blank

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün156
mod_vvisit_counterDün475
mod_vvisit_counterBu hafta3857
mod_vvisit_counterBu ay10082
mod_vvisit_counterHepsi990514

Kimler Sitede

Şu anda 22 ziyaretçi çevrimiçi

The Long Nineteenth Century

The Long Nineteenth Century, 1750-1914, Crucible of Modernity Trevor R. Getz tarafından yazılan, Modernite’nin serüvenini anlatan üç kitap serisinden ikincisidir. Birinci kitap, erken modern dönem olarak tanımlanan 1450-1750 yılları arasını incelemektedir. Üçüncü kitap, 1914 yılından günümüze Modernite’nin serüvenini ele almaktadır. Müellif ise bu ikisi arasında bulunan ‘’ uzun on dokuzuncu yüz yıl’’ olarak tanımlanan 1750-1914 yılları arasındaki modernleşmeyi ele almıştır. Kitabı 7 ana bölüm ve bu bölümlerle ilgili 3 ara bölüme ayırarak oluşturan yazar, imparatorluklar çağının sonlarından 1. Dünya savaşına kadarki süreçte Modernite’nin etkilediği ve değiştirdiği tüm alanları ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Eser, aynı zamanda bir ders kitabı formatında hazırladığı için her bölümü belirli bir sistematik üzerine yazdığı farkediliyor. Her bölümde ilk olarak ele alınan konunun kökenini, sonra o konunun ne olduğunu, akabinde etkilerini ve etkilenmelerini açıklayarak okuyucuya tüm yönlerini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Kitabın bir diğer önemli özelliği; her konu başlığını farklı coğrafyalardan hususi örnekler bağlamında açıklamasıdır. Bu metod, kitabı salt akademik bilgi aktarımından ziyade, tarihi süreçte belirli bölgelerdeki olayların ayrıntısına vakıf olunarak konuyu daha anlaşılır kılmaktadır.

 

Modern Zamanların Put Kırıcı Öğretmeni:Seyyit Kutup

O,modern paradigmayı sarstı. Bize düşen ise yıkmak…

Seyyit Kutup’u konuşmak,19.yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve özellikle ilk yıllarında apolojist(savunmacı/özür dilemeci) bir tavrın ve tarzın mümessili olan İslamcılık ideolojisinin,20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Modern Paradigma karşısında özgün bir duruşun ve sahih bir temsilin önderliğini üstlenmesini konuşmaktır dersek herhalde abartmış olmayız. Sadece Türkiye’de değil İran’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar(1) etkili olmuş Müslüman bir mütefekkir olması hasebiyle Seyyit Kutup, gerek Çağdaş İslam Düşüncesi’nin sembol isimlerinden biri olması gerekse inandığı değerler uğruna feda olmayı göze alan vakar,celadet ve cesaretiyle bugünün Müslümanları tarafından gündemleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Hele ki,modern paradigma karşısında neredeyse havlu atmış ve mübarek Kur’an’ın Talut-Calut kıssası bağlamında dikkat çektiği üzere, nehri geçerken kana kana içtiği su(dünya lezzetleri) nedeniyle dizlerinin bağı çözülmüş ve bundan dolayı Calut’un Ordusu(küresel istikbar) karşısında takatsiz kalmış olanların “bugün bizim Calut ordusuna karşı koyacak gücümüz yok”(Bakara 249)* tavırlarına benzer şekilde yenilgiyi içselleştirme,yılgınlık,özgüvensizlik,alttan almacılık,başkalarına hoş görünmek için dini sulandırmacılık gibi fiillerin normalleştiği bir vasatta,Seyyit Kutup gibi üst perdeden ve sakınımsız söz söyleyen birine ne kadar da ihtiyaç var…

 

Srebneritsa,Mezar-ı Şerif ve İdlib

 

 

Kaderleri birbirine benzeyen üç belde…Bunların yanına başka beldeler de eklenebilir.Felluce,Cenin,Gazze,Grozni,Sabra ve Şatilla gibi...Tek suçları müstekbirlere boyun eğmemek.Direnmek ve direnişi desteklemek.Egemenlerin çıkarlarını tahkim etmek için hazırlanan uluslararası ilişkiler literatürü,bu suçu işleyenlere terörist diyor.Şimdilerde İblib özelinde kullanılan bir kavram daha var:Jihadist..Yani “cihatçı”…Bir anlamda cihadı meslek edinenler…Böyle adlandırılmalarının sebebi,onların “insanaltı yaratıklar” olduğuna Dünyayı ikna etmek ve ölümlerinin “önemsiz” olduğunu meşrulaştırmak…Onlar(yani cihatçılar) yası tutulmaması gerekenler…Fanon’un deyişiyle, yeryüzünün lanetlileri…

 

Şok Doktrini

Gebze İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin her ay geleneksel olarak gerçekleştirdiği “Kitap Tahlili” etkinliğinin Nisan ayı programında Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivist Naomi Klein’in “Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi” isimli eseri tahlil edildi.

Kitap tahlil programında katılımcılar, Latin Amerika ve soğuk savaş sonrası Rusya’nın kapitalist sisteme entegre edilme süreci; küresel çaptaki neoliberal, kapitalist uygulamalarla Türkiye’deki yansımaları; kapitalizmin küreselleşmesinde Chicago, Harward ve Berkeley üniversitelerinin oynadığı rol; korku, panik, şok ve dehşet üretimi ile kapitalizm arasındaki ilişki; şok doktrini politikasının Şili, Arjantin, Bolivya, Irak, Afganistan örnekleri üzerinde durdu.

 

Yemen

 

Kadim şehirlerimizden Yemen, bütün Dünya’nın gözleri önünde dayanılmaz acılar çekiyor.

Bağdat, Şam,Kudüs ve Kabil’den sonra şimdi de Yemen,müstekbirlerin postalları altında eziliyor.

Siyonizm de dahil, bütün tuğyan çeteleriyle işbirliği yapan Suud Devlet Aklı, yaklaşık üç yıldır, Yemen’de katliam yapıyor.

Silah zoruyla elde edemediğini ise, yaptırım uygulayarak elde etmeye çalışıyor.

Kadınlar, çocuklar,yaşlılar,gençler bu yaptırımların yol açtığı açlık,susuzluk,ilaçsızlık ve hastalıklardan dolayı ölüyor.

Savaşın yıkıcılığı ise tarifsiz.

Yemen’de ki kıyım, mezhep holiganlığının gölgesi altında kaldığı için, gündeme bile gelmiyor. Bir gazeteciyi günlerce konuşan medya unsurları, Yemen’i gündem yapmaktan imtina ediyor.İletişim teknolojisinde yaşanan olağanüstü gelişmelere rağmen,Yemenli mazlumların sesleri duyulmuyor,maruz kaldıkları zulüm görülmüyor,şahit oldukları acı ve ızdıraplar bilinmiyor…

 

Mahrem Macera

 

Ölümü yaşamaktan korkmayan bir bilincin trajik yüzleşmesine dair…

Her temas iz bırakır…

Afrika denilince modern insanın aklına genelde az gelişmişlikle ilkelliğin iç içe geçtiği bir coğrafya gelir.Kara Kıta adlandırması, bir ırkın yaşadığı mekana işaret etmenin yanında zımnen küçültücü bir muhtevayı da havidir.Kolonyalizmin sadık hizmetkarı olan kültürel antropolojinin, insanın tarihsel serüvenini Afrika’dan başlatması boşuna değildir.İnsanı maymunun evrim geçirmiş hali olarak tesmiye eden Darwinci ekole istediği “bilimsel” malzemeyi veren tek coğrafi mekan Afrika’dır çünkü.Maymun türünün en zengin örnekleri buradadır ve medeniyetten uzak yaşayan “vahşi” insanlar da…Vahşi ortamı birlikte soluyan bu canlılar(insan ve maymun)arasında evrimsel ilişki kurmak hiçte zor olmayacaktır.

 

Muhafazakar Demokrasiden Türk-İslam Ülküsüne Paradigma İçi Değişimin Kısa Hikayesi

 

Başlarken bir noktanın altını çizmekte fayda var.Başlıkta yer alan ideolojik tutumlar birbirinden kesin çizgilerle ayrılan bir hususiyete sahip değil.Yer yer birbirlerini bütünleyen bir karaktere sahip oldukları bile söylenebilir.Türkçede “den“ ayrılma ekinin “e” yönelme ekiyle birleşerek oluşturduğu terkipler genelde bir yerden çıkarak/ayrılarak başka bir yere varmak anlamını havidir.Yani çıkılan yerle varılan yer farklıdır.Oysaki başlıkta yer alan ideolojik tutumlar,birinden diğerine geçişin bir ayrılma olarak değil en fazla aynı araç içinde koltuk değiştirme olarak adlandırılabileceği bir duruma işaret eder.Dolayısıyla biz bu yazıda 2000’li yılların başından itibaren siyasal alanın öznesi olan muhafazakar demokrat tutumun-ki bu tutum kafi miktarda milliyetçilik barındırmaktadır- neden ve nasıl Türk-İslam ülküsüne geçiş yaptığını;söylemde ve- pek tabi ki- eylemde meydana gelen bu değişimin(Türk-İslamcı perspektifin) bugünün ve geleceğin Türkiye’sinde nasıl bir karşılığının olacağını irdelemeye çalışacağız.Bunu yaparken de evvela Türkiye’nin Osmanlı’dan miras kalan siyasi,iktisadi,içtimai hayatına ilişkin efradını cami ağyarını mani bir değerlendirmeye ihtiyaç var.Çünkü Cumhuriyet her ne kadar kendisini Osmanlı’dan “kopuş” üzerine temellendirmek istese de onun devamı olduğu su götürmez bir gerçek.Hele ki,Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu kaotik durumdan selamete çıkışını temin edecek formülün Osmanlı misyonununda gizli olduğunu iddia eden ana akım entelijansiya verken…

 

Belirsizlikler Çağında Neyi Aradığını Bilmek

 

Belirsizliğin egemen olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ya da şöyle diyelim: Belirsizliğin egemen olduğuna ikna edilmeye çalışıldığımız bir zaman diliminde yaşıyoruz.Öyle ki neyin iyi neyin kötü,neyin faydalı neyin zararlı,neyin hak neyin batıl olduğunu idrak etmek zorlaş/tırıl/ıyor.Hakikat kayıp ve “göreli”(!)…Tek bir doğru yok…Doğrular ve yanlışlar var…Renksizlik terviç ediliyor…Ait olduğumuz kamp/hizip/parti/ulus doğrunun ve yanlışın,hakkın ve batılın ölçüsü haline geliyor.Zaman ve mekan tasavvurumuz her geçen gün dumura uğruyor.Bir belirsizlik hali her yanı kuşatıyor…Bahsini ettiğimiz bu belirsizliğin ve melezliğin kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşmasıdır asıl iç acıtıcı olan. Yegane hakikat nişanesi olması münasebetiyle aziz İslam, muhatabını özne olmaya davet ederken, kendisini İslam’a nispet edenlerin nesne olarak kalmakta ısrar etmesi anlaşılabilir değil… Çağa tanıklık etmek,zamanın çocuğu(ibn-ül vakt)olmak tehiri mümkün olmayan bir görevken, bilakis zamanın dışında yaşıyormuş gibi hareket etmek, Müslüman kimliğin kabul edebileceği bir şey değil…