Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün561
mod_vvisit_counterDün487
mod_vvisit_counterBu hafta561
mod_vvisit_counterBu ay12223
mod_vvisit_counterHepsi551372

Agah Olma Mükellefiyetimiz Ertelenemez

Her medeniyet bir değerler sistemine yaslanır. Yaslandığı değerler sisteminin insan-evren-tanrı görüşü o medeniyetin kendisini zamanda ve mekanda nasıl tezahür ettirdiğinin işaretlerini verir. Böylece bizler medeniyetlerin duygu ve düşünce dünyası hakkında bilgi ediniriz. Tarihin doğrusal bir çizgi üzerinde sürekli ileriye doğru ilerlediğini iddia edenler, ilkel/barbar olandan medeni olana doğru bir sürecin işlediğine bizleri inandırdılar. Bugünün şahidi olan insanlık tarihin ilkellikten medeniliğe doğru aktığına ikna olmuş vaziyettedir. Denebilir ki aydınlanma sonrası oluşan modern dünya bu geri döndürülemez zaman algısıyla kadim ile modern ve gelecek arasında keskin kopuşlar icat etmek suretiyle dünya da bir cennet oluşturmanın imkanlarını zorlayarak hem insanı yarını yakalama çabasının mahkumu yaparak zamanının şahidi ol(a)maması cinayetini işledi hem de hiçbir zaman inşa edilemeyecek olan muhayyel yeryüzü cenneti düşüncesiyle ortaya çıkan emek dinamizmini sermaye kapitalizminin çarklarını daha iyi döndürmesini sağlamak için kullandı.

 Zaman algısında meydana gelen kırılma, toplumları tarihlerinden kopararak hafızasızlaştırdı. Hafızasını kaybeden toplumlar zihinsel olarak sömürgeleştirildi ve Batı dünya görüşüne mahkum ve mecbur bırakıldı. Şimdinin özneleştirilmesi geçmişin tahkir edilmesine zemin hazırladı ve geleceğin idealize edilmesine sebep oldu. Yeryüzü cennetinin inşa edilmesi amacıyla idealize edilen muhayyel gelecek bugünü geleceğin inşasına giden yolda özneleştirdi. ''Şimdi'' içinde sürekli değişim vurgusu öne çıkarılarak varlığın ve varoluşun nakıs doğasına sürekli vurgu yapılmak suretiyle değişim/ilerleme olgusu merkezileştirildi.

 

Romalı arka plandan beslenen medeni-barbar ayrımı bugün Batı Medeniyeti’nin dünyanın kendileri dışında kalan yerlerini kendileri kıvamına getirmek amacıyla hareket etmelerine sebep oluyor. Önceleri kültürler arası iletişimin arttırılması amacına matuf olarak desteklenen küreselleşme/globalizm, gelinen noktada Batı değerlerinin küre üzerinde egemen kılınması amacına indirgenmiştir. Avrupalı kibir, kendisi dışındaki hiçbir kültürü kabul etmiyor. İlerlemeci tarih algısının eşlik ettiği bu kibir dünyayı Aydınlanma öncesi ve sonrası olarak kodlayarak insanlık ailesinin kadim ile olan bağını koparmayı amaçlıyor. İnsanlığın şimdiye kadar oluşturduğu edebi, felsefi, hikemi ve estetik birikim müze kültürüne dönüştürülüyor. Modern toplumlarda müzelerin bu kadar tercih edilen mekanlar olması da kanaatimce hafıza yitiminin en çok barizleştiği yerler olması dolayısıyladır. Müzeler sayesinde modernite insanlığa "senin geçmişinde böyle ilkellikler vardı ancak şimdi sen medeni oldun" diyerek bir noktada ilerleme mitinin mahkumları olmamızı sağlıyor. Batı, kendisi dışında kimsenin değer ihdas edemeyeceğine inandığı için her halükarda kendisini özneleştiriyor. Çirkinliğinin görünmemesi için elindeki medya unsurlarını manipülasyon aracı olarak kullanıyor. Enformasyon araçlarını ellerinde bulunduranlar bir olayı veya olguyu vuzuha kavuşturmak, o olay veya olgunun bütün yönleriyle anlaşılmasını sağlamaktan ziyade nasıl anlaşılması gerektiği hususunda kitleleri kodlamakla meşguldürler. Medya denilen "kitlesel narkozlama aracı" sadece haber vermiyor. Aynı zamanda ilgili haberin hangi içerikle kitlelere enjekte edileceğine de karar veriyor. Medya unsurlarını ellerinde bulunduranlar bütün bir dünyayı kendi oluşturdukları içerik ekseninde düşünmeye zorluyor. 11 Eylül saldırılarının hemen ardından özellikle Müslümanların yaşadığı beldelerde meydana gelen işgal, sömürü ve tecavüzlerin ''demokrasi götürmek'' yüce misyonuyla(!) nasıl kodlandığı hatırlandığında bu ayartma sürecinin ne'liği ve nasıl'lığı daha iyi anlaşılabilir.

 

Tarihi boyunca bir öteki olmadan varlığını devam ettiremeyen Batı Medeniyeti için yeni öteki artık gizlenemez bir biçimde, Sovyetler'in dağılmasının ardından değişen NATO konseptinin de beyan ettiği üzere,İslam olarak tanımlanmış vaziyettedir. Ve yine barizdir ki Cezayirli Tarihçi Jaques Attali’nin ifadesiyle "Kudüs’e ihanet eden" Hıristiyanlık, nasıl ki 1492'de kendisine ana vatanı Kudüs’ü hatırlatan Müslümanları ve Yahudileri Kıta Avrupası’ndan kovduysa, şimdi de yeni bir "arınma"ya ihtiyaç var ve bu arınmayı gerçekleştirmek için Avrupa, müttefik olarak İsa (a.s)’nın katilleri olan Yahudileri yanına çekmiş durumdadır. Doğu kökenli olan Hıristiyanlığa Batılı bir kök bulmak zorunda kalan Avrupa’nın Endülüs’ün yıkılış sürecinde gerçekleştirdiği "temizlik" bugünü anlamak açısından önemlidir. Kudüs’e ihanet etmenin acısını hala yüreğinde taşıyan Hıristiyanlık, 11 Eylül'le birlikte yeni bir haçlı seferi başlatmış ve Akdeniz Havzasına geri dönmüştür. Vaktiyle Akdeniz’den kopmak için çabalayan Hıristiyanlığın yeniden Akdeniz’e dönüşü elbette sadece petrol ve oğalgazla açıklanamaz. Bağdat-Şam-Kabil-Belh gibi insanlığın, hassaten Müslümanlığın, hafızası olan beldelerin yıkımını gerçekleştiren, bu beldelerin mirasını yağmalayan  ve bu mirası kendi müze ve kütüphanelerine götüren Batı Medeniyeti aslında Müslümanları da kendisi gibi geçmişinden koparmak ve nasıl ki kendisi Avrupa kıtasında Hıristiyanlığı yeniden icat ettiyse Müslümanlarında İslam’ı yeniden icat etmelerinin zeminin oluşturmak istemektedir. Bu münasebetle evvela oryantalistler eliyle Müslümanların on dört asırlık geleneği ötekileştirilmiş ve peygamber(s.a.v)’in sünneti itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Bugün dahi tartışmaların odağında ''sünnet''in olması bununla alakalıdır.

 

1992’de Endülüs’ün yıkılışının ve Müslümanların Avrupa kıtasından kovuluşunun 500. yılını nümayişlerle kutlayan Avrupa’nın, vaktiyle Bizans/Rum toprakları olan ve önce 1071’de ardından, İsmet Özel’in ifadesiyle, İstiklal Mücadelesi’nde İslam Beldesi olduğu tescil edilen Anadolu topraklarından Müslümanları Sibirya steplerine veya Asya bozkırlarına sürmek istediğinden şüphe duymaya artık gerek yok. İstanbul’un Fethi’nin intikamını 39 yıl sonra Avrupa Kıtası’ndan Müslümanları kovarak/katlederek alan Hıristiyan Dünyası, kızıl elma olarak besleyip büyüttüğü Anadolu’yu Müslümanlardan arındırmanın hesaplarını yapmaktadır ve bu konuda da en büyük destekçisi yine Yahudilerdir. Oğullarını tanır gibi tanımalarına ve peygamberlerinin(a.s) müjdelemesine rağmen Hz.Muhammed(s.a.v)’e cephe alanlar, kendileri gibi olmadıkça Müslümanlardan razı olmayacaklar. İsrail devleti kurulduğunda Selahaddin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek "Kalk ey Selahaddin!Biz geri döndük" diyen Yahudi askeri nasıl ki tarihin yalnızca bir kronoloji olmadığını izhar ediyorsa, Fatih’in mezarını tekmeleyerek sevinç çığlıkları atacak bir zihniyetin bugün Batı’da içten içe büyüdüğünü söylemek abartı olmaz. Paris saldırısının hemen ardından tam da Avrupa’nın İslam’dan arınması amacına matuf olarak faturanın öncelikle göçmenlere kesilmesine şaşmamak gerekir. 

 

Meseleyi din perspektifinden değerlendirmek kimilerince bilimsel ve dahi rasyonel bulunmayabilir. Ancak tarih çok iyi bir öğretmendir ve din olgusu dışarıda bırakılarak bugünkü dünyayı anlamlandırmak mümkün değildir. Avrupa’ya önce aydınlanmayı ardından sanayi devrimini yaşatan ve nihayetinde teknik/sınai anlamda inkişaf etmesini sağlayan da Luther-Calvin ikilisinin Hıristiyanlığa getirdiği yeni yorum değil midir? Şayet Calvin Hıristiyanlığı "ahiret için dünyada çile çekmek" yerine dünyayı cennete çevirecek bir çaba içerisine girmek şeklinde yeniden yorumlamasaydı, Avrupa’nın Aydınlanma ve Sanayi devrimini gerçekleştirmesi mümkün olabilir miydi? Ya da Hıristiyanlığı dışarıda bırakarak modernliği anlamak ne kadar mümkün olabilir? Dolayısıyla aslında fazlasıyla dini bir süreçten geçiyoruz fakat bunun anlaşılmaması için ciddi anlamda bir uyuşturma ameliyesiyle karşı karşıyayız."Kaosun rutinleşmesi" olarak adlandırılabilecek olan Dünyanın içinde bulunduğu mevcut durum insanlığa "müşevveş zihin" hali armağan ettiği için kaosu üretenlerin teşhir edilmesi mümkün olmuyor. İfsat ve iğva edici olmalarına rağmen ıslah edici olduklarını iddia edenlerin gerçek yüzlerinin ortaya çıkmasını engelleyen "rutinleşmiş kaosun" sebep olduğu "müşevveş zihin hali" agah olma mükellefiyetiyle mücehhez olması gereken Müslüman şahsiyeti de dumura uğrattı. Kaosun üreticilerini teşhir edememenin tabii neticesi olarak kimi Müslümanlar tarafından sapılan nihilizm bataklığı, gayrı ahlaki tavır alışların zeminini oluşturdu. Köksüzlük /gelenek reddiyeciliği üzerine kurulu olan ve kendisini radikal olarak adlandıran kimi İslami iddialı fraksiyonlar, adeta usulsüzlüğü usul edinerek, yaptıkları eylemleri aziz Kurana meşrulaştırmak için sonu gelmez tevil spekülasyonları yapmak suretiyle tam da post modernitenin ruhuna uygun olarak öznesiz/merkezsiz/geleneksiz ve parçacı bir İslami anlayışın mümessilleri olarak tebarüz ettiler. Batıya kahretme üzerine kurulu bu anlayış yaklaşık 200 yıldır Batıdan dayak yemenin ve hassaten 11 Eylül sonrasında tebarüz eden İslam’la savaş doktrininin neticesi olarak bugün sadece Batıyı değil hatta belki daha da fazla olarak Müslümanları tehdit etmektedir. Vesselam...

 

Kamil ERGENÇ

 


AddThis
 

Yorum ekle