Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün302
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta2685
mod_vvisit_counterBu ay11084
mod_vvisit_counterHepsi550233

Seküler Muhafazakarlık-IV

Antik Yunan Medeniyeti üzerine oturan Pagan Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi neticesinde ortaya çıkan laik-dindar ayrımının kökleri Aristo’ya kadar uzanmaktadır. Aristo’nun kozmolojisinde evren ay-altı ve ay-üstü evren olarak ‘’ayrılmış’’,ay-üstü olarak tabir edilen evrenin maddi olmayan,lahuti ve fesada uğramayan;ay-altı alemin ise oluş ve bozuluşa konu olan düşük,sufli ve organik evreni temsil ettiği ifade edilerek evrenin bir bütün olarak değil dikotomik bir niteliğe sahip olduğu iddia edilmiştir.Hıristiyan dünyasının müslüman mütefekkirler aracılığıyla tevarüs ettiği Aristo’nun bu dikotomik evren tasavvuru,daha sonra din-devlet,madde-ruh veya ruh-beden,dünyevi-uhrevi,kamusal-özel gibi ayrımlara da kaynaklık etmiştir.

Aristo’nun deist mantığı gereği ay-altı evren tanrısal müdahaleden bağımsız olarak hareket etmektedir.İlk muharrik güç olarak tanrı evreni harekete geçirmiş ve artık sadece fiziksel yasalar itibariyle değil sosyal hayatın şekillendirilmesiyle alakalı olarak ta müdahale etmemektedir.Allah’ı alemlerin rabbi-terbiyecisi,yetiştiricisi,var edicisi-olarak adlandıran Kur’anın ilah ve rab anlayışıyla bağdaşmayan Aristo’nun bu deist ve pasif tanrı anlayışı daha sonraları ilahi olan ve olmayan ayrımına önemli bir esin kaynağı olmuştur. 

Bu kozmik anlayışın tabi neticesi olarak Aristo faal akıl kavramsallaştırmasını ortaya atarak hakikatin bilgisine ancak faal akılla irtibata geçmek suretiyle ulaşılacağını iddia etmiştir.Aristo’nun faal aklı ay-üstü evrende yer almaktadır.Işık ile görme duyusu arasındaki ilişki üzerinden iddiasını ispatlamaya çalışan Aristo, nasıl ki ışık olmadan görme mümkün değilse faal akılla temas kurmadan da hakikate ulaşmak mümkün değildir tezini öne sürer.Aristo’nun hakikatin bilgisine ay-üstü evrende ulaşılabileceği kanaati onun gerçek bilginin ilahi menşeli olduğuna dair inancının bir göstergesi sayılabilir.Ancak tanrının aşkınlığını gerekçe göstererek sufli olan ay-altı evrenle ilgilenmeyeceği kanaati Kuran’ın ‘’alemlerin rabbi’’tanımıyla örtüşmemekte hatta ‘’şirk’’ içermektedir.Nitekim Gazali’nin Aristo’nun tanrı ve evren tasavvurunu mahkum etmesinin sebebi de ‘’tevhidi’’zedeleyen bu ‘’ayrımlı’’ düşüncesidir.

Bilginin elde edilmesinde aklı merkeze alan ve ampirik tecrübeyi önceleyen aydınlanma düşüncesi evrenin ve insanın otonomluğu hususunda her ne kadar Aristo’dan istifade etmiş olsa da onun hakikatin bilgisinin ilahi kökenli olacağı anlayışını saf dışı bırakarak hakikatin yalnızca akılla bilinebileceği tezini işlemiştir.Bilginin ilahi tabiatından arındırılması/sekülerleştirilmesi,kadim gelenekte canlı/organik ve tanrının emaneti olarak görülen tabiata her türlü müdahalenin meşru olduğu bir düşünceyi beslemiştir.Bilim devriminin önemli simalarından kabul edilen Bacon,bilginin amacını doğaya hükmetmek ve onu kontrol altına almak olarak ortaya koymuş ve tabiatın sırlarına ulaşmak için ona işkence etmekte dahil her türlü müdahaleyi meşru görmüştür.Bilim devrimine kadar evreni anlamak,bilgelik,tanrıya yaklaşmak ve tabiatla uyum içerisinde yaşamanın aracı olarak kabul edilen bilgi,artık‘’güç’’olarak tanımlanmıştır.Bugün bilimsel ve teknik anlamda varlığın fıtratının değiştirilmesine kadar varan çılgınlık halinin, Bacon’un açtığı bu ampirik ve cebri bilgi edinme yolunun bir neticesi olduğu unutulmamalıdır.

Kilisenin Ortaçağ boyunca kendisini statükonun yanında konumlandırması ve hatta kendi statükosunu oluşturması,dini bir zenginleşme aracı olarak kullanması ve ruhbanlığın giderek sapkın bir hal alması sekülerliğin en önemli besin kaynağı olmuştur.Antik Yunan mitolojisinde tanrılarla savaşarak aydınlatıcı bilgiye ulaşan Prometeus temsili bilim devrimiyle birlikte Batının insan algısını/hümanizmi oluşturmuştur.Tanrısal olan ne varsa mücadele edilecek/savaşılacak olarak görülmüş ve din dilinin hayatın her aşamasından çıkarılması süreci böylece hızlanmıştır.

Sekülerliğin bilim devriminin sonrasında,1755’te, Samuel Johnson tarafından ‘’dünyaya ait olmak’’ şeklinde tanımlanması ve daha sonra bu tanımlama çerçevesinde sanat,edebiyat,eğitim,felsefe,ahlak ve genel kültürde dinin etkisinin azalışını ifade etmesi bu bağlamda önemlidir.(Tekin,2011)Din dilinin hayattan uzaklaştırılması ve bireysel alana hapsedilmesi olarak adlandırılabilecek olan bu sürecin,Batı dünyası açısından oldukça büyük bir önem arz ettiğini bilmek gerekiyor.Aklın merkezi rol oynaması rasyonelleşmenin hızlanmasını sağlamıştır.Weber’e göre Batı toplumları büyü ve doğa–üstü güçlerden yakasını kurtararak rasyonelleşmiştir.(Duran,1997)Çünkü Batı’nın tarihinde din,özellikle ortaçağ boyunca,kilise merkezli statükonun muhkemleştirilmesi ve zenginleşme aracı olarak tebarüz etmiştir.Dolayısıyla bir batılı için din dilinin hayattan uzaklaştırılması ve bireyselleştirilmesi din merkezli statükonun reddi anlamına gelir.Batılı zihinle düşünen bir birey dini her zaman için-tarihi tecrübesinden dolayı- insanı sömürme ve statükoyu muhkemleştirme aracı olarak hatırlar.Nitekim bu tarihi mirastan haberdar olan Marks, dini kitlelerin afyonu olarak nitelendirmiştir.

Tanrının hakkı ve Sezar’ın hakkı şeklinde sembolize edilen sekülerlik, dine ait olanla dünyaya ait olanın farklı zeminleri olduğundan hareketle dini olanın ancak kişisel manevi bir enstrüman olabileceği ve kurumsal olarak kalması gerektiğini,insanın toplumsal bir varlık olarak mevcudiyetinin sağlıklı temeller üzerine oturtabilmesi için kendisini ilgilendiren her alanda dini olanın dilini kullanmaması gerektiği gerçeğini tazammun eder.Dini olanın toplumsal olandan dışlanması doğal olarak siyasi,ictimai, hukuki,iktisadi tüm alanların din dilinden soyutlanmasını da beraberinde getirmiştir.Bugün batı dünyası olarak tanımlanan yer sekülerlikle birlikte aklın egemenliğini/mutlaklığını kabul eden ve hayata ait her ne söylenecekse bunu din dilinden bağımsız olarak söylemek gerektiğine inanan bir coğrafyadır.Bu durum post-modern olarak adlandırılan yeni süreçte de gerçekliğini muhafaza etmektedir.

Post-modernite,modernite de olduğu gibi zaman algısı üzerinden kendisini konumlandırmaktadır.Zamanı parçalara/’’an’’lara ayırıp her ‘’an’’ için ayrı bir kılavuz/rehber tayin ederek ve çoğunlukla bu kılavuz/rehberleri ‘’heva’’nın emrine vererek, aslında insan hayatına yekpare bir şekilde yön/istikamet tayin edilemeyeceğini zihinlerimize zerk etmek istemektedir. Hayat ‘’an’’lara ayrıldıktan ve hayattaki ‘’tevhit’’ bozulduktan sonra –tabiat boşluk kabul etmeyeceğinden-burada şirkin en sinsi ve zehirli yüzü temayüz etmektedir. Heva’nın yönlendirmesi altında birden fazla hayat ve birden fazla kılavuz/rehber anlayışı post-modern düşüncede içkin olduğundan,tevhidin emrettiği tek bir belirleyen/yönlendiren ve tek bir hayat algısı zedelenmektedir.İnsan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatın teşekkül ettirilmesi için, ilahi bilginin mutlaklığına ram olmanın gerek ve yeter şartı olan tevhit, modern ve post-modern süreçlerin her ikisinde de içkin olan aklın mutlaklığı ilkesini reddederek kendine münhasır bir hayat algısı inşa etmektedir.Mü’minlik tam da bu noktada yani hayatın her veçhesinde tek bir rehberliği kabul etme hassasiyetinde tebarüz eder. Dolayısıyla şirkin kendisini en fazla post-modern kültür üzerinden meşrulaştırmaya/kanıksatmaya çalıştığı gerçeğini artık daha sesli olarak dile getirmek durumundayız.

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle