Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün527
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2767
mod_vvisit_counterBu ay10359
mod_vvisit_counterHepsi582242

Müstağniliğin Panzehiri Tevhid-II

Tuğyan içerisindeki insanın ancak tanrının rehberliğine boyun eğerek yani ‘’kul’’ olduğunu kabul ederek varlığını anlamlandırabileceği; akıllı olmasının onu mutlak anlamda özgür yapmadığı; aklıyla iyi-kötü,faydalı-zararlı vb.olguları fark edebileceği ve hem kendisini hem de Rabbini tanıyabileceği;dolayısıyla varoluş sancısını giderebilmesi için kendisini en iyi tanıyana ram olması gerektiği hakikati bugün kendisini barizleştirmek zorundadır.Otonom insan düşüncesinin mevzi kazanmasının neticesidir bugünkü dünyanın hali.Ancak insanlığın bugün içine düştüğü buhran hali,varlığın ifsadı,evren üzerinde kurulmaya çalışılan tahakküm ve nihai kertede post-modern akımla birlikte hakikatin bilinemezliği ve herkese özel bir hakikat telakkisi göstermektedir ki insanı aklıyla baş başa bırakanlar yeryüzü cenneti oluşturmayı hedeflerken,insanın ve evrenin ifsat olmasının yolunu açtılar.Rabbinin emrine karşı geldiği için kovulduğu dünyada yaşadığı korku ve ıstırabı iman/emniyet/güven kalesine sığınarak giderebilecek olan insanoğlu, ne yazık ki kalesini kendi elleriyle yıkmaktadır.Otonomlaşan insan davet ettiği belalar içerisinde yüzmekte ve bir çıkış aramaktadır.

Şimdilik kurtuluşu post-modernitede bulduğunu zanneden insan,bu sürecin bir zamanlar sığındığı modernizm limanından sadece şekil itibariyle farklı olduğunu  en kısa sürede fark edecek.Post-modernizmin herkese mavi boncuk dağıtan yönü onu şimdilik güvenli bir limanmış gibi gösterse de insanın varoluş sancısına cevap üretemeyişi ve insanı kendi acizliğiyle baş başa bırakarak adeta ona tanrı muamelesi yapması çok daha büyük buhranların habercisidir.Böyle bir dünyada yaşama/var olma imtihanıyla yüzleşen Müslümanların umut olmaları ve umudun dilini tevhit mefkuresi bağlamında temsil etmesi gerekirken bu süreci zımnen kabullenmiş görünmeleri ise ciddi bir kimlik krizinin habercisidir.Orijinalitesi tahrif edildiği için hermenötik çabalarla anlaşılmaya çalışılan Hıristiyanlığın bilim devrimiyle yaşadığı travma ve kabullendiği yenilgi onu folklorikleştirirken,Yahudilik nasyonalist bağlamından dolayı evrensel dil oluşturamazken;insanlığın son kalesi olarak aziz İslam dini kalmıştır. 

Literatüre aydınlanma olarak giren süreç aslında yukarıda ifade etmeye çalıştığımız aklın mutlaklaştırılmaya çalışıldığı zaman dilimini ifade eder.Tabiata karşı mütehakkim bir tavrın geliştirildiği bu süreçte tanrı,insan zihninin bir ürünü olarak telakki edildiğinden hayatın dışına itilmiştir.Antik Yunan düşüncesindeki tanrıyla savaşarak bilgiye ulaşan Prometeus,aydınlanma sürecinin insan telakkisinde oldukça önemli bir rol oynamıştır.Hümanizm de bu düşüncenin bir yansımasıdır.İnsanı hakikatin yegane ölçüsü yapma arzusunun bir neticesi olarak hümanizm antroposantrik/insan merkezci bir mahiyete sahiptir.Bu algı ortaçağ katolisizminin tahakküm altına aldığı insanı yeniden özneleştirmek ve fakat bu sefer bütün bağlardan,en önemlisi de tanrı bağından,azade hale getirmek isteyen bir algıydı.İnsanı evrendeki varlıklar arasında müstesna bir yerinin olmasından dolayı onun hürriyetinin sağlanması ve olgunlaşması olarak tanımlanan hümanizm Antik Yunan’da ki gök ve yer/tanrı ve insan çatışmasının ürünüydü.Hıristiyanlığın doğuştan günahkar insan algısının  hümanizmi besleyen en önemli argüman olduğunu unutmamak gerekir.Nitekim ortaçağ boyunca sadece din adamları sınıfı tanrının lütfuna mazhar olmuş ve diğer insanlar da şayet kurtuluş istiyorlarsa din adamlarının rehberliği sayesinde felaha mazhar olmuşlardır.Aydınlanma ile tebarüz eden hümanizmin gerek Marksist düşünce de gerekse kapitalist düşüncede egemen olması ise dikkate değerdir.Birbirinin zıddı gibi görünen bu iki ideolojinin de insanı tanrılaştırmak istemesi dikkate değerdir.İslam’ın Allah’la barışık,kendisine bütün isimlerin öğretildiği Adem’i ile Hıristiyanlığın doğuştan günahkar insanı arasındaki fark hümanizmin neden İslami olamayacağının da işaretidir.Dolayısıyla bugün bazı aklı evvellerin İslam’ı ve Müslümanları hümanist göstermeye çalışması en hafif deyimiyle cehalettir. 

İbn-i Rüşd ve Gazali’nin argümanlarını kullanarak ve fakat onları sekülerleştirmek suretiyle hareket eden aydınlanma filozofları, hassaten Gazali’nin dini-dünyevi ilimler tasnifini fizik-metafizik ve numen-fenomen ayrımına gerekçe kılmak suretiyle tanrı ile ilgili olan her ne varsa metafiziğin konusu yaparak insanı maddi alemin yegane hakimi kabul etmişlerdir.Tanrı,maddi alemin dışına itildiğinde tabii olarak bu alemin efendisi insan olmaktadır.Gazali de belirginleşen dini-dünyevi ayrımı, dönem itibariyle Müslüman dünyaya sirayet etmiş Aristocu düşünme yönteminden İslam hikmetini arındırma çabası olsa da(Bulaç,2000:170),Gazali’den sonrakilerin uygulamaları Müslümanlar arasında dünyevi ilimler olarak tarif edilen fizik,matematik,kimya,coğrafya v.s alanlarda durağanlığı beslemiş ve sadece dini ilimler alanındaki çalışmalarla yetinilmiştir.Tanrısal iradeden bağımsız olarak telakki edilen maddi alemin otonomlaşmış insanın eline verilmesi, evrene tahakküm etme sürecinin de başlangıcı olmuştur.Artık insan merkezli hakikat algısı yegane hakikat olarak kendisini barizleştirmektedir.Bunun tabi neticesi olarak ortaçağın bilgi tekelini elinde tutan kilise ve din adamları yerlerinden edilmiş,onlardan doğan boşluğu ise bilim adamları ve üniversiteler doldurmuştur.

İlerleme, tersinmez zaman algısı,değişim,gelişim,evrim gibi kavramları merkeze alan aydınlanma düşüncesi, insanlık tarihini de doğrusal bir hareket içerisinde konumlandırarak geleneği,aslında dini,ret üzerine kuruldu.Bu ret insanı kadim kültüründen koparma ve bir yeryüzü cenneti inşa etme amacı taşıyordu.Gök ile olan bağı koparılan insan elbette ki yer de kendine uygun bir cennet inşa etmeliydi.Bu cennet ise gelecekteydi.Dolayısıyla geçmiş her zaman için bugünden geri,gelecek ise hem bugünden ileri hem de daha iyiydi.Tarih bilimi de bu tasniften nasibini almış ve ilkellikten medeniliğe doğru ‘’ilerleyen’’ bir süreç olarak tavsif edilmiştir.Gelenekle/kadim kültürle bağı koparılan insan modern paradigmanın esiri olmaya başladı.Geleneğin değer verdiği aile,aşiret,kabile,cemaat bağları da zayıfladığı için insan savunmasız olarak ulus-devletlerin avı durumuna getirildi. Artık insan hem daha rahat kontrol edilebilmekte hem de daha kolay yönlendirilmektedir. Bu süreçte insan, özgür olduğu yanılgısıyla her yeni güne bağımlılık mahkumu bir varlık olarak uyandı.Ürettikleri kendisini esir aldı ve kainatın bu an aziz varlığı zillete düçar oldu.Tek bir ilaha kul olmayı nefsine yediremedi, ancak kendisi için üretilen onlarca puta ram olmayı özgürlük zannetti. 

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle