blank

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün172
mod_vvisit_counterDün346
mod_vvisit_counterBu hafta172
mod_vvisit_counterBu ay5125
mod_vvisit_counterHepsi710267

Dikenden Başka Mahsul Yok/Şahnun AHMED

Ey­lül 1995’te, Ma­lez­ya­lı ro­man­cı Şah­nun Ah­med’in bir ro­ma­nı* Türk­çe’ye çev­ri­le­rek ya­yım­lan­dı. Bu eser de ede­bi­ya­tı­mı­zın,Türk­çe’nin o bü­yük evi­nin, bir par­ça­sı ha­li­ne gel­di; kül­tür dün­ya­mı­za gir­di. Böy­le­ce ay­nı me­de­ni­ye­te ait olan bir geç­mi­şi pay­laş­tı­ğı­mız Ma­lay­lar’ın dün­ya­sı­na bir pen­ce­re ara­lan­mış ol­du.

Gü­ney-do­ğu As­ya, Türk in­sa­nı­nın da ta­rih­sel kök­le­riy­le da­hil ol­du­ğu bü­yük me­de­ni­yet coğ­raf­ya­sı­nın bir par­ça­sı. Bu top­rak­lar­da, XX. yüz­yı­lın ba­şı­na ka­dar Os­man­lı Dev­le­ti’yle si­ya­si iliş­ki­le­ri­ni de­vam et­tir­miş, sü­rek­li ola­rak İs­tan­bul’a bağ­lı­lık­la­rı­nı sun­muş müs­lü­man bir halk ya­şı­yor. Bu böl­ge­de bu­lu­nan Açe Sul­tan­lı­ğı’nda, as­ke­rî er­kan ve ilim adam­la­rın­dan olu­şan bir Os­man­lı mis­yo­nu sü­rek­li ola­rak ika­met et­miş­tir. Os­man­lı sul­tan­la­rı­nın ba­şa­rı­la­rı­nın ar­dın­dan şen­lik­ler dü­zen­le­yen bu böl­ge aha­li­si­nin Kı­rım Har­bi sı­ra­sın­da sa­vaş har­ca­ma­la­rın­da kul­la­nıl­mak üze­re sem­bo­lik bir yar­dım­da bu­lun­du­ğu da bi­li­ni­yor. Hat­ta vak­tiy­le bu böl­ge­ye öğ­re­tim ve eği­tim ama­cıy­la iki ge­miy­le gön­de­ri­len Os­man­lı as­ker ve za­na­at er­ba­bın­dan olu­şan he­yet, ora­da, bir “Türk kö­yü” ku­ra­rak yer­leş­miş­tir.

Bu bil­gi­ler bi­zi ro­ma­na kar­şı da­ha du­yar­lı ya­pı­yor­sa da, Şah­nun Ah­med’in “Di­ken­den Baş­ka Mah­sul Yok” adıy­la Türk­çe’ye çev­ri­len bu ese­ri, dün­ya öl­çe­ği­ne ayar­lı bir ba­kı­şı da kar­şı­lık­sız bı­rak­ma­ya­cak ba­zı özel­lik­ler ta­şı­yor. Bi­ze bu­gün Ma­lez­ya’da kü­çüm­sen­mi­ye­cek bir ede­bî olu­şu­mun bu­lun­du­ğu­nu ha­ber ve­ri­yor. Bir­çok ba­kım­dan il­gi çe­ki­ci bir ro­man bu. Bu ül­ke ede­bi­ya­tı hak­kın­da sa­hip ol­du­ğu­muz sı­nır­lı bil­gi­le­re da­ya­na­rak Şah­nun Ah­med’in ro­ma­nı­na ta­ri­hî ve top­lum­sal bir ar­ka plan oluş­tur­ma­ya ça­lı­şa­lım: XIX. yüz­yıl­da, bü­tün İs­lam coğ­raf­ya­sın­da ol­du­ğu gi­bi, ba­sın, ba­sım, eği­tim ve mil­li­yet­çi bi­lin­cin po­ta­sın­da yo­ğur­du­ğu de­ği­şim, or­tak bir di­le ve ede­bi­yat geç­mi­şi­ne sa­hip olan Gü­ney-Do­ğu As­ya ta­kı­ma­da­la­rın­da, Ba­tı­lı ör­nek­ler­den esin­le­nen ve  fark­lı­la­şan iki dil­de (Ma­lay ve En­do­nez­ya di­li) iki kol­dan iler­le­yen çağ­daş bir ede­bi­ya­tın doğ­ma­sı­na yol aç­tı. Bu olu­şum­la­rın he­men ön­ce­sin­de, XIX. yüz­yı­lın ba­şın­da, iş­lev ve ko­num ola­rak bel­ki biz­de­ki Mu­hay­ye­lât-ı Aziz Efen­di’ye ben­ze­ti­le­bi­le­cek olan Ab­dul­lah b. Ab­dül­ka­dir’in (1796-1854) Hi­ka­yet-i Ab­dul­lah ad­lı ese­ri var. Ay­nı za­man­da kla­sik eser­le­rin hay­ra­nı ve hat­ta ya­yım­cı­sı da olan Ab­dül­ka­dir’in yaz­dı­ğı ha­yat hi­ka­ye­sin­den olu­şan bu ese­riy­le, Ke­ton’la Mek­ke’ye yap­tı­ğı hac yol­cu­lu­ğu­nun hi­ka­ye­si, bu ül­ke­de ye­ni bir an­la­yı­şın ha­ber­ci­si, ger­çek­çi ve ki­şi­sel bir ede­bi­ya­tın ön­cü­sü ol­du.

As­lın­da kök­le­re doğ­ru in­dik­çe gö­rü­rüz ki, kla­sik Ma­lez­ya di­li, ede­bî vas­fı­nı, böl­ge in­sa­nı­nın İs­la­mi­yet’i ka­bu­lün­den son­ra­ki sü­reç­te ka­zan­mış­tır. Da­ha ön­ce Sansk­rit­çe bir­çok ke­li­mey­le zen­gin­leş­miş olan Ma­lay di­li, bu aşa­ma­da, çok sa­yı­da Arap­ça ki­ta­bın ter­cü­me­siy­le ara­cı dil ha­li­ni alın­ca, iş­len­me­ye baş­la­yıp şe­kil ba­kı­mın­dan du­rul­muş ve im­la­sı mun­ta­zam bir şe­kil­de tes­bit edil­miş­tir. Za­man­la  Arap­ça ve Fars­ça’dan gi­ren çok sa­yı­da ke­li­mey­le zen­gin­le­şen Ma­lay­ca, biz­de­ki Os­man­lı­ca’ya ben­zer bir dil ha­li­ni al­mış­tır. İçin­de, gir­di­ği ye­ni me­de­ni­yet­ten bir­çok ke­li­me ta­şı­mak­la be­ra­ber te­mel ka­rak­te­ri­ni de ko­ru­yan, ta­sav­vuf ko­nu­sun­da ol­du­ğu ka­dar, ta­rih ve ede­bi­yat için de ge­liş­miş ede­bî bir dil hü­vi­ye­ti­ni ka­zan­mış­tır. Öy­le ki bu dil Açe’ye ge­le­rek yer­le­şen Arap ve Hin­dû âlim­le­rin, di­nî me­se­le­le­ri tar­tı­şa­bil­me­si­ne ve onun­la ki­tap­lar yaz­ma­sı­na ya­ra­ya­cak ka­dar iş­len­miş­ti.

İs­la­mi­ye­ti XIV. yüz­yı­lın ba­şın­da ka­bul eden Ma­lay­lar’ın ede­bi­ya­tı­na ait en es­ki me­tin­ler XV. yüz­yıl­dan kal­mış  ve bu me­de­ni­ye­tin or­tak ya­zı­sıy­la ka­le­me alın­mış­tır. Ya­zı­lı kül­tür bu ya­zıy­la baş­la­mış on­lar­da. Bu ilk me­tin­ler o za­ma­na ka­dar hal­kın bel­le­ğin­de ya­şa­yan hi­ka­ye­ler ve Arap ve Fars dil­le­rin­den ya­pı­lan çe­vi­ri­ler­den oluş­mak­ta. Çev­ri­len bu me­tin­ler İs­lam me­de­ni­yet dün­ya­sın­da­ki Do­ğu ede­bi­ya­tı­na ait or­tak ba­zı eser­ler­dir. Ne­ler var bun­la­rın için­de? Ma­sal­lar, me­sel­ler,des­tan­lar, hi­ka­yât ki­tap­la­rı, man­zum si­yer­ler (Hz. Mu­ham­med’in ha­yat hi­ka­ye­si), Hi­ka­yet-i Se­ri Ra­ma (Ra­ma­ya­na), Hi­ka­yet-i İs­ken­der-i Zül­kar­neyn (Bü­yük İs­ken­der’in hi­ka­ye­si), Hi­ka­yet-i Emir Ham­za (Ham­za­na­me), Ke­li­le ve Dim­ne.. Bun­lar­dan baş­ka bu ül­ke­ye ait ba­zı öz­gün me­tin­ler: Hi­ka­ye-i Hang Tu­ah, Si­yer Bi­da­sa­ri.. Ma­lay ta­ri­hi ve Ma­lak­ka kro­ni­ği ni­te­li­ğin­de­ki Se­ca­ra-i Ma­la­yu ad­lı  eser­de hü­küm­dar­la­rı­nın so­yu, il­gi çe­ki­ci, ge­le­nek­sel bir yak­la­şım­la Bü­yük İs­ken­der’e bağ­la­nır. Açe Sul­tan­lı­ğı’nda 1600’e doğ­ru Ham­za Fen­su­rî adın­da bir zat bü­yük bir şi­ir yo­ğun­lu­ğu ta­şı­yan gi­zem­li si­yer­ler ya­zar. 20-30 yıl son­ra Nu­ret­ti­ne’r-Ra­nu­rî ad­lı bir baş­ka isim var dik­ka­ti çe­ken. Ça­ğı­nın bil­gi­le­ri­nin bir tür öze­ti de olan Bus­ta­nü’s-Se­la­tin (Sul­tan­la­rın Bos­ta­nı) ad­lı ese­ri ya­zar. (Ma­lez­ya’da­ki kla­sik eser­ler bu­gün, XIX. yüz­yıl­da tek­rar ya­zı­ya ge­çi­ril­dik­le­ri şe­kil­le­riy­le mev­cut­tur. İşin en­te­re­san olan ya­nı, bu ül­ke­nin, kla­sik İs­lam dö­nem me­tin­le­ri­ne ait bu­gün Le­iden Üni­ver­si­te­si, Ba­ta­via, La­hey, Bü­rük­sel, Lond­ra gi­bi Ba­tı kül­tür mer­kez­le­rin­de dü­zen­len­miş, ge­niş kap­sam­lı ka­ta­log­la­rı­nın  bu­lun­ma­sı.)

Geç­mi­şin­de Por­te­kiz (XVI. yy), Hol­lan­da (XVII. yy) ve İn­gi­liz (XIX. yy) sö­mür­ge dö­nem­le­ri bu­lu­nan Ma­lay­lar 1941-1945 dö­ne­min­de de Ja­pon iş­ga­li­ni ya­şa­mış­tır. Bu son iş­gal, ül­ke­de mil­li­yet­çi­li­ği kö­rük­le­ye­rek ger­çek­ten Ma­lez­ya­lı ol­mak is­te­yen bir ede­bi­ya­tın doğ­ma­sı­nı ko­lay­laş­tır­mış­tır. Bu yıl­lar 1933 do­ğum­lu olan  ro­man­cı­mız Şah­nun Ah­med’in için­de ya­şa­dı­ğı dö­ne­me ait­tir. Ele al­dı­ğı­mız ro­ma­nın top­lum­sal şart­la­rı­nı kav­ra­ya­bil­mek için yi­ne ay­nı dö­ne­me da­hil ol­mak üze­re Ma­lez­ya’da­ki sos­ya­list ka­rek­ter­li olu­şu­ma işa­ret et­mek ge­re­kir. 1948’de Ma­lez­ya Ko­mü­nist Par­ti­si­nin baş­lat­tı­ğı ayak­lan­ma üze­ri­ne ül­ke­de uy­gu­la­ma­ya ko­nu­lan ola­ğa­nüs­tü hal 1960 yı­lı­na ka­dar sü­rer. 1957 yı­lın­da ba­ğım­sız­lık ilan edi­lir ve Ma­lay­lar ve İs­lam­lı­ğa ay­rı­ca­lık ta­nı­yan bir ana­ya­sa yü­rür­lü­ğe gi­rer. (Ül­ke nü­fu­su­nun % 50’si Ma­lay, % 30’u Çin­li, % 10’u da Hint­li ve Pa­kis­tan­lı­dır.) Ma­lez­ya­nın res­men ku­ru­lu­şu 1963’te­dir.

Kuala Lum­pur an­cak 1957’den son­ra fik­rî hayatın mer­kezi durumuna gelir. Bir  Dil ve Edebiyat Ens­titüsü’nün (Divan Bahasa dan Pus­taka) kurul­ması edebiyatın  geliş­mesine yar­dım­cı olur.

Ma­lez­ya’nın iki bü­yük ro­man­cı­sın­dan bi­ri olan Şah­nun Ah­med (di­ğe­ri A. Sa­met Sa­it, d. 1935)  ilk ve or­ta öğ­re­ni­mi­ni Ma­lay ve İn­gi­liz okul­la­rın­da ta­mam­la­dık­tan son­ra 1955’te öğ­ret­men­li­ğe ve 1956 yı­lın­dan iti­ba­ren de yaz­ma­ya baş­lar. 8 yıl Ma­lay di­li ve ede­bi­ya­tı oku­tur. Yük­sek öğ­re­ni­mi­ni da­ha son­ra, 1971’de Kan­ber­ra’da Avus­tur­ya Üni­ver­si­te­si’nde ta­mam­lar. Di­ken­den Baş­ka Mah­sül Yok ad­lı ese­ri­nin ya­zı­lış ve ya­yım­la­nış ta­ri­hi­ni bil­mi­yo­ruz. An­cak ro­man za­ma­nı­nın ba­ğım­sız­lık yı­lı­na (1957) ya­kın bir dö­nem ol­du­ğu­nu eser­de­ki bir ifa­de­den çı­ka­rak söy­le­ye­bi­li­yo­ruz. (“Tıp­kı ye­ni öz­gür­lü­ğü­ne ka­vuş­muş ül­ke­si gi­bi” s. 37).

Ma­lay­lar, ro­man­da da gö­rü­le­ce­ği üze­re Ma­lez­ya’da ge­le­nek­sel kır­sal ha­yat tar­zı­na hâ­lâ bağ­lı, si­ya­sal ik­ti­dar el­le­rin­de ol­mak­la be­ra­ber şe­hir­ler­de azın­lık­ta olan bir mil­let­tir. Ro­man­da al­tı yer­de ken­di­le­rin­den bi­rer iki­şer cüm­ley­le söz edi­len ül­ke­de­ki Çin­li­ler, İn­gi­liz yö­ne­ti­mi sı­ra­sın­da Gü­ney Çin’den ma­den­ler­de ve ba­yın­dır­lık iş­le­rin­de ça­lış­tı­rıl­mak üze­re iş­çi ola­rak ge­ti­ril­miş ve bu­ra­ya yer­leş­miş in­san­lar­dır. Ma­lay­lar­dan da­ha di­na­mik, çağ­daş eği­tim­de ön­de­dir­ler. Bü­yük bir ik­ti­sa­di gü­ce sa­hip­tir­ler. Di­nî ve kül­tü­rel fark on­la­rın yer­li halk­la kay­naş­ma­sı­nı ön­le­miş­tir. Ro­man­da da bün­ye­ye ka­bul edil­me­miş bir un­sur ola­rak ge­çen Çin­li­ler, yer­li hal­kın ta­rım­la uğ­raş­ma­sı­na kar­şı­lık dük­kan sa­hi­bi (“Çin­li­le­rin dük­kan­la­rın­da yı­ğın­la to­hum var”, s. 10); yer­li hal­kın tek bir iş­le (ta­rım­la) ye­tin­me­si­ne kar­şı­lık ken­di­le­ri­ne sü­rek­li de­ği­şik iş alan­la­rı ara­yan  ve bu­lan in­san­lar ola­rak gö­zü­kür.

 

Çin­li­ler are­ka fıs­tı­ğı ağaç­la­rı­nı ke­sip de­ni­ze in­di­ri­yor ve ka­zık ya­pı­yor­lar­dı. Son­ra da bu ka­zık­la­rın ara­sı­na ağ ge­ri­yor­lar­dı. La­hu­ma da bu ağaç­la­rı ke­sip sat­ma­yı dü­şün­müş­tü.(...) Son­ra bu dü­şün­ce­sin­den de vaz­geç­ti. Baş­ka bir işe ih­ti­ya­cı yok­tu. Pi­rinç işi bit­tik­ten son­ra iş kal­mı­yor­du; ye ve yat, yat ve uyu.. Ve tek­rar pi­rinç mev­si­mi ge­lin­ce ye­ni­den pa­rang­lar şim­di­ki gi­bi kont­rol edi­li­yor­du. (s. 12.)

Üçün­cü dün­ya ül­ke­le­ri­nin üst sı­ra­la­rın­da yer alan Ma­lez­ya ge­liş­miş böl­ge­ler­le ge­ri kal­mış böl­ge­ler, mo­dern sek­tör­le ge­le­nek­sel sek­tör ara­sın­da­ki uyum­suz­lu­ğun dam­ga­sı­nı ta­şı­mak­ta­dır. Ro­ma­nın me­ka­nı olan Bang­gul Der­dap kö­yü mo­dern dün­yay­la çok az ir­ti­ba­tı bu­lu­nan, bu dün­ya­ya bü­yük oran­da ka­pa­lı, ta­rı­ma da­ya­lı bir ha­ya­tın ya­şan­dı­ğı fa­kir bir köy­dür. Ro­ma­nın kah­ra­ma­nı, bu köy­de pi­rinç ta­rı­mıy­la ge­çi­nen La­hu­ma, ka­rı­sı Je­ha ve ye­di kız­la­rın­dan olu­şan yok­sul bir ai­le­dir. Bu ai­le­nin ha­ya­tın­da, mev­cut me­de­nî dün­ya­ya ait çok az öğe yer al­mak­ta­dır. Bun­lar, ken­di­le­ri için ha­ya­tî önem ta­şı­yan ta­rım işin­de kul­lan­dık­la­rı “üç yıl­dız mar­ka­lı güb­re” (s. 49) kö­yün zen­gin ada­mı olan Tok Peng­hu­lu’nun trak­tö­rü ve Je­ha’nın içi­ne düş­tü­ğü fe­la­ket­ten son­ra onu al­ma­ya son­ra da ge­ri bı­rak­ma­ya ge­len “iyi gi­yin­miş ya­ban­cı­lar”dan (s. 208) iba­ret­tir. Köy­de­ki ka­pa­lı ha­ya­tın tas­vi­ri ro­man­cı ta­ra­fın­dan il­kel­li­ğin di­li di­ye­bi­le­ce­ği­miz bir an­la­tım oluş­tu­ru­la­rak ba­şa­rı­lı bir şe­kil­de bu­nun içi­ne  otur­tul­muş­tur. Bü­yük oran­da ger­çek­leş­ti­ril­miş bir do­ğal akış sü­rüp git­mek­te­dir ro­man­da. Ro­ma­nın di­li dik­kat­le in­ce­len­di­ğin­de çok faz­la ol­ma­yan ben­zet­me­le­rin bu do­ğal­lı­ğın sağ­lan­ma­sın­da önem­li bir pa­ya sa­hip ol­duk­la­rı gö­rü­le­cek­tir. Ge­ce ye­di ço­cu­ğun evin için­de se­ri­lip ya­tış­la­rı “oca­ğa sü­rül­müş dü­zen­siz odun­la­ra” (s. 15) ben­ze­til­mek­te; La­hu­ma’nın ka­rı­sı Je­ha’nın ya­tı­şı “gev­şe­miş bir tim­sah gi­bi ya­yıl­mış ya­tı­yor­du” (s. 22) söz­le­riy­le an­la­tıl­mak­ta­dır. Ba­şın­dan to­puk­la­rı­na ka­dar ça­mur­la kap­lan­mış olan Je­ha “ba­tak­lık­tan ye­ni çık­mış bir man­da”ya (s. 60), ze­hir­le­ne­rek her ta­ra­fı şi­şen La­hu­ma’nın vü­cu­du bir tom­ru­ğa (s. 99) ben­ze­ti­lir­ken, Pi­rinç tar­la­sı­na yen­geç akı­nı­nın baş­la­dı­ğı­nı an­la­yan Je­ha’nın te­laş­lı ko­şu­su şöy­le an­la­tıl­mak­ta­dır: “..Var gü­cüy­le ko­şu­yor­du. Bir pu­lut til­ki­si­nin ür­küt­tü­ğü cey­lan gi­bi, ge­ril­miş bir yay gi­bi  çit­le­rin üze­rin­den at­la­dı” (s. 130). Bir baş­ka ben­zet­me: “Ço­cuk­lar ona ye­tiş­mek için set­ler üze­rin­den ko­şu­yor­lar­dı. Vah­şi bir yı­lan ta­ra­fın­dan ür­kü­tül­müş ör­dek­ler gi­bi sı­ra ha­lin­de ko­şu­yor­lar­dı” (s. 131).  Ço­cuk­lar bir yer­de da­ha ör­dek­le­re ben­ze­ti­lir: “O gün hep­si  ör­dek­ler gi­bi tek sı­ra ha­lin­de tar­la­ya in­di” (s. 146). Bir yer­de de yu­ka­rı­lar­dan ge­len sel su­la­rı­nın “bir kap­lan ta­ra­fın­dan ısı­rıl­mış ger­ge­dan gi­bi ses­ler çı­kar­dı­ğı” (s. 181) ben­zet­me­si yer alır. Ro­man­da­ki ben­zet­me­ler­de da­ha da il­gi çe­ki­ci olan yan, ro­man­cı­nın me­de­nî dün­ya­ya ait öğe­le­ri de bir şe­ye ben­zet­mek is­te­di­ği za­man, do­ğa ile baş ba­şa ya­şa­yan bu in­san­la­rın dün­ya­sın­dan ba­zı öğe­le­ri kul­lan­mış ol­ma­sı. (Bu­ra­da tek­rar dik­kat çek­mek is­ti­yo­rum: Ro­man­da­ki ki­şi­ler ko­nuş­ma­la­rın­da de­ğil, doğ­ru­dan doğ­ru­ya bir an­la­tım or­ta­mı kur­mak is­te­yen ro­man­cı baş vur­mak­ta­dır bu yo­la.) İş­te trak­tör: “Tok Peng­hu­lu’nun tar­la­sın­da, ya­ra­lı bir ger­ge­dan gi­bi bö­ğü­ren trak­tör  gö­rü­le­bi­li­yor­du” (s. 96). Kah­ra­man­la­rı­mı­zın  ha­ya­lin­de yer alan tren: “Bir pi­ton yı­la­nı gi­bi yu­var­lak ve upu­zun­muş (...) onun gü­rül­tü­sü te­pe­ler­de pat­la­yan bir fır­tı­na gi­bi , yan­kı­sı da sık or­man­lar­da yü­rü­yen ger­ge­dan gi­biy­miş”  (s. 52).

Eğer ben­zet­me­ler­de bu yön­tem kul­la­nıl­ma­mış, ro­man­cı sa­hip ol­du­ğu ken­di kül­tür ve ya­şa­ma or­ta­mı­na ait ba­zı öğe­ler­le bu­nu yap­mış ol­say­dı, öy­le zan­ne­di­yo­rum ki do­ğa­ya çok bağ­lı bu in­san­la­ra ait il­kel or­tam ay­nı ba­şa­rıy­la can­lan­maz­dı oku­yu­cu­nun mu­hay­yi­le­sin­de. Ben­ce bu ba­kım­dan yan­lış tek bir ben­zet­me ör­ne­ği var ro­man­da: An­ne­le­ri­nin ken­di­le­ri­ni de pi­rinç tar­la­sı­na gö­tü­re­ce­ği­ni öğ­re­nin­ce se­vi­nen kız­la­rın du­ru­mu. Şöy­le bir ben­zet­me­ye baş­vu­ru­la­rak tas­vir edil­miş bu se­vinç: “Bir­bir­le­ri­ne kar­şı yüz­le­ri se­vinç­le par­la­dı. Tıp­kı şe­hir­li kız­la­rın ba­ba­la­rı on­la­rı si­ne­ma­ya gö­tür­me­yi tek­lif et­ti­ği za­man­ki yüz ay­dın­lık­la­rı gi­bi” (s. 45).

Ro­ma­nın ko­nu­su­nu kı­sa­ca, Bang­gul Der­dap kö­yün­de ya­şa­nan bir ha­sat mev­si­mi, ola­rak ifa­de et­mek müm­kün. Ro­man­da­ki za­man bu ha­sat mev­si­miy­le sı­nır­lı: Ha­sa­dı ya­pı­lan pi­rin­cin fi­dan ola­rak ekil­me­sin­den ta­ne ola­rak am­ba­ra ko­nul­ma­sı­na ka­dar ge­çen za­man.. Ro­ma­nın, mer­kez­de du­ran ye­di ço­cuk­lu bir ai­le ve ba­zı si­lü­et­ler ha­lin­de be­li­rip kay­bo­lan köy­lü­ler­den iba­ret dar bir şa­hıs­lar kad­ro­su var. As­lı­na ba­kı­lır­sa an­la­tı­cı­nın, an­la­tı­nın mer­ke­zi­ne yer­leş­tir­di­ği ki­şi dı­şın­da ka­lan ro­man­da­ki di­ğer in­san­lar bi­rer ka­ral­tı ha­lin­de kal­mak­ta­dır­lar. Bu ki­şi baş­lan­gıç­ta, ai­le­nin re­isi olan La­hu­ma’dır. Bir­gün o, aya­ğı­na ba­tan bir ze­hir­li di­ken se­be­biy­le pi­rin­ci el­de et­me mü­ca­de­le­sin­den çe­kil­mek zo­run­da ka­lın­ca ai­le­nin so­rum­lu­lu­ğu is­ter is­te­mez ka­rı­sı Je­ha’ya ge­çer. Ro­man­da an­la­tı­nın et­ra­fın­da odak­laş­tı­ğı ki­şi de Je­ha’dır o an­dan iti­ba­ren. Ko­ca­sı La­hu­ma’nın öl­me­sin­den son­ra do­ğa­nın çe­tin şart­la­rı ya­nın­da ba­zı ki­şi­sel so­run­la­rıy­la da sa­vaş­mak zo­run­da ka­lan Je­ha, üze­rin­de ta­şı­dı­ğı yü­kün al­tın­dan kal­ka­maz ve de­li­rir. Onu bir ka­fe­se hap­set­mek zo­run­da ka­lır­lar. Böy­le­ce so­rum­lu­luk­la be­ra­ber ro­man­da an­la­tı­nın oda­ğı­nı da tes­lim alan ki­şi, ai­le­nin en bü­yük kı­zı Sa­nah olur.

An­la­tı­nın oda­ğın­da bu­lu­nan ro­man­da­ki bi­rin­ci de­re­ce­de önem­li ki­şi­le­ri bi­le bi­zim bü­tün yön­le­riy­le ta­nı­ma şan­sı­mız ol­maz. Bu­nun se­be­bi ne­dir? Dik­kat­le ba­kı­lır­sa gör­mek müm­kün. Bu ro­man­da in­san­la­rın dı­şın­da, bi­rin­ci de­re­ce­de önem ta­şı­yan bir kah­ra­man  da­ha var: Pi­rinç ve pi­rin­ci el­de et­mek üze­re ta­bi­atın çe­tin şart­la­rı­na kar­şı ve­ri­len mü­ca­de­le­nin ken­di­si. Bu mü­ca­de­le o ka­dar önem­li­dir ki, ro­man­da­ki an­la­tı akı­şı bi­le ona ayar­lı­dır. Ai­le­de mü­ca­de­le­den çe­kil­mek zo­run­da ka­lan so­rum­lu ki­şi ay­nı za­man­da an­la­tı­nın oda­ğın­dan da dü­şe­rek  bir ke­na­ra bı­ra­kı­lır. Ro­man­da­ki mü­ca­de­le­nin - ki bir yer­de sa­vaş ke­li­me­siy­le ifa­de edi­lir- ka­rak­te­ri­ni in­ce­le­me­ye geç­me­den ön­ce pi­rinç üze­rin­de du­ra­lım.

Pi­rinç bu in­san­la­rın en te­mel gı­da mad­de­si­dir. O ol­maz­sa ha­yat de­vam et­mez. Pi­rinç işi bit­tik­ten son­ra baş­ka bir iş­le­ri kal­ma­mak­ta­dır bu in­san­la­rın; “ye ve yat, yat ve uyu..” Pi­rin­ci el­de et­me işi çok bü­yük bir ön­ce­li­ğe sa­hip­tir. “La­hu­ma’nın ya­ra­sı bü­tün vü­cu­du­na ya­yıl­sa da, tar­la­ya pi­rinç eki­le­cek­ti.” “La­hu­ma da git­me­le­ri­ni söy­le­miş­ti za­ten. Pi­rinç tar­la­sı her­şey­den önem­liy­di. La­hu­ma ağ­la­yıp sız­la­ya­rak ya­tar­dı ken­di ba­şı­na, fa­kat pi­rinç tar­la­sı ta­mam­lan­ma­lıy­dı” (s. 93). Bu in­san­lar, ha­yat kay­na­ğı olan pi­rin­ce ada­mış­lar­dır ha­yat­la­rı­nı. La­hu­ma “pi­rinç­le­ri­ni bir ta­bu ola­rak gö­rür­dü. Ona za­rar ve­re­cek her şey­le şid­det­le sa­va­şır­dı. Ne olur­sa ol­sun” (s. 169).

Pi­rinç ro­man­da, her şe­yin ken­di­si­ne bağ­lı ol­du­ğu te­mel ol­gu  ola­rak ele alı­nır. Bir­çok ol­gu­nun da sem­bo­lü ha­lin­de gö­rü­nür. Ata­la­rı on­la­ra iki de­ğer­li şey bı­rak­mış­tır: İs­la­mi­yet ve Al­lah’ın bir ih­sa­nı olan pi­rinç. “Pi­rinç Al­lah’ın ih­sa­nı, di­ye dü­şün­dü La­hu­ma. Bü­yük ba­ba­sı ha­ya­tı­nı pi­rinç­le sür­dür­müş­tü. La­hu­ma da böy­ley­di. Pi­rinç eki­lir, gü­neş­len­di­ri­lir, dö­vü­lür ve ye­nir­di. Evet, o pi­rinç ha­ya­tı ya­şa­nır kıl­mış­tı çağ­lar bo­yu” (s. 7). “Çok uzun za­man ön­ce­den, ata­la­rı­nın ya­şa­dı­ğı za­man­dan bu ya­na tek bir yi­ye­cek va­rol­muş­tu. O da pi­rinç” (s. 62).  Bu sa­tır­lar­dan an­la­şı­la­ca­ğı üze­re pi­rinç geç­miş­ten bu­gü­ne sü­rüp ge­len ge­le­nek gi­bi­dir. Ona hiz­met et­mek, onu her tür­lü düş­man­dan ko­ru­mak ge­rek­mek­te­dir:

La­hu­ma’nın söz­le­ri­ni ha­tır­la­dı: Ço­cuk­la­rı­mız ge­ce gün­düz yi­ye­ce­ğe muh­taç­lar. Eğer pi­rinç bu­lun­maz­sa ço­cuk­lar ölür. Bi­zim rız­kı­mız pi­rinç­tir. Bi­zim yi­ye­ce­ği­miz, gi­ye­ce­ği­miz, sağ­lık­lı ve has­ta olu­şu­muz hep pi­rin­ce bağ­lı. Bu ata­la­rı­mız­dan bi­ze ka­dar ge­len bir olay. Ona hiz­met et­mek, onu ko­ru­mak zo­run­da­yız. Zah­me­ti ne olur­sa ol­sun, onun ya­şa­ma­sı ge­re­kir. Biz de onun ya­nın­da yer al­ma­lı, sa­vaş­ma­lı­yız. Bin­ler­ce düş­ma­nı gel­se de sa­vaş­ma­lı­yız. Onu ko­ru­ma­lı­yız. O bi­zim ha­ya­tı­mız. Ço­cuk­la­rı­mı­zın ha­ya­tı, can da­ma­rı. Çok uzun za­man ön­ce­sin­den bi­zim in­sa­nı­mı­zı ha­ya­ta bağ­la­yan tek şey­dir o. O, pi­rinç­tir. On­dan baş­ka­sı yok­tur. Yok­tur.. (s. 145).

 

Çok ger­çek­çi bir iç an­la­tı­mı ol­ma­sı­na rağ­men, or­ta­ya çı­kan ge­nel tab­lo­ya bak­tı­ğı­mız za­man ade­ta bir ma­sal dün­ya­sı be­lir­mek­te­dir kar­şı­mız­da. Bu yön­den ge­le­nek­sel olan­la  ir­ti­bat­lan­dır­mak müm­kün­dür ro­ma­nı. Pi­rinç, Kaf Da­ğı’nın ar­dın­da kur­ta­rıl­ma­yı (el­de edil­me­yi) bek­le­yen de­ğer­dir. Ona ulaş­mak için ro­man­da­ki köy­lü­ler tıp­kı ma­sa­lın kah­ra­ma­nı gi­bi bir­çok en­gel­le­ri aş­mak, teh­li­ke­li bir di­zi ya­ra­tık­la sa­vaş­mak zo­run­da­dır. (Pi­rin­ci el­de et­mek için La­hu­ma ve ai­le­si­nin ver­di­ği mü­ca­de­le­yi ta­bi­at­la mü­ca­de­le bö­lü­mün­de ele ala­ca­ğız)

“Pi­rinç ken­di­siy­le be­ra­ber bir­çok şe­yi de ge­ti­re­cek­ti”r.  La­hu­ma’nın de­di­ği gi­bi yi­ye­cek, gi­ye­cek, sağ­lık­lı ve has­ta ol­mak hep pi­rin­ce bağ­lı ol­du­ğu gi­bi; bu in­san­lar için sos­yal ha­yat da pi­rin­ce bağ­lı, ona ayar­lı­dır:

 

Tok Peng­hu­lu ha­sat za­ma­nı bu yıl­ki pi­rin­cin şe­re­fi­ne ve­re­ce­ği zi­ya­fet­te beş ve­ya al­tı man­da ke­se­cek­ti. Genç­ler bu zi­ya­fet sı­ra­sın­da da­vul­la­rıy­la si­lat (Ma­lay ya­kın dö­vüş oyu­nu) ha­va­la­rı  ça­la­cak, ga­yong mey­da­nı (oyun ala­nı) pi­rinç­ler am­bar­la­ra dol­du­rul­du­ğun­da köy­lü­ler­le do­lup ta­şa­cak­tı. Ser­best bı­ra­kı­lan man­da­lar pi­rinç tar­la­la­rı­na ko­şa­cak­tı. İn­san­lar gün­ler, ge­ce­ler bo­yu şi­ir­ler,  ila­hi­ler oku­ya­cak­tı. Bel­ki de Tok Peng­hu­lu bu yıl­ki zi­ya­fet­te bir kı­zı­nı ev­len­di­re­cek­ti” (s. 126).

Hayatın bir tak­lidi olan çocuk­ların oyunu  pirinç­le il­gilidir. (Bu, roman­da doğal bir an­latım akışının oluş­masına kat­kı da sağ­lamak­tadır).

 

Ço­cuk­lar evin bah­çe­sin­de top­lan­mış­lar, ev­ci­lik oy­nu­yor­lar­dı. Pi­rinç­le­ri kum­lar, ten­ce­re­le­ri de ko­ko­nat ka­bu­ğuy­du. Gü­ya ye­mek pi­şi­ri­yor­lar­dı (s. 6). Or­ta yaş­ta­ki Se­mek, sa­hi­ci bir ta­vır­la ce­ne­rai yap­rak­la­rı­nı ke­si­yor­du. Muh­te­me­len on­lar­dan ba­lık ya­pa­cak­tı. Di­ğer­le­ri, pi­rinç­te bir ya­nık ko­ku­su var, çün­kü al­tın­da­ki ateş çok güç­lü ol­muş, di­ye ses­li ses­li ya­kı­nı­yor­lar­dı. San­ki ten­ce­re ola­rak kul­lan­dık­la­rı ko­ko­nat ka­buk­la­rı­nın al­tın­da ateş ya­nı­yor­muş gi­bi.. (s. 7). Oy­na­dık­la­rı bu oyun bil­dik­le­ri tek oyun­du. Sa­nah’ın kü­çük­lü­ğün­den be­ri ço­cuk­la­rı hep bu oyu­nu oy­nu­yor­lar, ya­lan­cık­tan  ye­mek pi­şi­ri­yor­lar­dı. On­la­rın pi­rinç­le­ri kum ta­ne­le­riy­di (s. 6).

 

Hat­ta bu fakir in­san­ların hayal­leri bile pirinç üzerinedir:

 

Je­ha da gü­zel ha­yal­le­re kap­tır­dı ken­di­ni.Ta­ne­ler­le yük­lü bir pi­rinç tar­la­sı ha­yal et­ti. Kal­dı­ra­ca­ğı ha­sa­dın mik­ta­rı­nı dü­şün­dü. Mev­si­min ye­ni pi­rin­cin­den La­hu­ma için ve­re­ce­ği zi­ya­fe­ti ta­sar­la­dı. Eğer is­te­yen olur­sa kız­la­rı Sa­nah’ın ve Mi­lah’ın dü­ğü­nü­nü gö­zü­nün önü­ne ge­tir­di. Ga­mal pi­rin­ci do­lu am­ba­rı­nı, ke­di ba­lık­la­rı­nı, pu­yu ba­lık­la­rı­nı, ka­ri­des­le­ri, se­lat ba­lık­la­rı­nı, se­pet ba­lık­la­rı­nı düş­le­di. Hep­si ken­di pi­rinç tar­la­sı­nın mah­su­lüy­dü (s. 125-126). Je­ha bu ce­va­ba gü­lüm­se­di. Pi­rinç ken­di­siy­le be­ra­ber bir­çok şe­yi de ge­ti­re­cek­ti. Eğer yen­geç ve ti­ak­lar sal­dır­maz­sa ço­cuk­la­rın ye­ni el­bi­se­si ola­cak, bu yıl­ki Ra­ma­zan bay­ra­mı için ye­ni ayak­ka­bı­la­rı ola­cak ve ça­pa­la­rın ye­ni ağız­la­rı ola­cak­tı. Hem Je­ha bü­tün ai­le­nin, hiç de­ğil­se ha­yat­la­rın­da bir de­fa ol­sun tren­le yol­cu­luk et­me­si­ni is­ti­yor­du. Şim­di­ye ka­dar sa­de­ce hi­ka­ye­si­ni duy­muş­lar­dı. Bir  pi­ton yı­la­nı gi­bi yu­var­lak ve upu­zun­muş. O, ko­ca­sı ve ço­cuk­la­rı hep bir­lik­te tre­ne bi­ne­cek­ler­di. Ne­re­ye gi­de­bi­le­cek­le­ri hak­kın­da bir fik­ri yok­tu. Fa­kat bir ke­re­li­ği­ne sa­de­ce tre­ne bin­me­le­ri ye­ter­liy­di (s. 52).

 

Ro­man­da­ki en te­mel ko­nu­ya, in­san ve do­ğa ko­nu­su­na gel­dik. Ro­man­cı, en ib­ti­dai usul­ler­le ta­rım ya­pan bir ai­le­yi an­la­tır­ken in­sa­nı en do­ğal ha­li­ne çok ya­kın bir ya­lın­lık­la çı­ka­rır do­ğa kar­şı­sı­na. Bu in­san için do­ğa, hem ha­yat kay­na­ğı olan pi­rin­cin ye­tiş­ti­ği de­ğer­li bir top­rak par­ça­sı (tar­la) hem de bu de­ğer­li ürün­le ara­sı­na en­gel­ler ko­yan, bun­la­rı aş­mak için bir mü­ca­de­le ve­ril­me­si ge­re­ken sa­vaş ala­nı­dır. El­de edil­me­si ge­re­ken, bir baş­ka söy­le­yiş­le ye­ti­şe­ne ka­dar ko­run­ma­sı ge­re­ken­le sa­va­şıl­ma­sı ge­re­ken yan­ya­na, iç içe­dir. Ye­tiş­ti­ril­me­si ge­re­ken pi­rinç­tir. Mü­ca­de­le edil­me­si ge­re­ken­ler ise çok­tur: Pi­rinç tar­la­sın­da­ki su­yun için­de ge­zi­nen ve ça­lı­şır­ken in­sa­nın ka­nı­nı emen bin­ler­ce sü­lük,  bi­raz ye­ti­şen pi­rinç fi­dan­la­rı­nı sal­dı­rı­la­rıy­la de­vi­ren sü­rü­ler ha­lin­de­ki yen­geç­ler, ol­gun­laş­ma­ya baş­la­yan pi­rinç­le­rin düş­man­la­rı ti­ak­lar -ge­lin­ce 800-1000 ta­ne­si bir­lik­te ge­len bir cins kuş-, fa­re­ler ve ya­ban do­muz­la­rı.. Son­ra ani­den bas­tı­ran yağ­mur­la­rın oluş­tur­du­ğu, tar­la­la­rı ba­san sel su­la­rı, za­man za­man or­ta­ya çı­kan ku­rak­lık. Bü­tün bun­lar­la yıl­ma­dan ve yo­rul­ma­dan mü­ca­de­le ge­rek­mek­te­dir. Ay­rı­ca za­ma­na kar­şı bir ya­rış­tır ya­pı­lan. Tar­la­nın te­miz­len­me­si, fi­de­le­rin di­kil­me­si ve di­ğer iş­ler kom­şu tar­la­lar­da­ki köy­lü­ler­le eş za­man­lı ola­rak yü­rü­tül­me­liy­di. Ak­si hal­de ge­ri­de  ka­la­nın ba­şı­na bin tür­lü fe­la­ket ge­lir­di.

Ro­man­da, in­sa­nın do­ğa kar­şı­sı­na en ya­lın ha­liy­le çı­ka­rıl­dı­ğı­na işa­ret et­miş­tik. En ya­lın ve­ya en ib­ti­dai ha­li­ne çok ya­kın olan bu in­sa­nın do­ğa­ya ba­kı­şı, ona yak­la­şı­mı­nın ta­bi ola­rak vah­şi bir ka­rak­ter ta­şı­ma­sı ge­rek­mez mi? Do­ğa­dan el­de et­mek is­te­di­ği­nin et­ra­fı­nı sar­mış olan  düş­man­la­rı öl­dü­rür­ken bir vah­şi mi­dir aca­ba La­hu­ma? Bu­ra­da üçün­cü bir un­sur gir­mek­te­dir dev­re­ye ve sa­vaş bam­baş­ka bir an­la­ma ka­vuş­mak­ta­dır. Bu üçün­cü un­sur bu in­sa­nın inan­cı­dır. Dış­tan bak­ma­ya üze­ri ve çev­re­siy­le çok ib­ta­dai bir gö­rü­nü­me sa­hip olan bu in­san­la­rın iç dün­ya­la­rı­na in­di­ği­miz za­man bü­yük bir iç eği­tim­den geç­miş, me­de­nî bir ruh çık­mak­ta­dır kar­şı­mı­za. Ger­çek ma­na­da me­de­nî bir dün­ya gö­rü­şü­ne sa­hip­tir on­lar:

Yen­geç ve ti­ak­lar da Al­lah’ın ya­ra­tık­la­rı, tıp­tı biz­ler gi­bi. Al­lah en kud­ret­li olan­dır (s. 17). Ka­nı­mı em­mez­se­niz si­zi öl­dür­me­ye­ce­ğim. Çel­ti­ği ek­tik­ten son­ra bu­ra­da su­da yü­rü­ye­ce­ğim. Ve o za­man eğer ba­cak­la­rı­ma ya­pı­şıp ka­nı­mı emer­se­niz, ka­rı­mın ka­nı­nı, ço­cuk­la­rı­mın ka­nı­nı emer­se­niz, si­zin her­bi­ri­ni­zi öl­dü­re­ce­ğim (s. 19).  Hiç­bir in­sa­na, Al­lah’ın ya­rat­tı­ğı hiç­bir şe­ye za­rar ver­mi­ye­ce­ğim. Be­nim ve ai­le­min uğ­raş­la­rı­nı en­gel­le­mi­yen hiç­bir bö­ce­ği öl­dür­me­ye­ce­ğim (s. 21).

 

Bu nok­taya gel­dik­ten son­ra, bel­ki de romanın ana mesajını özet­leyen ilk cüm­lesine göz atabiliriz: “Hayat ve ölüm, kıt­lık ve bol­luk Al­lah’ın elin­dedir.. Al­lah’ın , O, her­şeye gücü yetenin elin­de” (s. 5). San­ki yazar bu bir tek öz­lü ifadenin açılımı olarak yaz­mış­tır bu romanı.

An­cak ro­ma­nın ya­pı­sın­da dik­ka­ti­mi­zi çe­ken bir du­ru­mu da bu­ra­da açık­la­ma­dan geç­mi­ye­lim. Ro­ma­nın ba­şın­dan so­nu­na ka­dar za­man za­man Al­lah’a tes­li­mi­yet ve zor za­man­lar­da ona yö­ne­li­ne­rek ya­pı­lan du­alar­la kar­şı­laş­ma­mı­za rağ­men, ro­man­cı bun­la­rın kar­şı­lı­ğı ola­bi­le­cak hiç­bir ge­liş­me­ye işa­ret et­me­mek­te­dir. San­ki bü­tün bu yö­ne­liş­le­re rağ­men ça­lı­şan bir çark hük­mü­nü ic­ra et­mek­te­dir. Kur­tu­la­ca­ğı­na da­ir ta­şı­dı­ğı inan­ca rağ­men La­hu­ma aya­ğı­na ba­tan ze­hir­li di­ke­nin et­ki­sin­den kur­tu­la­mı­ya­rak ölür. Ka­rı­sı Je­ha, bir kob­ra yı­la­nıy­la kar­şı­laş­ma­sı­nın uzun sü­ren et­ki­sin­den son­ra (ro­man­da “yı­lan çarp­ma­sı” [s. 63] ola­rak ifa­de edi­li­yor bu), ko­ca­sı­nı kay­be­dip pi­rinç tar­la­sın­da­ki çe­tin şart­lar­la on­suz sa­vaş­mak zo­run­da ka­lır. Bü­tün bu zor­luk­la­ra, yal­nız bir ka­dın ol­ma­nın prob­lem­le­ri de ek­le­nin­ce za­ten bir şok­la ye­rin­den oy­na­mış olan ru­hi den­ge­si ya­vaş ya­vaş bo­zu­lur. Te­da­vi­ye gön­de­ri­len an­ne­le­ri­nin iyi­le­şip ge­le­ce­ği­ni uman ço­cuk­la­rın bu bek­len­ti­le­ri bo­şa çı­kar ve an­ne­le­ri ha­sat mev­si­mi­nin so­nun­da hiç bir iyi­leş­me ol­ma­dan git­ti­ği gi­bi ge­ri dö­ner. İn­san­la­rın is­tek­le­ri fark­lı fark­lı ol­ma­sı­na rağ­men ya­şa­nan ha­ya­tın ar­ka pla­nın­da iş­le­yen ve ken­di hük­mü­nü ic­ra eden bir çark var­dır. Da­ha ro­ma­nın ilk bö­lüm­le­rin­de kob­ra şo­ku­nun he­men ar­ka­sın­dan La­hu­ma bu­nu far­ke­der ve adı­nı ko­yar: “Ka­de­rin ilk dar­be­siy­di bu” (s. 35).

Şu hal­de dik­ka­ti­mi­zi çek­ti­ği­ni be­lirt­ti­ği­miz du­rum ya­za­rın yak­la­şı­mıy­la il­gi­li­dir. Ya­zar, ha­ya­tın ve ölü­mün, kıt­lı­ğın ve bol­lu­ğun o her­şe­ye gü­cü ye­ten Al­lah’ın elin­de ol­du­ğu­na, ma­dal­yo­nun ikin­ci yü­zü­nü, ölüm ve şi­fa bul­ma­yan has­ta­lık­la­rı ser­gi­le­ye­rek işa­ret et­mek­te­dir.

Şu­nu he­men be­lir­te­lim ki,  bir bü­tün ola­rak ro­ma­nı ele alıp onu yo­rum­la­ya­rak bu çı­ka­rım­la­ra ula­şa­bi­li­riz. Yok­sa baş­tan be­ri ifa­de et­ti­ği­miz gi­bi ro­man­da her­şey ken­di do­ğal­lı­ğı için­de ge­liş­mek­te­dir.  Ha­ya­tı ken­di ola­ğan akı­şı için­de tas­vir eden ro­man­cı­nın ro­ma­nın so­nu­na doğ­ru be­lirt­ti­ği gi­bi “Bu on­la­rın her za­man­ki ha­ya­tı”dır (s. 202). Mü­ca­de­le­nin son bö­lü­mü­nü üst­len­mek zo­run­da ka­lan ço­cuk­lar, bü­tün bu ka­yıp­lar­dan son­ra, bir kıs­mı­nı ti­ak­la­ra kap­tır­dık­la­rı pi­rinç­le­ri  am­ba­ra ko­ya­bi­lir­ler. Bü­tün sa­de­li­ği­ne rağ­men, ro­man­da­ki an­la­tı­mın sa­hip ol­du­ğu gü­ce işa­ret et­miş, bu gü­cün kay­nak­la­rı­nı or­ta­ya koy­ma­ya ça­lış­mış­tık. Bu­na ila­ve­ten şu­nu da be­lir­te­lim:

Ro­man­da­ki ger­çek­çi an­la­tı­mın kök­le­ri­ni ge­nel ola­rak XIX. yüz­yıl­da­ki ede­bî ge­liş­me­le­re ka­dar gö­tür­mek müm­kün­se de (Zo­la is­miy­le be­ra­ber ha­tır­la­nan na­tü­ra­list ro­ma­nın te­mel özel­lik­le­ri­ne sa­hip­tir Di­ken­den Baş­ka Mah­sul Yok) bu du­ru­mu XX. yüz­yıl için­de in­san­lı­ğın, özel­lik­le de İs­lam coğ­raf­ya­sı üze­rin­de­ki top­lum­la­rın -en azın­dan zih­nî ola­rak ya­şa­dık­la­rı- sos­ya­lizm tec­rü­be­si­ni de akıl­dan çı­kar­ma­dan açık­la­ma­nın uy­gun ola­ca­ğı ka­na­atin­de­yiz. Ül­ke­miz­de de -ede­bî yön­den çok za­yıf kal­ma­sı­na rağ­men-  ya­şan­mış olan, sos­yal ger­çek­çi  bir köy ede­bi­ya­tı man­tı­ğı­nın bir esin­ti­si his­se­dil­mek­te­dir Şah­nun Ah­med’in ro­ma­nın­da. Ha­ya­tı sür­dür­mek için ve­ri­len bü­yük bir mü­ca­de­le, fa­kir köy­lü­ler ve kö­yün zen­gi­ni.. Sos­yal ger­çek­çi köy ede­bi­ya­tı­nın öğe­le­ri mi bü­tün bun­lar? Bir ben­zer­lik var gi­bi gö­rün­me­si­ne rağ­men o şe­ma­nın ro­ma­nı de­ğil­dir, Di­ken­den Baş­ka Mah­sul Yok. Ben­de bu çağ­rı­şı­mı uyan­dı­ran ay­rın­tı­lar­dan bi­ri­ni de alın­tı­la­ya­rak bu ko­nu­yu nok­ta­la­mak  is­ti­yo­rum. Çün­ki ba­na gö­re ro­man­da­ki ana iz­lek­ler­den bi­ri de­ğil­dir :

 

Je­ha par­mak­la­rı­nı ka­lın, si­yah saç­la­rı ara­sın­da gez­di­ri­yor­du. Za­man za­man el­le­ri ba­şın­dan ku­la­ğı­na ini­yor, saç­la­rı­nın ara­sın­da bul­du­ğu bit­le­ri iki baş­par­ma­ğı­nın tır­nak­la­rı ara­sı­na ge­ti­rip kı­rı­yor­du. Ya­ra­tı­ğın kar­nı­nın pat­la­ma­sıy­la sa­çı­lan kan Je­ha’nın tır­nak­la­rı­na ya­yı­lı­yor­du (s. 6).

 

  Ro­man­da, La­hu­ma’nın ölü­me, Je­ha’nın de­li­li­ğe adım adım yak­laş­ma­la­rı çok et­ki­li bir an­la­tım­la ve­ril­miş­tir. Bu­ra­da bun­la­rın ay­rın­tı­la­rı­na in­mi­ye­ce­ğim. An­cak, en bü­yük kız Sa­nah’ın kuş­lar­la mü­ca­de­le eder­ken içi­ne düş­tü­ğü kor­ku,  kor­ku­nun me­ta­fi­zi­ği di­ye­bi­le­ce­ği­miz sı­nır­la­rın aşıl­ma nok­ta­sı­na ula­şır. Nor­ma­lin kay­be­di­le­bi­le­ce­ği teh­li­ke­li bir bo­yu­tu bi­ze his­set­ti­rir ro­man­cı:

 

Sa­nah kuş­lar­dan kork­ma­ya baş­la­mış­tı. Mi­lah da öy­le. Ti­ak­la­rın Ki­ah’a sal­dı­rıp göz­le­ri­ni  ga­ga­la­dık­la­rı­nı ha­yal edi­yor­du. Bun­la­rın ger­çek­ten ola­bi­le­ce­ği­ne inan­mı­yor­du ama, yi­ne de kuş­la­rın bu ka­dar çok olu­şun­dan do­la­yı kork­mak­tan ken­di­ni ala­mı­yor­du (s. 198).

 

Kuş sü­rü­le­ri ta­bi­at­la­rı­nın dı­şı­na çı­ka­rak in­san­la­ra sal­dı­rır mıy­dı? Yu­ka­rı­ya al­dı­ğı­mız cüm­le­le­riy­le Alf­ret Hitch­coc’un “Kuş­lar”  fil­min­de iş­le­di­ği bu ko­nu­nun ka­pı­sın­da dur­mak­ta­dır Şah­nun Ah­med.

 

 

(*) Şahnun Ahmet Dikenden Başka Mahsul Yok (Çev.:İbrahim Karagül), Özgün Yayıncılık, İstanbul Eylül l995. Yazıdaki sayfa numaraları bu çeviriye aittir.

 

  EDEBİYATIN SAKLI DİLİ- ALİM KAHRAMAN- İZ YAYINCILIK


AddThis
 

Yorumlar  

 
+2 #1 Ali Işıklı 04-07-2012 13:00
Böyle bir çalışmanın farkında olan olan arkadaşlarıma şimdiden teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Dikenden Başka Mahsul Yok kitabına gelince çok güzel ve zevkli okuduğum bir kitap.Kesinlikl e okumadıysanız şiddetle okumanızı tavsiye ederim.
Alıntı
 

Yorum ekle