Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün527
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2767
mod_vvisit_counterBu ay10359
mod_vvisit_counterHepsi582242

Bir Devr/im/in Sonu Mu?

İran’ın P5+1(ABD,İngiltere,Fransa,Çin,Rusya ve Almanya) olarak adlandırılan küresel sistemle vardığı uzlaşmayı nasıl anlamak gerekir?Coğrafyamızın yeni bir kolonyalist müdahaleye maruz kaldığı bir dönemde,1979’dan beri paradigma dışı varoluş mücadelesi vermiş olan İran’ın, bundan sonra Dünya Sistemi’nde nasıl bir yer işgal edeceği bahsi, üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.İran,sahip olduğu medeniyet birikimiyle hiç şüphesiz bölgenin Türkiye’den sonra en ciddi devletlerinden biri.Ancak,Irak’ın işgali sürecinde ve son dört yıldır da Suriye özelinde izlediği politikayla İran,merhum Şeriati’nin ifadesiyle yeniden Safevi Şiiliğine avdet ederek hem ümmet havzasından hem de devrimin manevi ikliminden  gittikçe uzaklaşıyor.Bu nedenle mezhep holiganizminin yıkıcılığı coğrafyamızda her geçen gün artarken ve bu yıkıcılık İran-Suud hattıyla desteklenirken,İran’ın sisteme entegre edilmesi amacıyla yapılan anlaşma ile ilgili haklı kuşkularımız var.Anlaşmaya en sert tepkiyi İsrail ve Suudi Arabistan’ın göstermesi ise oldukça manidar.

Türkiye,geçmişte Brezilya ile birlikte İran’a küresel yaptırımların uygulanmaması için inisiyatif aldığından dolayı durumdan memnun görünüyor.İran’la yapılan anlaşmanın Türkiye medyasında ekonomi ekseninde değerlendirilmesi ise kapitalistleşmiş zihin halinin dışavurumundan başka bir şey değil.Nükleer silahlanmanın küresel sistem tarafından İran özelinde tehdit olarak telakki edilmesi,varılan anlaşmanın Müslümanların ‘’terörist’’olduğu algısını teyit ettiğini göstermektedir.

Tarihi arka plan açısından İran ve Türkiye’nin 19. ve 20.yüzyıl tecrübeleri oldukça benzerdir.Her iki ülkede 20.yüzyılın ilk yarısını radikal modernleşme adımlarıyla geçirmişlerdir.İran,Kaçar Monarşisi Dönemi’nden başlayarak Pehlevi Hanedanlığı döneminde de devam eden modern/laik dayatmalara maruz kalırken,aynı dönemde Türkiye, Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet Türkiye’sinde jakoben usullerle devam eden bir modernleş(tir)me/laikleş(tir)me sürecinin muhatabıdır.Her iki ülkede de radikal modernleşme adımları 19.yüzyılda başlamış,yine her iki ülkede entelektüel anlamda Fransa’nın etkisinde kalmıştır.Alfabenin ve takvimin değiştirilmesi,kadının kamusal alandaki görünümü,din adamlarının pozisyonu ve din eğitiminin mahiyeti gibi konular her iki ülkede de modernleşme bağlamında tartışılan konular olmuştur.CHP’nin İran’da ki muadili olan Tudeh Partisi sırtını Sovyetlere dayayan ve totaliter bir rejiminden yana olan siyasal bir partidir.Halkı, aydınlatılmaya muhtaç yığınlar olarak gören Batı etkisindeki entelektüel havza,aynı zamanda jakoben modernliğin teorisyenliğini yapmış ve siyasal iradeyle modernleştirme adımları noktasında ortak hareket etmiştir.Şah Rıza Pehlevi ile Mustafa Kemal arasında,birbirlerinin modernleşme tecrübelerinden istifade etmeye dönük bir ahbaplık dahi söz konusudur.Türkiye’nin konjonktürel olarak çok partili hayata geçtiği ve Kore’ye asker göndermek suretiyle NATO’ya üye olduğu yıllarda İran,Musaddık sayesinde daha yerli politikalar geliştirmekte ve ülke petrollerini millileştirerek dönemin İngiliz-ABD emperyal hattının gazabını üzerine çekmektedir.Kum ilim havzasından İmam Humeyni’nin de destek verdiği Musaddık,iktidarını 1952 de profesyonel bir CIA darbesiyle terk etmek zorunda kalmıştır.(Bu konuda Ruzi Nazar’ın Hatıralarına bakılabilir).Uzun yıllar devam eden jakoben modernleştirme çabaları İran’da ters tepmiş ve İslami Hareketlerin ivme kazanmasını sağlamıştır.Şiiliğin apolitik/isyancı teorisi,bu teoriden beslenen bağımsız bir ulema sınıfının varlığı,İmam Humeyni’nin geleneksel Şia fıkhında gerçekleştirdiği dönüşüm,özellikle Dr.Ali Şeriati’nin İran gençliğini İslam devrimine yönlendiren özgün dili-ki bundan dolayı İran’da Ali Şeriati devrimin öğretmeni olarak anılır- ve Şahlık rejiminin gittikçe artan baskıcı politikaları gibi faktörlerin etkisiyle 1979’da İran İslam devrimi gerçekleşmiştir.Devrim sadece İran açısından değil bütün dünya mazlum/mustazafları açısından bir umut olmuş, hassaten İran’la benzer süreçleri yaşayan başta Türkiye olmak üzere,diğer halkı müslüman ülkelere de cesaret vermiştir.Dünya,1789 Fransız ihtilalinden beri ilk defa öznesi İslam olan bir kitlesel kalkışmaya ve bu kalkışmanın modern paradigma haricinde bir örgütlenme ile kendisini var kıldığına şahitlik etmiştir.Devrim,bu yönüyle oldukça sarsıcı olmuştur.ABD ve Rusya gibi dönemin iki süper gücünün Orta Asya’nın kontrolü amacıyla Afganistan’a odaklanması,devrimin manipüle edilmesine engel olmuştur.İran dışındaki ülkelerde var olan İslami Hareketler ise bu devrimle İslam’ın 20.yüzyılda bir toplumsal hareketliliğin öznesi olduğunu ve devletleşebildiğini görerek özgüven kazanmıştır.Devrimden en fazla etkilenen ülke ise İran’la sınır komşusu olan Türkiye olmuştur.Ortadoğu’da en önemli müttefiki İran’ı hiç beklemediği bir zamanda kaybeden ABD,bir diğer önemli müttefiki Türkiye’yi kaybetmemek için 12 eylül 1980’de ihtilal yaptırmış,devrimi henüz yeniyken boğmak amacıyla Saddam Hüseyin silahlandırılarak İran’a saldırması sağlanmıştır.Sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nda aralarında devrimin öncü kadrolarının da bulunduğu yüz binlerce insan katledilmiştir.Hiç şüphesiz devrimin öncü kadrolarının elindeki bir İran bugünkünden daha farklı olabilirdi.İran bugün İslamlığını Şiiliğinin üstünde tutan öncü kadroların yerine,Şiiliğini İslamlığının önüne koyan ulus-devletçi kadroların elindedir.Her ne kadar İsmet Özel,İrangate/İran-kontra skandalından mülhem olarak,İran devriminin kurgu olduğunu iddia etse de bu görüşün kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Yıllar önce kendisiyle yapılan bir röportajda Graham Fuller, Ortadoğu için şöyle yakıcı bir tespitte bulunur:’’Ortadoğu da Türkiye,İran ve Mısır dışında ciddiye alınabilecek bir devlet yoktur.’’Kağıt üzerinde yirmiden fazla devletin yer aldığı Ortadoğu için yapılan bu tespit haksız sayılmaz.Çünkü devlet olmak,sadece belli bir toprak parçası üzerinde tesis edilmiş güçle açıklanamaz.Aynı zamanda ciddi bir geleneksel,entelektüel ve medeniyet birikimini de gerektirir.Osmanlı Devleti’nin parçalanması sonrası oluşan ulus devletlerden Türkiye dışında hiçbiri bu saydığımız tarihi/entelektüel ve medeniyet birikimine sahip değildir.Bundan dolayıdır ki, Ortadoğu da kağıt üzerinde devlet olarak kabul edilmelerine rağmen Türkiye,İran ve Mısır dışındaki devletler kolay manipüle edilebilmektedirler.Arap Baharı olarak adlandırılan süreçlerin,Türkiye ve Mısır’ın siyasal ve fiziki,İran’ın ise ideolojik  hinterlandında  cereyan ediyor oluşu bu tezimizi desteklemektedir.Gerçekleşen ayaklanmalar hakkında Türkiye-İran-Mısır arasında bir fikir birliği oluşmadığı için bölge bugün kaosa teslim olmuştur.Unutulmamalıdır ki,Türkiye-İran-Mısır üçlüsünün bir mutabakat zemini oluştur(a)maması durumunda,bu coğrafyada istikrardan söz edilemeyecektir.Zaten dikkat edilirse,küresel oyun kurucular da stratejilerini bu üç devletin mutabakatını zedeleme ve ortak bir zemin oluşturma çabalarını engelleme üzerine kurmuşlardır.İlk defa Mursi iktidarı döneminde,Türkiye’nin de özel gayretiyle, gerçekleştirilmeye çalışılan Türkiye-İran-Mısır yakınlaşması,Sisi önderliğindeki darbenin ne amaçla yapıldığını anlamamız açısından belki bir fikir verebilir.Türkiye-İran-Mısır hattı, Hürmüz-Çanakkale-İstanbul Boğazı ve Süveyş Kanalı’yla Dünya deniz ticaretinin yarıdan fazlasının hakimi durumundadırlar.Bunun yanında güçlü medeniyet birikimiyle Türkiye Mısır’ı da içine alan bir hinterlandın kadim öznesiyken,İran, Selçuklu Medeniyeti havzasında bulunmakta ve bugün Irak,Suriye,Lübnan ve Yemen de ideolojik tesiri olan bir ülkedir.Dolayısıyla Türkiye-İran-Mısır hattının ortak hareket etmesi bu coğrafyanın selameti açısından elzemdir.

Şimdilerde bu hattın yerine ikame edilmeye çalışılan Türkiye-Suud-Katar ittifakının maalesef bir geleceği yoktur.Türkiye bir noktada bu hatta mecbur kalmıştır.’’Komşularla sıfır sorun’’ politikasından,’’değerli yalnızlık’’ politikasına geçen Türkiye,Suriye’de ki kaotik ortamdan en az zararla sıyrılabilmek ve ekonomik darboğaza girmemek için Suud/Katar hattının mahkumu olmuştur.Bu durum kaçınılmaz olarak mezhep holiganizminden Türkiye’nin de etkilenmesine yol açmaktadır.Yüzyıllara varan ortak tarihi birikimi ve irfani perspektifiyle  bir arada yaşamanın en güzel örnekliğini sergilemiş olan Anadolu coğrafyasının,Suud destekli nihilist vahhabi/selefi yapılanmalar nedeniyle mezhebi çatışmaların tarafı olmaya zorlanması kabul edilebilir değildir.Suud’un öteki olarak konumlandırdığı ulusçu ve Safevici İran,mezhebi yakınlık argümanı üzerinden bölgedeki ideolojik partnerlerini harekete geçirebilmektedir.Devrimin ilk yıllarında izlenen ideal dış politik tutumun yerini İran’da,reel politik ve ulus-devletçi refleksler almıştır.İmam Humeyni’nin ümmet perspektifiyle ortaya koyduğu ideal dış politik tutum,Humeyni’nin ölümünden sonra realize edilmiştir.Sünni dünyayı devrimin siyasal/ideolojik yönünden ziyade mezhebi yönüne odaklamaya yönlendiren küresel istikbar bu emelinde başarılı olmuştur.İran-Irak savaşı, emperyalizmin devrimi boğmak amacıyla tertiplediği bir oyun olarak algılanacağına Şii-Sünni savaşı olarak algılanmış ve tesirleri bugüne kadar ulaşan mezhep eksenli ayrışmalar derinleştirilmiştir.

İran’ın küresel sistemle yaptığı anlaşmanın mezhebi ayrımların derinleştiği bir vasatta gerçekleşiyor olması dikkat çekicidir.Bu yönüyle anlaşma yeni bir dönemin başlangıcı sayılabilir.Türkiye’nin oyun dışına itilmeye çalışıldığı içinden geçtiğimiz süreçte,İran’ın merkeze çekilmesi bölgede yeni gelişmelerin yaşanacağı ihtimalini güçlendirmektedir.Küresel sistem İran-Suud ekseninde yürüyen mezhebi mücadeleden oldukça memnundur ve bunun devamını istemektedir.Sünniliğin Suud selefiliğine,Şiiliğin ise İran Safeviliğine mahkum olduğu bir Ortadoğu’nun kendine gelmesinin mümkün olmadığını küresel sistem çok iyi bilmektedir.İslam dünyasını bir araya getirecek ufuk maalesef ne İran’da ne de Suud ‘da mevcut değildir.Dolayısıyla P5+1 ülkeleriyle yapılan bu anlaşma İran’ın bölgede izlediği mezhep eksenli çatışma politikalarına verilmiş bir ödül olarak görülebilir.Ortadan kaldırılmak istenen ise bu coğrafyanın yeniden dirilmesine vesile olacak hikemi/irfani perspektiftir.Akl-ı selim,kalb-i selim ve zevk-i selim sacayaklarından beslenen bu hikemi ve irfani perspektif, sadece coğrafyamızın değil bütün bir insanlığın yegane umududur.

Sonuç olarak P5+1 ülkeleriyle İran arasındaki anlaşma ekonomik olmanın ötesinde fazlasıyla ideolojik ve stratejiktir.Tahran sokaklarındaki gençlerin sevincine bakılırsa bu anlaşma sadece ekonomik iyileşme değil aynı zamanda İran gençliğinin Dünya ile daha kolay iletişim kurmasını da sağlayacaktır.Yani İran’ı ‘’açık toplum’’ haline getirecektir.Çin’i kapitalizmin şantiyesi haline getiren modern dünya sistemi, öyle görünüyor ki İran’ı da Pazar ekonomisinin mahkumu yaparak kapitalizme can suyu verecektir.11 Eylül sonrasında izlediği dış politikayla Ümmet coğrafyasıyla köprüleri atan İran’ın yeni müttefikler olarak ‘’büyük şeytan’’ ve avanesini seçmesi 1979 devriminin bittiğinin işaretidir.Vesselam…

 

Kamil ERGENC

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle