Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün525
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2765
mod_vvisit_counterBu ay10357
mod_vvisit_counterHepsi582240

Kutsallıkla Halelenmiş Sekülerlik

Bugün günlük hayatımızda çokça kullandığımız fakat mahiyeti hakkında çok az şey bildiğimiz kavramlardan biridir Sekülerlik. Tanımı üzerinde dahi tam bir mutabakatın sağlanamadığı,yer yer laiklik kavramının yerine ikame bir kavram olarak kullanıldığına da şahit olunmaktadır.Oysaki bir kavramın, hele de bu kavram başka bir dilden ve kültürden ihraç edilmiş bir kavram ise ,içine doğduğu düşünsel/entelektüel zemin bilinmeden,o kavramı doğuran sosyal,siyasal,ekonomik v.s şartlar etüt edilmeden tanınması mümkün değildir.Üstelik bu kavram sekülerlik gibi kendisini dini olan karşısında konumlandıran bir kavram ise daha bir hassasiyet göstermek icap eder.Çünkü o zaman meseleyi kavramın ortaya çıktığı tarihi ve kültürel havzada dinin neye tekabül ettiği yönünden ele almak gerekecektir.Görüldüğü üzere insanın hayat algısında köklü değişikliklere sebep olan bazı kavramların mahiyeti bilinmeden ,alelade bir şekilde kullanılması ciddi sorunlara sebep olabilmektedir.

Yaklaşık 80 yıldır doğrudan sekülerleş(tiril)me süreciyle karşı karşıya bulunan Türkiye’nin, bugün gelinen nokta itibariyle bu kavramı içselleştirdiğini söylemek mümkün değildir.İslam ile hemhal olmuş bir kültürün sekülerlik kavramını bir Fransız gibi algılamasını beklemekte yersizdir.Nitekim bu coğrafyanın insanı ,Batıda olduğu gibi, sekülerliği ortaya çıkaran tarihi tecrübeyi yaşamamıştır.Fakat Cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirilen cebri sekülerleştirme faaliyetleri en azından din dilinin kamusal alandan tahliyesine sebep olmuş ve bireysel bir din algısının gelişmesine zemin hazırlamıştır.Asırlarca süren İslam ile hemhal olma durumunun bir anda ortadan kaldırılması elbette mümkün değildir.Nitekim İslam bu coğrafyada hayatın kılcallarına kadar nüfuz etmiştir.Dolayısıyla beyaz Türklerin sekülerleş(tir)me projelerinin meyvelerini vermesi için daha çok beklemeleri gerekmektedir.

Sekülerleş(tir)me süreci kendisini bariz olarak kavramlar üzerinden görünür kılmıştır.Çünkü kavramlar düşünme biçimi üzerinde doğrudan etkisi olan asal unsurlardır.Bir topluluğun düşünme biçimini değiştirmek için o topluluğun kavramlarına müdahale etmek yeterlidir.Nitekim yıllardır Türkiye de olanda budur.Din diliyle yoğrulmuş kavramların yerine rasyonel ve profan/ladini bir dil inşa edilmeye çalışılmıştır.Örneğin; ahlak yerine etik,muvaffakiyet yerine başarı,tekamül yerine gelişme,ıslah yerine reform,şahsiyet yerine birey kavramları ikame edilerek düşünme biçimleri üzerinde değişiklik yapılmaya çalışılmıştır.Dolayısıyla bugün içeriği din tarafından doldurulmuş kavramlar eğreti ve yabancı/anlaşılmayan durumuna düş(ürül)müştür.Özellikle genç kuşakların kullandığı dil göz önüne alındığında, sekülerleş(tir)me sürecinin ciddi tesirinden söz edilebilir.Ancak bu oyunun bozulması da mümkündür.Müminliğini hayatın orta yerinde icra etme mükellefiyetini kuşanmış şahsiyetlerin çabaları bu oyunu bozabilecektir.Unutmamak gerekir ki modern düşünce sekülerlikle olan yakın akrabalık bağını kullanarak, gittikçe hayatı bütünüyle kuşatma çabası içerisindedir.Modern düşüncenin tesir sahasını genişletmesi ancak din dilinin hayatın dışına çıkarılması ve/veya bireyselleştirilmesi ile mümkündür.’’Anything goes/Ne olsa gider veya her şey mubah’’ anlayışı ancak din dilinden arındırılmış yani sekülerleş(tiril)miş bir zihinle mümkündür.

Kitapla ilgili değerlendirmelerimize geçmeden önce,yazarımızın Halil Cibran’ın Ermiş adlı kitabından yaptığı alıntı ile başlamak yerinde olacaktır;

Zamanın bilgesi el-Mustafa ile Orphalese halkı arasında geçen diyalogda insanlar teker teker soru sorarlar;

El-Mitra :’Bize sevgiden söz et der’ ve el- Mustafa cevap verir.

Yine El-Mitra sorar :’Evlilik için ne dersin?’der ve el-Mustafa cevap verir.

Sonra yavrusunu göğsüne bastırmış bir kadın söze karışır: ‘Bize çocuklardan söz et’ der. El-Mustafa çocuklardan söz eder.

Sonra bir zengin söz alır ve ‘Bize vermekten söz et’ der.

El-Mustafa vermekle ilgili düşüncelerini anlatır.

Sonra han sahibi bir yaşlı söz alır ve ‘Bize yemek ve içmekten söz et’ der. El-Mustafa insanın niçin yemek ve içmek zorunda olduğunu anlatır.

Birçok kimse sevinç, keder,konut,giyim,alım-satım,özgürlük düşünce ve hırs,acı,kendini bilmek,öğretim,dostluk,söz söylemek,zaman,iyi ve kötü ,tapınmak,zevk ve güzel sözden sorarlar.El-Mustafa bunların hepsine cevap verir.

En sonunda yaşlı bir din adamı söz alarak ‘Bize dinden söz et’ der.El-Mustafa cevap verir;’Bugün ben size dinden başka bir şeyden söz ettim mi ki?

Bu hikaye aslında sekülerleşmenin serencamını çok güzel özetliyor. Ancak biz yine de yazarın kavramsallaştırmalarını ve düşüncesini ifade ediş tarzını- arada kendi yorumlarımızı da katarak -ifade etmeye çalışacağız.

Kitap ; a) Seküler Dünyada Din b)Dindarlığın Modern ve Postmodern Yüzleri c)Sekülerleşme Sürecinde Kadın ve Aile başlıklarında üç ana bölümden müteşekkildir.Bölümler ayrıca kendi içlerinde çeşitli başlıklarla da açıklanmış.

Kitabın girişinde bir tarih okuması yapılarak İslam dünyasının(Müslümanların) durumu ve  tarih içerisindeki geçirdiği evreler değerlendirilerek bugün gelinen nokta itibariyle Müslümanların varlığının neyi ifade ettiği ve dünyanın İslam toplumlarına ve İslam dinine bakışının hangi mahiyette olduğu değerlendirilmiştir.

1979 da İran’da gerçekleşen İslam devrimi tüm dünyanın  dikkatini bir anda bu coğrafyaya çekmiştir.Fransız İhtilali’nden sonra sürekli olarak tarihin statikliğine vurgu yapan,liberal ve demokratik değerlerin insanlık tarihinin son durağı olduğu tezlerini olgunlaştırmaya çabalayan Batı dünyası, İslam’ın 20.yüzyılda bir toplumu harekete geçirerek demokrasi,liberalizm,sekülerlik v.s modern argümanlar karşısında, özgün ve özgür bir şekilde, mensuplarına bir hayat algısı,bir mefkure ve bir ülkü aşılayan yönünü fark etmiştir.

1990’lı yıllar ,yani yanıltıcı soğuk savaşın sona erdiği ve tehlikenin renginin kırmızıdan yeşile döndüğü dönemler, tüm dünya Müslümanları için oldukça sancılı bir sürece işaret eder.1.Körfez savaşıyla coğrafyamızın kalbine daha bir yerleşen batı emperyalizmi,Cezayir’deki kıyam hareketini yerli cuntalarla işbirliği yaparak oldukça kanlı bir şekilde bastırmıştır.Ardından Avrupa’nın orta yerinde ,Bosna’da, yapılan katliama sessiz kalınarak yeni konseptin İslam’la/Müslümanlarla savaş olduğu gerçeği bir kez daha teyit edilmiştir.Dünyanın şuan ki şeklini alması için mürettep/tertip edilmiş olan 11 Eylül saldırıları, İslam’ın/Müslümanların dünya sahnesinden bir daha geri dönmemek üzere kovulması amacına matuftu.

Kitabın bizce en önemli özelliği, sekülerlik kavramının tanımı ve değerlendirmesi ile sekülerliğin hangi argümanlar ve tavırlarla hayatımıza girdiği yönündeki yaptığı tespitlerdir.Yazarın ifadesiyle, İslam dünyası tarihte karşılaştığı tüm birikimleri kendi öncülleri ile yeni bir okumaya tabi tutmasını bilmiştir.Yani Müslümanlar karşılaştıkları her durumu dinlerinin yegane doğru olduğu bilinciyle değerlendi.Hakikati temsil eden tarafın kendi tarafı olduğunun idrakindeydi.Hiçbir zaman muhatabı için acaba bunun dini benimkinden daha hayırlı yada doğru olabilir mi düşüncesine kendisini kaptırmadı.Her halükarda özne olarak varlığını muhafaza etti.Bugünün müslümanında ki en temel eksikliklerden biri ve belki en önemlisi budur.Günümüz müslümanının dinine olan güveni çok ciddi boyutlarda zedelenmiştir.İslam’ın bugün yeniden hayat sahasına çıkabilmesi için,evvela bu dinin mensubunun özne olduğuna,hak ve hakikati temsil ettiğine ve dünyada İslam’dan gayrı bir hakikatin olmadığına kendisini inandırması gerekmektedir.Oysaki bugün İslam’ın insanlığı idare edemeyeceği,hayatı tüm vecheleriyle kuşatamayacağı,modern ve post modern argümanları reddederek yeni bir dünya inşa edemeyeceği,liberal ve demokratik sistemlerin bugünkü modern toplumlar için yegane kurtarıcı olduğu gibi kanaatler artık Müslümanlar tarafından da dillendirilmeğe başlanmıştır.

Yazarın eserinde tanımladığı sekülerlik ; Samuel Johnson tarafından 1755’te ‘dünyaya ait kılmak’ olarak tanımlanmış ve bu mana 18.yy baskın hale gelmiştir.Daha sonraki süreçte ise sekülerlik; sanat,edebiyat,eğitim,felsefe,ahlak ve genel kültürde dinin etkisinin azalışını ifade eder.Din dilinin hayattan uzaklaştırılması olarak adlandırılabilecek olan bu sürecin,Batı dünyası açısından oldukça büyük bir önem arz ettiğini ifade etmek zorundayız.Çünkü Batı’nın tarihinde din,özellikle ortaçağ boyunca,statükonun muhkemleştirilmesi ve zenginleşme aracı olarak kullanılmıştır.Dolayısıyla bir batılı için din dilinin hayattan uzaklaştırılması din merkezli statükonun reddi anlamına gelir.Batılı zihinle düşünen bir birey dini her zaman için-tarihi tecrübesinden dolayı- insanı sömürme ve statükoyu muhkemleştirme aracı olarak hatırlar.Nitekim bu tarihi mirastan haberdar olan Marks, dini kitlelerin afyonu olarak nitelendirmiştir.

Bizi burada asıl ilgilendiren husus, sekülerliğin Müslüman zihinde bulduğu makestir. Tarihsel olarak kilise ile çatışmanın neticesinde ortaya çıkmış olan sekülerlik ,geçirdiği evreler ve gelinen süreç itibariyle kazandığı anlam olarak ,İslam ile hiçbir zeminde bağdaşamamasına ve hatta çatışmasına rağmen ,farkında olarak veya olmayarak ,Müslümanların hayatlarında ciddi olarak yer etmiştir.Sekülerlik modern düşünce ile olan yakın akrabalık bağını kullanarak Müslümanların hayatlarını adeta bir ahtapot gibi sarmıştır.Bu noktada, Müslümanların şu soruları kendilerine sormaları elzemdir:Dini yalnızca manevi bir tatmin vasıtası olarak gören ve ancak belli zamanlarda ve belli mekanlarda icra edilen birtakım ritüellere indirgeyen bir anlayış sahih İslam inancıyla bağdaşır mı? İslam dini hayatın kamusal-özel, dini-profan, dünyevi-uhrevi gibi parçalanmasına müsaade eder mi?İbadet nedir?Müslüma’nın ev,okul,çarşı-pazar,iş v.s alanlarda, her alana ait ayrı bir değer sistemi/klavuzu olabilir mi?Tevhid nedir?Dindarlık kendisini göstermeli midir? Yoksa gizli mi yaşanmalıdır? Maruf olanı emretmek ve münker olandan nefyetmek farziyyeti neyi ifade ediyor ve kimleri bağlıyor?Müslümanlar olarak birbirimize karşı sorumlu muyuz?Yoksa her koyun kendi bacağından mı asılır?

Yukarıdaki sorulara vereceğimiz cevaplar sekülerleşip sekülerleşmediğimizin önemli bir işareti olabilir.

Yazara göre sekülerliğin bir başka boyutu da yer yer  post-modern kültürle işbirliği yaparak bu kültürün özellikle zaman algısı üzerinden bir yönlendirme  girişiminde bulunmasıdır. Bilindiği gibi post modern kültür zamanı parçalara/’’an’’lara ayırıp her ‘’an’’ için ayrı bir kılavuz ve rehber sunarak, aslında insan hayatına yekpare bir şekilde yön/istikamet verilemeyeceğini zihinlere zerk etmek istemektedir. Hayat ‘’an’’lara ayrıldıktan yani hayattaki tevhit bozulduktan sonra –tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden-burada şirkin en sinsi ve zehirli yüzü temayüz etmektedir.Birden fazla hayat ve birden fazla klavuz/rehber anlayışı modern düşüncede içkin olduğundan,tek bir belirleyen/yönlendiren ve tek bir hayat algısı,tevhit, burada anlamsız kalmaktadır.Oysa ki müminlik tam da bu noktada yani hayatın her vechesinde tek bir rehberliği kabul etme hassasiyetinde tebarüz eder. Dolayısıyla şirkin kendisini en fazla post-modern kültür üzerinden meşrulaştırmaya/kanıksatmaya çalıştığı gerçeğini artık daha sesli olarak dile getirmek durumundayız.

Bugün, 7.yüzyılda olduğu gibi taştan tahtadan putlar yapılarak bu putlara saygı ve tazimde bulunulmuyor. Dolayısıyla şirki sadece somut nesnelere-taştan,tahtadan yapılma putlara-tapınma üzerinden tanımlayacak olursak,bugünün şirkini açıklamakta zorluk çekeriz.İçinde yaşadığı döneme/çağa şahitlik yapmak gibi esaslı bir görevi bulunan Müslüman şahsiyetin, şirkin bu yüzyılda kendisini hangi argümanlar ve eylemler ve hangi düşünce/fikir üzerinden ifade ettiğini tespit etmek gibi bir esaslı bir görevi vardır.

Hayatın tevhidi yönü bozulduğunda din ,belli alanlara hapsedilen bir ritüeller sistemi veya bir tatmin vasıtası haline gelecektir. Çünkü o dinin mensubu kendisini iş hayatında farklı, ev hayatında farklı,çarşı ve pazar hayatında farklı bir kurallar ve değerler manzumesi karşısında bulacaktır. Sokağın dayattığı kültür ile dininin öğretileri çatıştığında,dışlanmamak için, sokağın argümanlarına göre hareket edecektir.

İslam’ın helal-haram gibi sınırları belli olan öğretisi karşısında post-modern düşünce gri alanlar ihdas ederek aslında böylede olabilir mantığı çerçevesinde esnetme politikası işleterek dini olanın laubalileştirilmesine çalışmaktadır. Son yıllarda televizyonlarda uzman sıfatı adı altında konuşan kişilere ve konuşulan konuların mahiyetine bakıldığında mesele daha iyi anlaşılacaktır. Herkes yaşamında özgürdür, kimse kimseye karışmamalı,herkesin tercihine saygı duyulmalı,onu da aramızda tolere edebilmeliyiz ,hoşgörülü olmalıyız,günah işleme özgürlüğü de olmalı v.b.gibi argümanlar üzerinden, haramları görünür kılma çabalarının post modern kültürle ve seküler zihinle ilintili olduğunun fark edilmesi gerekiyor 

Helal-haram arsındaki çizginin ortadan kaldırılarak gri alan ihdas etme eylemi, beraberinde İslam’ın yaşam pratiği olan sünnetin de ilgili ilgisiz kişiler tarafından alelade bir şekilde sorgulanmasına, sünnetin özellikle ahlaka/hayata taalluk eden boyutunun tartışmaya açılmasına ve tarihselcilik zaviyesinden güya önem atfediliyormuş gibi yapılıp , son kertede bugüne hitap edemiyor düşüncesiyle gündem dışına atılmasına yol açtı.Dolayısıyla bugün artık sünnet denildiğinde toplumsal hayatı şekillendiremeyen,cemiyet hayatını etkilemeyen sarık sarma,misvak kullanma,yemeğe tuzla başlama gibi bazı etkisiz eylemler anlaşılmaya başlanmıştır.

Sonuç olarak sekülerleşmenin karşısında esaslı bir duruş sergileyebilmenin yolunun takvayı görünür kılmaktan geçtiğini belirtmek isteriz.Takvayı görünür kılmanın ise sünnetin ahlaka/hayata taalluk eden yönünün yaşamsallaştırılması olduğunu bilmeliyiz.Din dilinin hayattan çıkarılması demek olan sekülerizmin, dinin hayatın tüm vechelerini kuşatacak bir şekilde yaşanması ile bozguna uğrayacağına inanmalıyız.Mustafa TEKİN’in bu eseri bu yönüyle okunmaya değer bir kitap.

 

Vesselam….


Not:Bu yazı Dünya ve İslam Gazetesi'nin Haziran-Temmuz-Ağustos sayısının kitap fikir ekinde ''Sekülerizme Giydirilmeye Çalışılan Kutsallık Gömleği'' başlığıyla yayınlanmıştır.

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 


AddThis
 

Yorum ekle