Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün524
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2764
mod_vvisit_counterBu ay10356
mod_vvisit_counterHepsi582239

Müstağniliğin Panzehiri Tevhid-VII

Tevhit eksenli düşünüşte dini-dünyevi,dünyevi-uhrevi,ruh-beden,kamusal-özel ayrımları anlamsızdır.İnsan hayatında dinin müdahale sahasına girmeyen hiçbir alan olmadığı için dini-dünyevi ayrımı da kabul edilebilir değildir.Din, hayatın her veçhesinin ilahi rızaya muvafık eylemliliklerle kuşatılmasını salık veren ahlaki değerler sisteminin adıdır.Bundan dolayı dini-dünyevi ayrımıseküler bir ayrımdır.Sekülerlik ise Allah’ın müdahil olmadığı alanlar ihdas etme çabasının bir ürünü olduğundan,İslami literatürde ‘’şirk’’ kavramına karşılık gelmektedir.Allah alemlerin rabbi/yetiştiricisi/terbiye edicisi,ilahı/hakimi ve insana şah damarından daha yakın olduğundan onun müdahil olmadığı bir alan tasavvur etmekte imkansızdır.Tevhit aynı zamanda dünya ile ahireti birle(ştir)mektir.Çünkü Dünya ahireti,ahiret ise dünyayıetkilemektedir.Dünya ahireti etkilemektedir; zira İslam’ın insanı dünyada yaptıklarıyla ahiretini ya mamur ya da mahv edeceğini bilir.Dolayısıyla ahirette nasıl karşılık bulacağını düşünerek de dünyada eylemde bulunur.Bu nedenle dünya ve ahiret birbirini karşılıklı olarak etkileyen bir pozisyondadır.Binaenaleyh Müslüman kişi dünyayı olumsuzlamaz.Çünkü azığını burada hazırlamaktadır.

 

Kamusal-özel ayrımı da bu bağlamda değerlendirilebilir.Bu ayrımdan kasıt kamuya/topluma ait olanla,insanın bizzat kendisine ait olan alanlar ihdas etme ve her iki alanı ayrı paradigma/değerler sistemi bağlamında değerlendirerek insanı şizofrenik bir varlık haline getirmektir.Mekanın mülkiyetinin tanrıdan alınması anlamına gelen bu ‘’ayrımlı’’düşünüş,tanrıdan boşalttığı bu alanda devleti ve insanı konumlandırmaktadır.Göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğu Allah’ın mekan üzerindeki tasarrufunun kabul edilmediği bu telakki ‘’mustağnilik’’tavrını beslemektedir. Bu tavrın neticesinde Kamu, tayin edici/norm koyucu pozisyona getirilmiş olmakta,kamu yararı ise adeta tanrı buyruğu gibi görülmektedir.Artık kamu denen şey neyi arzuluyorsa onu yapabilmektedir.Velev ki arzuladığı fahşa ve münker olsun… 

Had bilmezliğin müstağnilik tavrını beslediği hakikati bizzat aziz kitabımız tarafından beyan edilmektedir. Müstağnilik insanın kendisini yeterli görmesi, Allah’a bağımlı oluşunu unutmasıve bu sebeple azgınlaşması demektir.Müstağni kavramıyla bağlantılıolarak (T-Ğ-Y) kökünden gelen kavramları açıklarken Rağıb el-İsfehani; azgınlaşma,haddi aşma,taşkınlık etme,azma gibi anlamlar eşliğinde Kur’an’dan aşağıdaki örnekleri verir.

Naziat suresi 10.ayette’’Firavuna git;çünkü o azdı(teğa)

Alak suresi 6-7.ayetle ‘’Hayır gerçekten insan azar(yetğa).Ne zaman kendini yeterli görse(müstağni/istiğna)

Şems suresi 11 ayet ‘’Semud kavmi azgınlığı(teğva) yüzünden hakkı yalanladı’’

 

Hakka suresi 11.ayet ‘’Sular azgınlaşınca(teğa) biz sizi gemide taşıdık’’

Tevhit,mustağnilik taslama temayülü bulunan insanı her daim Allaha bağımlı olduğu gerçeğini izhar ederek evvela insanı kendisinden/nefsinden ardından da diğer insanları azgınlaşma tehlikesi bulunan bu varlıktan korumaktadır.Yani tevhit insanla-insan,insanla-evren ve insanla-Allah arasına bir ‘’sınır/had’’ çizmektedir.Bu sınırın ihlali durumunda ortaya çıkabilecek durumlarla ilgili muhatabını uyararak ‘’sınır ihlali’’yapmamasını yani haddini/hududunu bilmesini salık vermektedir.Devlet otoritesini,Hegel’den mülhem, adeta tanrısal bir erk olarak görmenin sonucu olarak kamusal-özel ayrımı hayatı parçalamakta ve her parçaya ayrı bir norm koyucu tayin etmektedir.Özel alanın tayin edicisi/tanrısı insan,kamusal alanın ise devlet olmaktadır.Özellikle demokratik teamüllerin geçerliliği çerçevesinde anlam kazanan kamu yararı,modern ulus-devlet formlarının,ister kapitalist ister komünist olsun,hemen hepsinde ortaktır.Kamu yararı,aslında ulus-devlet formunun korunması ve tanrının tayin edici yönünün reddi anlamına gelmektedir.  

Tevhidin birleme ilkesi bu alanda da ayrımlı düşünmeyi reddeder.İslam’ın insanı kamu ve özel ayrımı yapmaksızın hayatın her alanında Müslümanca yaşamanın gerekliliklerine göre hareket eder.Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız üzere insan hayatında dinin müdahil olmadığı hiçbir alan olmadığından özel ve kamusal ayrımı da Müslüman için anlamsızlaşmaktadır.Müslümanların,hayatı şekillendiren ve kamuya rengini veren cami/mescit eksenli yaşantıları,hem özel alanlarında hem de kamuda sorumluluk bilincinin en üst noktada tebarüz etmesini sağlar.Toplum olarak değil cemaat olarak Müslümanlar dinamik ve organik yapılarıyla birbirlerine karşı sorumlu,maruf olanı emreden ve münker olandan nehyeden muvahhit bilinciyle hayatı imar ederler.Toplum kavramının bir arada yaşamaya ve belirli hedefleri gerçekleştirmeye karar vermiş;aynı tarihi ve kültürel geçmişe sahip ‘’bireylerden’’müteşekkil bir yapı olduğu gerçeği hatırlandığında,Müslümanların neden cemaat olmaları gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.Toplum bağının oluşmasında aynı tarihi ve kültürel geçmiş önemliyken,cemaat bağı için aynıdine/itikada mensup olmak yeterlidir.Toplum,kendisiyle aynı tarihi ve kültürel geçmişe sahip olmayanları ayrıştırırken, tevhit mefkuresi muhatabını,ümmet perspektifiyle inşa eder.Bu perspektife göre iman bağı bütün bağların fevkindedir.Bu yüzden Müslümanlar kendilerini herhangi bir yerelliğe mahkum edemezler.Çünkü cemaat olma sorumluluğu Müslümanları küresel anlamda ümmet olmaya sevk eder.Ümmet ise kendisini herhangi bir coğrafi bağla sınırlamayan itikadi bütünlüğün adıdır.Göklerin ve yerin mülkü Allaha ait olduğundan Müslümanların,teritoryal fetişizm anlamına gelen ulus-devlet formlarına itiraz ederek ümmet perspektifini inşa ve ihya etmeleri elzemdir.

Avrupa aydınlanmasının,Dünya’nın kendileri dışında kalan toplumlarını kendilerine benzetmek ve/veya daha kolay sömürgeleştirebilmek için tesis ettikleri sosyoloji biliminin bizlere armağanı olan toplum kavramı,bireylerden yani aslında ‘’prometeus’’lardan müteşekkil bir yapıyı imgelediğinden İslam’ın cemaat ya da ümmet kavramında olduğu gibi birbirinin cennetini arzulayan ulvi bir gayeyle hareket etmemektedir.Ve nitekim bugün toplum denilen olgu hakikatin ölçüsü haline getirilmiş ve her ne yapılıyorsa toplum/kamu yararı,toplum menfaati vb. kavramların arkasına sığınılarak yapılmaktadır.Aziz Kur’an muhatabına bir çok tanrının değil tek bir tanrının egemenliği altında olmasınıve sadece o tanrının buyruklarına göre hareket etmesini emreder.Birden fazla tanrının çelişkiler ve düzensizlik doğuracağını beyan eden Kur’an,mensubuna tercihini ona göre yapmasını;ya şirk dinini seçerek birden fazla tanrı ve birden fazla hayat,ya da sadece Allah’a ram olarak tek bir tanrı ve onun buyrukları meydan okumasında bulunur.Post-modern çağın tam da şirkin bu en sinsi yönünü barizleştirdiği,yani insanı birden fazla tayin edicinin-ulus-devlet,kamu,benlik,kabile,popülarite gibi-tasallutunda yaşamaya mahkum ve mecbur ettiği zamanımızda,mübarek Kur’an’ın çağrısının ne denli önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu yönüyle modern paradigmanın merhum Seyyit Kutup’tan mülhem olarak cahili değerler sistemiyle olan yakınlığıdikkat çekicidir.Cahiliyeyi sadece belli bir tarih kesiti ve o kesitte cereyan eden zihin ve eylem durumu olarak değil vahye muğayir tanrı-insan-evren tanımının yapıldığı her dönem için kullanıyoruz.Bu bağlamda modern ve post-modern dönemler de bu kavramın muhtevasına dahildir.Çünkü bu dönemlerde tanrı-insan-evren tanımı ve ilişkisi beşeri bir formda yeniden adlandırılmış ve vahyin tanımlamaları reddedilmiştir.Burada söz konusu olan bir tanrıyı kabul etme veya etmeme meselesi değildir.İzutsu'nun da gayet güzel beyanıyla,7.yüzyıl cahiliyesi Allah’ıyaratıcı,hayat bahşedici,yağmuru yağdıran,adına yeminler edilen ve Kabe’nin rabbi gibi hususiyetleriyle zaten kabul ediyorlardı.Burada söz konusu edilen Allah’ı hakkıyla takdir etmek,onun ilah ve rab olarak kabul edilmesi meselesidir.Allah’ı ilah ve rab olarak kabul etmek,bütün bir hayatı onun vazettiği değerler sistemine göre tanzim etmek anlamına geldiği için klasik ve modern cahiliyenin itirazları bu noktada toplanmaktadır.Aristo’nun atıl, yani yaratıp kenara çekilen ve müdahil olmayan,tanrı algısı klasik ve modern cahiliyenin tanrı anlayışıyla neredeyse aynıdır.Gerek her şeyin maddeden ibaret olduğunu ve bu dünyada madde dışında hiçbir şeyin var olmadığını söyleyen materyalizm,gerek dünyadaki her şey aslında zihnimizin bir ürünüdür ve gerçek değildir diyen idealizm,gerekse de hakikat bilinemeyeceği için herkesin kendine göre bir hakikati vardır diyen post-modernizm her halükarda hayata müdahil olmayan bir tanrı algısını tazammun etmektedirler.

Ahiret düşüncesine yabancıoluşları nedeniyle 7.yüzyıl cahiliyesinin ölürüz ve yaşarız bizi ancak zaman yok eder algısı(Casiye-24), modern paradigmada ahiretin unutulmuş olmasından mütevellit haz eksenli ve sadece bu Dünya’ya özgü bir yaşam algısıyla örtüşmektedir.Dünya hayatını ahiretten bağımsız olarak düşünen bu algıya göre insan yeryüzü cennetini inşa etmekle mükelleftir.Bu cennet ise ilerleme miti sayesinde her zaman gelecekte saklı olarak kodlanmıştır.Geçmişbugünden bugün de gelecekten her zaman geride/kötü olarak algılandığındandır ki hayat ‘’anı yaşamak’’tan ibarettir.Her ne kadar şirk unsurları hususunda modern dönem ile 7.yüzyıl cahiliyesi arasında farklılıklar olsa da muhteva aynıdır.Şirkin Allah’ın hükmüne rıza göstermemenin bir neticesi olarak ortaya çıkan ve yeni hüküm koyucular ihdas eden bir zihin durumunun yansıması olduğu düşünüldüğünde modern/post-modern paradigmada içkin sekülerliğin bugünün şirkini oluşturduğu görülebilir.7.yüzyıl cahiliyesinde tahtadan taştan putlar yapmak suretiyle Allah’a ortaklar tayin edilmesi bugün belki o günkü gibi ilkel bir tarzda değil de daha sofistike bir şekilde sürdürülmektedir. Benlik,şehvet,nefis,ulus-devlet,kabile,futbol,demokrasi,ilerleme,evrim,para gibi olgular modern dönemin putlarını oluşturmaktadır.Bu putlar ise cahiliye de olduğu gibi Allah’a yakınlaşma nesneleri olarak değil bilakis Allah’ı unutturan unsurlar olarak tebarüz etmektedir.Post-modern dönemi idrak ettiğimiz bu günlerde hakikatin bilinemezliği ve herkese özel hakikat algısıyla hayat paramparça edildiği ve insan her parçada farklı bir kişi olarak var olduğu için,bu süreci şirki muhkemleştirme süreci olarak tanımlamak yanlış olmaz.Tevhit mefkuresinin bu çok tanrılı vasatta,yalnızca tek bir tanrıya,Alemlerin Rabbi olan Allaha daveti bütün bir insanlığın felahı içindir.

Sonuç olarak denebilir ki,bir mefkure olarak tevhit, muhatabını herhangi bir mekana hapsederek ve/veya teritoryal fetişizme mahkum ederek sınırlamaz.Muvahhit kişi,bütün bir insanlık ailesine karşı sorumlu olduğunun farkındadır.Yeryüzü onun için mescittir.Muvahhit kişi,Aziz Kitabımızın bütün insanlık için hidayet rehberi,Rasul-ü Zişan(s.a.v)’ın da bütün insanlığın rol modeli olduğunun farkında olarak her türlü yerelliğin ve taşralılığın karşısında bir mümin duruşla hareket edecektir.Taşıdığı ilahi rızaya muvafık eylemlilik bilinciyle dünyanın her tarafında varlık gösterecek ve tüm insanlığı Allah’ın dışındaki kulluk ettikleri putlardan kurtarma şuuruyla hareket edecektir.Bu şuur onu hikmet,güzel öğüt ve en güzel şekilde cedelleşme ahlakıyla ahlaklandıracaktır.Vesselam…

 

 

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 

 


AddThis
 

Yorum ekle