Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün561
mod_vvisit_counterDün487
mod_vvisit_counterBu hafta561
mod_vvisit_counterBu ay12223
mod_vvisit_counterHepsi551372

Özgürlüğün Baş Dönmesi

Yazar bu kitabında benliğin tarihi dönüşümünden ve bu dönüşüme bağlı olarak terapinin kişiye bakış açısının değişiminden bahsediyor. Ayrıca geleneksel kişiliklerin modern çağın getirdiği çıkmazlarla nasıl yüzleştiği hakkında bizlere engin ufuklar açıyor.Küreselleşmenin bu benlik dönüşümü serüveni içerisinde ne denli etkili bir araç olarak kullanıldığından bahsederken; kapitalizmin benlikleri nasıl batından(içten)-zahire(dışa), ruhtan-bedene, değer, kültür ve maneviyattan geçici ve malayani(faydasız) duygulara dönüştürdüğünden dem vuruyor.Nihayetinde her şeyini kaybetmiş intisab(bağlılık) duyguları küreselleşmenin amaçları doğrultusunda öğütülmüş, boş benliğe sahip, tüketici ve müşteri kişi tiplerinin bizlere miras kaldığını vurguluyor.Yazar varoluşçu felsefeden kaos kuramına uzanan bir çerçeve içerisinde ruh sağlığı ve hastalığını anlamak için bütüncül bir bakış açısına sahip olunması gerektiğini belirtiyor. Tüm makalelerin içeriği tüm sosyal bilimlerin birbiriyle temas halinde olduğunu ve insanın ruhunu anlamak için farklı bilimlere bakmak gerektiğine işaret ediyor.

 Kemal Sayar insanın karmaşık içi dünyasının ancak farklı disiplinlerle işbirliği ile bütüncül bir biçimde anlaşılabileceğini belirtiyor.Dünyayı aynı renge boyamaya sıvanan küreselleşme olgusunun ruhsal yansımaları, benliklerin postmodern çağla birlikte geçirdikleri dönüşüm, varoluşçu düşünürlerin kaygı kavramına getirdikleri farklı açılımlar, kaos kuramının psikiyatrik rahatsızlıkların ve psikoterapi sürecinin anlaşılmasına yaptığı katkılar, kültürün ruhsal hastalığa yönelik tutumları nasıl şekillendirdiği ve nihayet, gündelik yaşantımızın vazgeçilmez bir unsuru haline gelen internetin psikolojik açıdan değerlendirilmesi, bu kitabın temel konularını oluşturmaktadır.İnsana dair bütüncül bir bakış açısı bilimsel bilgiye mutlak bir kesinlik atfetmeden, yanılma paylarını ve kuramları doğuran zeitgeistı hesaba katarak, disiplinler arası geçişler ve yoğun bir zihinsel işbirliği ile sağlanabilir. Aklın ve ruhun uzayında yapılacak keşif yolculukları, bilimin rehberliğine gereksindiği kadar sezginin ışığına da muhtaçtır.

Yukarıda bahsettiğimiz çerçeveyi kitap bağlamında biraz detaylandıralım.

 

Geleneksellikten Modernliğe Psikoterapi

Psikoterapi’nin tarihsel süreci incelenirken kişiler geleneksel ve modern kişi olarak ele alınıyor.Geleneksel kişiler her yönüyle topluma ve kültüre bağlı, bütün olan toplumun tamamlayıcısı ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle geleneksel terapide de geleneksel kişilerin tabiatına uygun olarak gerçekleşir.Geleneksel terapide, kişi terapist tarafından toplumla uzlaştırılır. Kişinin sorunları ait olduğu toplumda eritilmeye çalışılır. Kişi bütün yönleri ile bağlı olduğu toplumun parçası haline getirilir.Modern kişiler ise geleneksel kişilerin aksine; kişi, evrenin hakimi(!) psikolojisine bürünmüş, toplum ve kültürden kopuk, çoğul kişiliğe sahip, tüketici kişilerdir. Modern kişiler kapitalist ekonomilerin ortaya çıkardığı müşterilerdir.Bu bağlamda modern terapide terapistin gözünde insanlar kişi değil müşteridir. Terapist müşteriyi tamamen toplumdan soyutlayarak, bireyselci bir bakış açısıyla terapiyi gerçekleştirir. Kişiyi(müşteriyi) toplumsal kültürde eritme gayreti söz konusu değildir.

 

Benliğimiz Dönüşüyor

 

Kişiler değişirken ve bu değişime bağlı olarak terapi yöntemleri yenilenirken, kaçınılmaz olarak benlikte yenilenmektedir.Benlik, insan olmanın ne olduğu sorusuna verilen cevaptır. Bu açıdan benlik tarih ve kültürden ayrı düşünülemezken, modern kişilerin gelenekselden dönüşen benlikleri dünyayı kendi amaçları doğrultusunda kullanan “batılı benliğe” bürünmüştür.Batılı benlik; aile, kültür, değer ve maneviyattan kopmuş, manevi klavuza muhtaç boş benliktir. Bu nedenle batılı(boş) benliklere sahip kişiler, sahte dini oluşumların ve etik olmayan psikoterapistlerin emellerine açık, hedef kişilerdir.Ne yazık ki boş benliklere en büyük hizmet, reklamlar ve psikoterapistler tarafından, kirli emeller doğrultusunda, verilmektedir.

 

Kaybolan Empati Duygularımız

 

Geleneksellikten modernliğe dönüşen benlikler sonucunda boş benlik haline gelen kişiler, maalesef bütün değerlerle birlikte empati(diğergamlık) ve vicdan duygularını da kaybettiler. TV ekranları ızdırabı bir seyirlik hale getiren eğlence haberleri sunarken, bizlerin empati duygularını yıktı.Kapitalist düzenin getirdiği, hayatın sıkıntı ve keşmekeşliği, refahın adaletsiz dağılımı, başkalarının omuzlarında yükselme hırsı, vicdanlarımızı törpüledi. Nihayetinde sosyopat ve işlediği suçtan pişmanlık duymayan kişiler olduk.Ve empatiyi kaybedişimiz, terapinin toplum katmanlarına bakış açısını da değiştirdi. Fakirlerin hayatında terapi neredeyse hiç yer almazken, zenginlerin vazgeçilmez hayat tarzları oldu.

 

Küreselleşmenin Gerçek Yüzü

 

Bütün bu değişim-dönüşüm sürecinde, modern çağda karşılaşılan bu acı tabloda hiç şüphesiz küreselleşmenin rolü büyüktür.Küreselleşme; bilgi, eşya, sermaye ve insanların sınırları aşan akışıdır. Hiç şüphesiz küreselleşmede TV ve internetin rolü büyüktür.Aslında küreselleşme, “tüket mutlu ol” psikolojisinin ve “evrenin hakimi” bireyselciliğinin hakim olduğu, batı kültürünün ihraç edilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü küreselleşme batıdan üçüncü dünya ülkelerine doğru olmuştur.Kolonyalizme ve müstemlekeciliğe deneyim alanı açmak, tek tipleşmeyi hedef edinen ve fakirlerin kaynaklarının zenginlerin iştahına sunulmasının adresidir küreselleşme.Küreselleşmede, kültürlerarası etkileşiminde olduğu dillendirilirken pratikte batı dışında kalan kültürler batıya benzediği ölçüde kabul görmüştür. Popüler kültür her zaman küreselleşmenin mimarı olan batı kültürü olmuştur. Hiçbir zaman batı dışında popüler şahsiyetler olmamalıdır mantığı hakimdir. Asla doğulu bir Mchael yoktur. Nazarlar her zaman batıda olmalıdır düşüncesi egemendir.Küreselleşme neticesinde oluşan pazar anlayışı bizlere sefaletin açlıktan değil paranın adaletsiz dağılımından kaynaklandığını açık şekilde göstermektedir. Söz gelimi G7 ülkelerinin nüfusu dünya nüfusunun 1/4 ü iken, dünya zenginliğinin %85 ini oluşturmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki ekili alanlar dünya mahsulünün yarısını karşılarken, buralarda yarım milyar insan beslenememektedir.Gezici sermaye, ucuz iş gücü ve çevre duyarsızlığın fazla olduğu alan avındadır. Kolonyalizmin uygulayıcıları olan bu sermaye, kaynakları ve devletlerin zenginlikleri ile birlikte kültür, değer, maneviyat ve ailelerimizi de sömürmüştür. Netice olarak boş benliklerimize batı kültürünü miras bırakmıştır. İnsanlar artık yurttaş değil, tüketicidir.Aile, kültür ve toplum artık güvenli liman olmaktan çıkmıştır. Böylece daha fazla sahip olmaya çalışan tüketici ve şefkat dilenen hastalar ortaya çıkmıştır.Her şeyini kaybeden insan, ne yazık ki bu çıkmazı miras bırakan batıya yüzünü dönmüş ve göçmen gerçeği ortaya çıkmıştır.Ne acıdır ki göçmenler karşısında sıfır hoşgörü ile örülen duvarlar vardır. Ve bu duvarlara çaresizce çarpan “Aylan” bebekler egenin sahillerine vurmakta, körelmiş vicdanlar bu acıyı bir seyirlik haline getirmektedir.İşte bütün bunlardan anlaşılacağı üzere küreselleşme ile aslında dünya, küçülmüş bir köyden adeta küçük bir yağma alanına dönüşmüştür. Hem de sadece maddi değil, en önemlisi manevi değerlerin yağmalandığı bir alan.

          

 Özgürlük nedir?

 

Genel anlamı ile özgürlük herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî. Özgür irade, bireysel özgürlük, adalet, kamu hakları, politik özgürlük, ifade özgürlüğü, ahlaki sorumluluk, özerklik, öz irade kavramlarını karşılayabilen genel bir anlama sahiptir. Felsefi anlamada en kısa tanımıyla: “kendi hareketlerini kontrol edebilme niteliğidir. Kitap özgürlüğü varoluşsal anlamda var olanın var olan olarak ortaya çıkmasına olanak vermektir. Yazar insan eylemlerinin onun yaşadığı çağ, kendi doğası, edindiği  fikirler, milleti ve hayat anlayışı ile bağlantılı olduğunu ima ediyor.Özgürlük aynı zamanda insanın değerinin tartışıldığı ve belirlendiği bir kapsam içinde de ele alıyor yazar, ancak batı tarzında olayları irdelemiş olması doğu toplumlarının derdine pek deva sunmuyor.Aslında islam literatüründe bakarsak özgürlük kavramıyla hareket edip, insanın değerini mi belirleyeceğiz yoksa insan için belirlenmiş bir değere mi kavramın mahiyetini belirleyeceğiz? İslam da insan, insan ve kul olarak değerlidir ve bu bilinçle Allah’tan başka her şeyden özgürdür. Yani insan özgürlükten de özgürdür. Özgürlük kavramına göre değer biçilmez. Kısaca Müslüman esasen Allah’ın iradesine aykırı düşebilecek bir irade ile kendi özgürlüğü ile çelişkiye düşmek olacağını fark eder. Özgür olmak isteyen insan özgürlüğün hakikatini kavramadıkça neye karşı özgür olmak istiyorsa aslında ona köle olmaktan başka bir şey yapmıyor denilebilir.

                 

Günümüzde Özgürlüğün Yansımaları

 

Modern dünya özgürleşme sloganı üzerine kuruldu. Özgür olmak bütün dünya toplumlarının ortak değerlerinden biridir. Modern dünyada özgürleşme adına ürettiğimiz mekanızmalar bizi bir tarafta gönüllü köleliğe mahkum ediyor öte taraftan yabancılaştırıyor. Özgürlük her istediğini yapma ve daha fazla şeye sahip olma hakkı olarak tanımladığımız için birikerinin başkalarını köleliği anlamına geliyor.Modern özgürlük düşüncesinin tarihi kökleri Hristiyan kilisesine karşı Batı Avrupa’nın verdiği mücadeleye kadar gider. Bu nokta bugün özgürlüğün neden dinden bir kurtuluş ve bireycilik olarak tanımladığının da ipuçlarını vermektedir. Yazar batı dünyasının gelişim seyrine göre özgürlüğün günümüze yansımalarını vermektedir.Günümüzde ne yazık ki özgür insan varlığını maddi kayıtlarının üstünde çıkabilmiş ve bu yüzden de ona hükmeden insanı ifade ediyor. Bu durum da insan fazla tüketim ve dünyevileşmeye   götürmektedir.Yazar özgür veya modern insanı makalelerinin derinliklerinde çağdaş görünen, farklı yaşayan, toplumla ilişki kurmayan, haz düşkünü, marka takıntısı olan, sembollere önem veren, teknolojik araçlara bağımlı tüm erdemli değerlerden arınmış olarak tanımlıyor.Bize göre varlık ve yokluk karmaşası içinde yaşayan insanın maddi hazlarından arınmadıkça özgür olmayacağını ve varlığı Yaratana teslim etmedikçe de yakinen mutlu olamayacağını belirtmek isteriz.

                Varoluşçuluk Nedir?

 

İnsanın varoluşuyla doğal nesnelerin varlık türü arasındaki ilişkiyi vurgulayan, iradesi ile bilinci insanların, irade ve bilinçten yoksun nesneler dünyasına fırlatılmış olduğunu öne süren düşünceye varoluşçuluk denir. Genel anlamıyla insan olarak var olmanın ne olduğunu açıklama amacındadır.Yazar varoluşçuluk makalelerini okuyucu ile paylaştıktan sonra yaşadığımız çağı anksiyete yani kaygı ve özgürlüğün baş dönmesi olarak tarif ediyor. Pek çok teknik ilerlemeye rağmen , iki dünya savaşı, soykırımlar, mülteci sorunu, işkence, yeryüzünün ve gökyüzünün kirlenmesi gibi sorunlar da bu çağın ikramiyesi oldu. Kollektif anksiyetenin ve ümitsizliğin girdabından, her bireyin kendi varoluşsal anksiyetesiyle teke tek yüzleşmesiyle çıkılabilir.Yazar düşünürlerin, şairlerin ve bilim adamlarının birbirlerinin dilini anladığı bir dönüşüme ihtiyacımız var. Kendi varoluşunu anlamlandırabilen insanların dünyayı da anlamlandırabileceğini, kendi varoluşlarını ışıklandırabilenlerin dünyayı da ışıklandıracağını hatırda tutmalıyız...Bizde kendi dünyasını karartanların aslında dünyanın da bir kısmını karatmaya başladıklarını söyleyelim ve var olmak için ilk önce kişinin ve kişiliğin daha doğrusu şahsiyetin olması ve aydınlatılması gerektiğini belirtelim.

             Kaos Üzerine

 

Kaosu yazar bir yandan önceden rastgele gibi görünen bir çok sürecin düşünüldüğünün aksine tahmin edilebilirliğin de bir sınırı bulunduğunu gösterir diye tanımlıyor. Kaos hem düzen hem de belirsizliği içerdiği için karmaşık ve dinamik sistemlerin incelenmesinde elverişli bir yöntem olarak ele alınabilir.Kaos kavramı içerik olarak düzensizliği işaret eder . Düzenin karşısındadır. Düzensizlik özel bir hal olup arzu edilmeyen ancak zaman zaman ortaya çıkan bir durumu içerir. Bazen asıl olması gereken kaos olabilmektedir. Bu dünya görüşümüzün de farklılaşmasına yol açmaktadır.Kaos bir sistemin hayatiyetini ifade edebilir. Bu anlamda denge, durağanlık, ve düzenliliğin karşısında bir olguya işaret eder. Hassas başlangıç koşullarına bağlı ortaya çıkan kaos canlı, cansız tabiatı toplumu ve insanı kapsamaktadır.Kaos kavramına göre düzen düzensizliği yaratır, bu düzensizlik kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir.

 

ALİ EKBER YILDIRIM

ABDULKERİM KOTAN

 


AddThis
 

Yorum ekle