blank

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün310
mod_vvisit_counterDün433
mod_vvisit_counterBu hafta1145
mod_vvisit_counterBu ay7055
mod_vvisit_counterHepsi721479

Kimler Sitede

Şu anda 90 ziyaretçi çevrimiçi

Yahudi Mistisizmi veya Kabalacılık

Dinler Tarihi profesörü olan Kürşad Demirci’nin kaleme aldığı “Yahudi Mistisizmi veya Kabalacılık” kitabı, Yahudiliği ve Yahudilikte çok önemli bir alan ve inanç teşkil eden Kabalacılık/Mistisizmi anlama ve anlamlandırma açısından önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Kitap, iki bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde, ‘Kabalacılığın Ana Hatları ve Sefirot Kuramı’ işlenmektedir. Bu bölüm altında Kabalacılıkta Kozmoloji/Yaratılış Kuramı ve Safed Kabalacılığı işlenmektedir. İkinci bölümde ise ‘Tarihsel Açıdan Kabalacılık’ anlatılmış; bu bölüm altında Kabalacılığın Kökeni ve Tarihsel Süreci irdelenmiştir. 

 

Yirminci Asırda Alem-i İslam

"Bu eser Yaralı bir kalbin eninidir" diyerek eserine başlayan Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, yirminci asırda özelde Osmanlı Devletinin genelde ise tüm İslam Coğrafyasının içerisinde bulunmuş olduğu buhranlı dönemi bariz bir şekilde gözler önüne sermektedir. Yazar, eserinde sadece vakıa-yı tespit etmekle kalmaz aynı zamanda, alem-i islam'ın içinde bulunduğu durumdan kurtulması için tavsiyelerde de bulunur. Şehbenderzade, Alem-i islam-ın üzerinde oyun oynayan ülkeleri (Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere ) zikredip, bu devletler karşısında hangi mebadilerden yola çıkarak durulacağını eserinde özetle şu şekilde ifade eder: "En cengaver ve özgürlüklerine düşkün Araplar, Cezayir, Tunus ve Mısır'daki yirmi beş milyon Arap bugün bağımsız değilse, üç milyon Suriyeli, beş milyon Yemenli de Osmanlı'nın çökmesi durumunda bağımsız olamayacaktır."

 

Direniş Mektebinin Aziz Öğretmeni:Ahmet Şah Mesut

Asya canlı bir varlık ve Afganistan onun kalbi

Kalp harap olursa beden de harap olur

Kalp özgür kaldığı sürece beden de özgürdür

Değilse,

Rüzgarda sürüklenen saman sapı olur!

                                                                Muhammed İKBAL

 

Aylar içinde kimi aylar vardır ki diğerlerinden ayrılır. Ramazan ve Muharrem gibi…Günler içinde kimi günler vardır ki farklıdır.Cuma gibi…Beldeler içinde kimi beldeler vardır ki adı anıldığında insanı sarsar.Kudüs,Mekke,Medine gibi…İnsanlar içinde de bazı insanlar vardır ki diğer insanlardan farklıdırlar.Beşeriliğin çiğliklerinden arınarak insan olma yolunda sebat etmiş kişilerdir bunlar…İnsanlığın bir ‘’oluş’’ süreci olduğunun idrakinde olarak,insan-ı kamil mertebesine ulaşmak için nefsini tezkiye eden üstün şahsiyetler…Hikmeti ve irfanı şiar edinmiş,aleladeliklerden uzak,düşmanlarının dahi imrendiği yüce ruhlar…

 

Serdar Mahmut Tarzi Han ve Afgan Modernleşmesi

Afganistan denilince aklımıza ne gelir?Taliban mı?Üsame b.Ladin mi?Şibirgan cezaevi mi?Cenk kalesi mi?Bagram Hava üssü mü?Burka mı?Terörizm mi? soruları uzatmak mümkün.Ancak Afganistan’la ilgili olarak bugün aklımıza gelenler, aslında bir tür şartlanmışlıktan öteye geçmez.Bu şartlanmışlıklarda ise maruz kaldığımız algı operasyonlarının payı yadsınamaz.Algılarımızın kolaylıkla şekillendiril(ebil)diği bir zaman diliminde yaşıyoruz.Enformasyon tazyiki altında, sürekli olarak bir şeylere maruz kalıyor ve maruz kaldıklarımızı belli bir süre sonra içselleştiriyoruz.Öfkelerimiz ve heyecanlarımız kolaylıkla yönlendirilebiliyor.Sadece Afganistan’la alakalı değil bu söylediklerim.Hayat algımızın şekillenmesinde de aynı enformatik tazyikin mahkumları durumundayız.Kafamızı kaldırıp hakikatle temas kurmak oldukça zor ve zahmetli olduğundan,biraz da içinde bulunduğumuz durumu kanıksamış görünüyoruz.Matrix filminin unutulmaz repliklerinden olan ‘’cehalet mutluluktur’’sözünün şiarlaştığı bir yarına doğru koşar adım ilerliyoruz.19.yüzyılın cins filozoflarından Nietzche’nin dediği gibi,düşünsel anlamda büyük bir ‘’çölleşme’’ yaşıyoruz.

 

Tarihin Tekerrürü

Modernitenin post-moderniteye evirildiği,ideolojilerin/büyük anlatıların ortadan kalktığı,merkezsizliğin egemen olduğu ve mutlak hakikatin bilinemeyeceği mottosunun Avrupa merkezli olarak terviç edildiği bir tarih zaman kesitinin kaotik izdüşümlerini müşahede ediyoruz.Buna rağmen başka türlü düşünmemizi sağlamak amacıyla çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.Bir yandan sermaye temerküzünü gerçekleştirmiş ve Dünyanın kendisi dışındaki bölgelerini kendisine benzetmek için uğraşan bir Batı Medeniyeti varken diğer yandan o medeniyete benzeyip benzememe noktasında kafası karışık olanlar ile benzemek için elinden geleni ardına koymayanlar bulunmakta.

 

Seküler Adlandırmalara Mahkum Değiliz

Allah’ın Ademoğluna en büyük ikramlarından biri hiç şüphesiz isim verme/adlandırma yeteneğidir. Bu yeteneği sayesinde insan, varlığını/varoluşunu adlandırma hususiyeti kazanır. Şüphesiz ki burada dilin rolü oldukça önemlidir. Dil aracılığıyla insan adlandırma imkanını kullanır. Yani adlandırma yeteneği ile dil, biri olmadan diğerinin imkansızlaşacağı bir durumu imgeler. Dilin yalnızca bir iletişim aracı olmadığı ama aynı zamanda varlığı adlandırma/tanımlama ve hatta Heidieggger’in deyimiyle varlığın meskeni olduğu hakikati hatırlandığında isim verme/adlandırma hususunun ne denli mühim olduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki Allah her topluma kendi lisanlarında bir elçi göndermiştir. (İbrahim Suresi 4.ayet) Peygamberler geldikleri toplumların lisanlarını konuşmalarının yanı sıra, yerinden edilen kavramları yerli yerine koymak ve birtakım kavramlara da, vahiy aracılığıyla, semantik müdahalelerde bulunarak ilgili kavramı hayatın anlamlandırılmasında anahtar kavram haline getirmek gibi bir misyonla da mükelleftirler. Dolayısıyla her peygamber aynı zamanda geldiği toplumda yaşanan kavram krizini ilahi yardımla çözen kişidir.

 

Medeniyetler Çatışması Ya Da Suriye Kimin Vietnam'ı Olacak?

Olayları değil olguları konuşmanın zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Şahitlik ettiğimiz süreçler muhtemelen gelecek kuşaklar arasından çıkacak tarih felsefecileri tarafından daha sağlıklı değerlendirmelere konu olacak. Tarihin biz yaşarken yapılıyor oluşunun farkında olamamak gibi bir hastalığa düçar olmuş durumdayız. Bu hastalıktan kurtulabilmek için meseleleri medya/enformasyon araçlarının sığ, yavan ve şartlandırıcı perspektifinden uzaklaşarak değerlendirmemiz gerekiyor.Aksi taktirde tarihin hatalarıyla birlikte sürekli olarak tekerrür ettiği süreçlerin mahkumları olacağız.Başkalarının şekillendirdiği tarihte nesne olmaktan kurtulabilmenin yolu özgün tavır alışlar ve sahih değerlendirmeler yapmaktan geçiyor.Bunun için de evvela rafine bilgiye ulaşma merakı ve cehti içerisinde olmak ardından o rafine bilgiyi işleyebilme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir.Çünkü rafine bilgiye sahip olmak aynı zamanda sorularımıza doğru cevap almamızı da sağlayacaktır. Bugünün enformasyon araçları genellikle ‘’ne oluyor’’ sorusuna cevap veriyor fakat ‘’neden oluyor’’ sorusunun cevabını bizlerden saklıyor.Bizler ne oluyor sorusu etrafında zamanımızı tüketip tavır alışlarımızı şekillendirirken neden oluyor sorusunun cevabını bilen az sayıda kişi(ler) kitleleri nasıl manipüle edeceğinin hesaplarını yapıyor.Olaylara odaklanmaktan hoşlanan zihinlerimiz palyatif çözümler üretiyor.Ancak esasa/öze ilişkin değerlendirme yapamıyor.

 

Modern Paradigmayı Sarsan Adam:Seyyid Kutub

Çağdışı olmuş hiçbir inanç ve dünya görüşünün adamı asılmaz.Asılan bir adamın ülküsü,asıldığı ülke için bir fantazya değil,tersine,statükocuların,yöneticilerin,bir anda toplumu  zapt edeceği korkusuyla geceleri kabus üstüne kabus geçirdikleri,gündüzleri çılgınlık nöbetleri içinde ne yapacaklarını bilemedikleri,düşünce planından taşarak hayat haline gelmeye başlamış,ülkenin geleceği için kaçınılmaz bir ölçüde söz sahibi olmuş bir ülküdür.Bu ülkünün düşünürlerinin bile asılmaya başlaması,yürürlükteki rejimin,son günlerinde kıran kırana bir ölüm kalım savaşına girişmesi anında olabilir.(Sezai Karakoç,Dirilişin Çevresinde,4.baskı,s.110,Seyyid Kutup’un idamı sonrasında yazdığı ’’Şehidin Mirası Zaferdir’’yazısından)

Seyyit Kutup’u konuşmak,20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren İslamcılık fikriyatının serencamını konuşmaktır dersek herhalde abartmış olmayız.Sadece Türkiye’de değil İran’dan Ortadoğu’ya,Kuzey Afrika’dan Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar etkili olmuş Müslüman bir ideolog olması dolayısıyla Seyyit Kutup, gerek özgün İslami düşüncenin ortaya konulması gerekse inandığı değerler uğruna gerektiğinde kendisini feda etmesi noktasında bugünün Müslümanları tarafından yeniden gündemleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor.