Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün304
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta2687
mod_vvisit_counterBu ay11086
mod_vvisit_counterHepsi550235

Anlama ve Anlaşılma Üzerine

Düşüncenin dile getirilme sürecinde geçirilen tüm safhalar dil yoksa anlamsızdır.Edinilmiş bilgiler sayesinde bir fikir sahibi olur daha sonra bu fikrimizi ‘’dil ayetinin’’imkanları doğrultusunda kavramlara dökerek ifade etmeye çalışırız.Dolayısıyla bu süreçte dilin oynadığı rol hayatidir.Aklın bağ kuran özelliği ile düşünmenin anlama-yorumlama ve yargı üçlemesiyle tamamlanan hususiyeti dil olmadan nakıstır.Anladığımızıve anladıklarımız hakkındaki yorumlarımızın nasıl bir yargı haline geldiği ile bu yargının fizik dünyada ki izdüşümünün nasıl olacağı hususları dil aracılığıyla gerçekleşir.Dili yalnızca iletişim aracı olarak nitelemek onu aşırı derecede indirgemek olacaktır ki bu dile yapılmış bir hakaret olur.Eğer dil yalnızca bir iletişim aracı olarak tanımlanırsa o vakit insan dışında ki canlıların da dil sahibi oldukları, insanın kullandığı dil ile diğer canlıların kendi aralarında iletişim sağladıkları dil arasında mahiyet ve nitelik farkı değil nicelik farkıolduğu ifade edilmiş olur.Oysa ki insandan başka hiçbir varlığın dil ayetiyle bütün bir varlık alemini tanıma ve temas kurma özelliği yoktur.

 

İnsan dil aracılığıyla varoluşunu ifade eder.Bazen aynı dili konuşmalarına rağmen insanların kavga etmeleri de mümkündür.Aynı dili konuşmalarına rağmen insanlar arasında kavganın cereyan etmesi ‘’anlaşılma’’ ile alakalıdır.Anlaşılma ise söyleyen-kendisine söylenen ya da kaynak-hedef ilişkisinde kendisine söylenenin/hedefin anladığıdır.Bu durumda ya söyleyen meramını tam anlatamamaktadır ya da kendisine söylenilen anlamı kendi isteğine göre eğip bükmektedir.Şu halde ne söylendiğini kamilen bilebilecek olan kaynak/söyleyendir.Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz:Aynı dili konuşan bir A kişisi B kişisine hitap etmiş olsun.Konuşmanın yönü A’dan B’ye doğru olduğundan A söyleyen/kaynak,B ise kendisine söylenilen/hedeftir.A’nın söylemek istediği ile B’nin anladığı arasında ki fark,doğru ve yanlış anlamayı belirleyen ölçüttür.Şayet A’nın muradı B tarafından anlaşılmışsa doğru anlam,anlaşılmamışsa yanlış anlam ortaya çıkacaktır.A hitap eden olduğuna göre,B’nin anladığının doğru olup olmadığına da o-yani A-karar verecektir.Dolayısıyla bu durumda A özne B ise nesne olmaktadır.Konuşmanın yönü B’den A’ya doğru olsaydı durum tersine dönecekti.Demek ki hitap edenle hitaba muhatap olan arasında ki özne-nesne ilişkisi göz önünde bulundurulmadan yapılacak değerlendirmeler nakıs kalacaktır.Bu durumu halk arasında yaygın olan‘’bana ördek demek istedin’’ fıkrası gayet iyi özetlemektedir.Fıkraya göre birlikte dolaşan iki ahbaptan biri havanın bulutlandığını görünce ‘’herhalde yağmur yağacak’’ demiş.Arkadaşı bu söz üzerine ona bir tokat aşk etmiş.Şaşkınlıkla tokadın sebebini soran kişi ahbabından şu cevabı almış’’Yağmur yağdığında dereler ve çukurlar su dolar.O sularda da ördekler yüzer.Sen yağmur yağacak dediğinde aslında bana ördek demek istedin.İşte ben de bu nedenle sana tokat attım’’.Tipik bir yanlış anlama örneği olan bu fıkraya benzer hadiseler günlük hayatımızda belki de her gün yaşanmaktadır.Aynı dili konuşuyor olmalarına rağmen iki ahbabın yaşadıkları bu tatsız olay doğrudan söyleyen ve kendisine söylenen arasındaki düşünme farkından kaynaklanmaktadır.Bu durumda kendisine söylenen, meseleyi kendi istediği gibi yani kendi düşünme tarzına göre anlamıştır.Günlük hayatımızda çok sık kullandığımız ‘’beni yanlış anladınız’’sözünü, söyleyen ve kendisine söylenilen bağlamında değerlendirmek gerekir.Tabi bu durumda sözün söylenme zamanı ve yeri de önem kazanacaktır.Dolayısıyla anlamak ve anlaşılmak bazen aynı dili konuşanlar arasında dahi sorun olabilmektedir.

Aynı dili konuşanlar arasında dahi anlama sorunu olabildiğine göre başka dildeki bir eseri anlama sürecinin kolay olmadığını,o eseri yazan kişinin zihin dünyasıyla temas kurmayı yani ilgili dilin kavram dünyasına vakıf olmayı gerektiği ortaya çıkmaktadır.Bu süreç dil-kavram ilişkisinin ne kadar mühim olduğunu tazammun eder.Ülkemizde özellikle İngilizce öğretimi esnasında sık tekrarlanan ‘’İngiliz gibi düşünmelisin’’sözü harcıalem söylenmişbir söz olmaktan başka, dil-tarih ve kültür arasındaki ilişkiden bihaber bir bilincin söylediği bir sözdür.Başka bir dilde düşünmek o dili oluşturan tüm tarihi/kültürel havzaya vakıf olmak,o havzanın oluşturduğu geleneği içselleştirmek ve yukarıda düşünme eylemi için gerekli olan anlama-yorum-yargıüçlemesini o dilde gerçekleştirmek demektir ki bu imkansızdır.Bunun yerine hangi dilde konuşuyorsak yani anadilimizde düşünür ve fakat düşündüğümüzü başka bir dilde en iyi nasıl ifade edeceğimizi ‘’düşünerek’’ uygun kavramları bulmak suretiyle meramımızı anlatırız.Dolayısıyla düşüncelerimizi kavramlarla dile getiririz.O halde aynı kavramlar dünyasından hareketle konuşmak anlaşılmanın önemli unsurlarından biri olsa gerektir.Mekkelilerin Rasul(s.a.v)’ün getirdiği vahyi çok iyi anlamasının sebebi vahyin o insanların hayatlarında karşılığı olan bir dille gelmiş olmasıdır.Şayet vahiy o insanların kavram dünyasına yabancı kelime ve kavramlarla gelmiş olsaydıanlaşılmayacaktı.Aziz kitabımızın kendisini mubin olarak nitelemesinin hikmeti de-Allahu alem-bu olsa gerektir.O halde bugünün Müslümanının üzerine düşen en büyük görev vahyin kavram dünyasına aşinalık kesbetmektir.Bu yapılmadığıtaktirde vahiyle sağlıklı bir ilişki kurmak mümkün olmayacaktır.Müslümanca düşünmenin imkanı da ancak vahyin kavramsal bütünlüğünün kavranmasıçerçevesinde mümkünolacaktır.Müslümanca düşünme gerçekleştiğinde, hangi zaman ve zeminde olursa olsun, müslümanca eylemenin de imkanı oluşacaktır.Yaşanan gerçeklikten hareketle yapılacak bir Kur’an yorumu ile Kur’andan hareketle yaşanan gerçekliğin yorumlanması arasında ciddi farklılıklar vardır.Birincisi yapıldığında Kuran gerçeklik karşısında nesneleşirken ikincisinde bizzat Kuranın özneleşmesi durumu söz konusudur.Kanaatimce bugün Müslümanların yaşadığı en temel problemlerden bir tanesi de Kuranırealiteye göre yorumlama çabasıdır.Bu durum öncelikle realitenin meşruiyetini tartışmasız kılmakta ve ardından metin üzerinde zaten içselleştirilmiş realiteyi meşrulaştırma operasyonu yapmanın imkanını oluşturmaktadır.Demokrasi,sivil toplum,insan hakları,çevre vb. seküler kavramların İslam nokta-i nazarından meşruiyetlerinin sağlanması için aziz Kitabımızın mübarek ayetlerinin cımbızlanması tam da realite mahkumu bir zihin durumunu göstermektedir.Modern/post-modern paradigmanın müstağnileştirdiği insanı yeniden ‘’kul’’olmaya yani haddini bilmeye çağırmak ve müstağnileşmenin tabi sonucu olan ifsat halinin ortadan kaldırılması için bizzat ifsat üreten ‘’düşünme biçimini’’ vahiyle terbiye etmek dururken,aziz Kitabımızı realitenin meşruiyet aracı haline getirmek kabul edilebilir değildir.Kutsal olanla bağı koparılmış bilgi tarafından şekillendirilmişbir zihinle,vahyin Allahın muradına uygun olarak anlaşılması mümkün değildir.Bu nedenle öncelikle düşünme biçimimizi değiştirmemiz gerekmektedir.’’Öze dönüş’’ancak vahye ram olmuş bir düşünme biçiminin inşa edilmesiyle mümkün olacaktır.

Kamil ERGENÇ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle