara tabi tutarak çözümleme çabası modern sosyolojinin alamet-i farikası olduğu için X,Y,Z kompartımanlarından oluşan bu yeni tür çözümlemeye şaşırmıyoruz…19.yüzyılın ünlü pozitivist kuramcılarından Augouste Comte da toplumların tarihsel serüvenini üç aşamalı olarak yorumlamıştı. Bu “üçlü” yorumlama çabasının “teslis”ten ilham aldığını söylemek mümkün… Modern paradigmanın bütün kavramları, Hıristiyan teolojisinin izlerini taşır. Başka türlü olması da mümkün değildir. Çünkü modernite Hıristiyanlık içi kavganın sonucu olarak tabarüz etmiştir ve tepeden tırnağa Protestan kültür kodlarını havidir. Bu kodlar modern disiplinlerin hepsine nüfuz etmiştir. Özellikle de sosyal ve siyasal bilimler olarak adlandırılan disiplinlerin ( ve bu arada sosyolojinin) temel amacı, Protestan burjuva uygarlığının tarihsel tecrübesinin insanlık ailesi için “kaçınılmaz” olduğunu ispatlamaktır. “Beyaz adamın” üstünlüğünü merkeze alan bu yaklaşım, Avrupadışı toplumların ancak Avrupa’nın geçirdiği evreleri tecrübe ederek kıvama geleceklerini, aksi taktirde tarihin arka odasında ya da çeperinde kalmaya mahkum olacaklarını içkindir. Az gelişmiş-gelişmekte olan-gelişmiş kategorilerinde(ki yine üçlü tasnif söz konusudur) de görüleceği üzere “gelişmiş olan” ( ki o beyaz adamdır) kendisinden sonraki basamaklarda kimlerin olacağına karar verendir. Tanımlama hakkını elinde tutuyor olmasından dolayı kendisini “özne” kendi dışındakileri de “nesne” olarak konumlandırmıştır. Dolayısıyla (bugün itibariyle) sosyoloji disiplininden ilham alarak sağlıklı bir Türkiye toplumu analizi yapılamaz ve nitekim yapılamıyor.

 

Derkenar (21)

“Küresel Tuğyan Çetesi”nin gönüllü tetikçisi İsrail, birkaç gün önce, İran’da bir bilim adamını katletti. Çetenin reisi olan ABD ise bu cinayeti onayladı ve memnuniyetini aşikar etti. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki bilim ve bilim adamı, haramzadelerin menfaatlerini korudukça muteber… Şayet menfaat(ler)inin güvenliğine ve sürekliliğine halel getirecek bir bilimsel/entelektüel çaba varsa, anında cezalandırılmalı ve doğduğuna pişman edilmeli…

Esasında biz bu tür barbarca saldırıların yabancısı değiliz. Aselsan’da görev yapan mühendislerimizi, namertçe, katledenler de aynı çetenin mensuplarıydı. Türkiye’nin askeri alanda atmaya çalıştığı bağımsızlaşma adımlarını akamete uğratmaktı amaçları… O mühendislerin failleri hala bulun(a)madı…

1986’da, ABD’de, sahur vakti eşiyle birlikte İsmail Raci El-Faruki’yi hunharca öldürenler de aynı çeteyle iltisaklıydı. Bilginin İslamileştirilmesi üzerine çalışıyordu Faruki… Bu amaçla İslam dünyasını geziyor, konferanslar/seminerler tertip ediyor, programlar hazırlıyordu…

Afiyet Sıddıki’ ye reva görülen insanlıkdışı muamelenin failleri de aynı çetenin üyeleriydi. Bilgiyi güç, para ve tahakküm amaçlı kullananların Sıddıki gibi insanlık ölçeğinde değer üretmeyi yeğleyen birine tahammülü yoktu...

Müslüman olduktan ve (hele ki) İsrail aleyhine yazmaya başladıktan sonra, vaktiyle kendisine Avrupa’nın entelektüel dehası ünvanını yakıştıranlar tarafından, yalnızlığa ve itibarsızlığa mahkum edilen Roger Graudy de sözünü ettiğim çetenin gadrine uğrayanlardan…

 

Derkenar (20)

Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi fikir ve aksiyon adamlarını ulus-devlet aygıtının en kullanışlı aparatı olan “paramiliter çetelere” kurban veren ve bu yüzden (1970’li yıllardan itibaren) hem muhafazakar/sağ/milliyetçi hem de Kemalist/Stalinist ve Nasyonal Sosyalist gelenekle arasına mesafe koyarak ideolojik duruşunu,özgün söylemini ve sarsıcı eylemliliğini tekamül,tebellür ve inşa sürecinde ağır bir darbe yiyen İslamcıların, şimdilerde, sözünü ettiğim “paramiliter çetelere” ilham veren Amerikan tandanslı Patriotist(vatansever) anlayışın siyasal uzantısını küstürmemek (ya da “reel politika”,”konjonktürel zaruretler”,”ulusal çıkarlar” gibi putların gölgesine sığınmanın sonucu olan “şimdi sırası değil” yaklaşımına teşne olma) adına sükuneti tercih etmeleri, “zamana tanıklık edememe” zaafıyla malül olduklarının göstergesidir.Bu zaaf sebebiyle,Türkiye’nin ana omurgası olan İslamcı ideoloji her geçen gün kan kaybediyor. Kan kaybının yarattığı mecalsizlik nedeniyle siyaset meydanı, Muhafazakar Kemalistlere,Neo-Stalinistlere,Jeopolitizm kuramcılarına,Maocu teorisyenlere ve insanı “homo economicus” katında sabitleyen “teknokrat beyaz Türk”lere kalmış durumda…