Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün561
mod_vvisit_counterDün487
mod_vvisit_counterBu hafta561
mod_vvisit_counterBu ay12223
mod_vvisit_counterHepsi551372

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-II

Müslümanların son üç asrının serencamını tespit noktasında işe başlarken, bu tarihten öncesinin pir-ü-pak olduğunu iddia ediyor değiliz.17.yüzyıla gelmeden çok önceleri de, yani henüz modernite keşfedilmemişken, Müslüman halklar gerek Emeviler döneminin ultra Milliyetçi yaklaşımlarına gerek Abbasiler döneminin mezhep eksenli politikalarına gerekse de bu miraslardan bir şekilde istifade eden Selçuklu-Osmanlı-Babür-Memlük-Safavi hanedanlarının türlü cürümlerine şahitlik etmiştir.Bu cürümlerin işlenmesi sürecinin Raşit Halifeler dönemini sona erdiren ve saltanatın müesseseleşmesine sebep olan Emevi Hanedanlığı ile başladığı söylenebilir.’’Isırıcı Meliklik’’ olarak tavsif edilen bu dönem, yönetim erkinin ilim,meşveret/istişare,gönüllü biat ve adalet bağlamından soyutlanarak belli bir ailenin/nesebin uhdesine temlik edilmesi,yöneticinin Rasulullah(s.a.v)’ın halifesi değil de ‘’Allah(c.c)’ın Yeryüzündeki gölgesi’’ olarak adlandırılması ve en önemlisi de din dilinin iktidarın meşruiyeti için araçsallaştırılması yönüyle dikkat çekicidir.Beşinci Raşit halife olarak adlandırılan Ömer b.Abdülaziz dönemi dışarıda bırakılırsa,sonraki dönemlerde halkı Müslüman devletlerin çoğunda cari olan saltanat/padişahlık/meliklik sistemi,dinamik ve özne olması gereken Müslüman toplumları edilgenleştirmiştir.Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olma vasfı, yönetici erki eleştiriden/muhalefetten muaf tutmuş ve din dilinin araçsallaşmasına sebep olmuştur.Bu durum, otoriteye bağlı din dilinin ve ancak bir devlet otoritesinin olması halinde Müslüman’ca yaşanacağı algısının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Bundan dolayıdır ki, Müslüman toplumlar, halihazırda da yakinen müşahede edildiği üzere, İslam’ın ancak bir otoriteye yaslanarak ayakta kalabileceğine, otoritenin/devletin olmadığı yerde Müslüman’ca yaşamanın mümkün olmadığına inanan bir itikat dili geliştirmişlerdir.Westfalya sonrası ortaya çıkan ulus-devlet olgusunun, Müslüman toplumları da kuşatması sonrasında ise ‘’kutsal vatan/ülke’’ klişeleri üzerinden yeni bir ayartma tarzı icat edilmiştir.İslam’ın ulvi dili, bu sefer de ulus devletlerin meşruiyetlerini sağlamak amacıyla yerelliğe ve taşralılığa mahkum edilmek istenmiştir.Ulus devlet toprağa ve etnisiteye bağlı karakterini,Türkiye özelinde de yakinen görüldüğü üzere,din üzerinden meşrulaştırma yoluna gitmiştir.Aziz İslam’ın canlı, dinamik, bilinçli ve devingen cemaat/ümmet perspektifi yerine,sultanın veya devletin hikmetinden sual edilemeyeceğine inanan bir ‘’toplum psikolojisi’’oluşmuştur.Halifeye, istikametini bozması durumunda kılıcıyla düzeltme uyarısını yapan örnek Müminler topluluğu yerini, manipüle edilebilir ve üzerinde her türlü operasyonun yapılabileceği keyfiyetsiz kemmiyete terk etmiştir.

 

Bu nedenledir ki, Osmanlı modernleşmesi yukarıdan aşağıya empoze edilen bir hususiyete sahiptir.Tıpkı Cumhuriyet modernleşmesinde olduğu gibi.Ancak bir farkla ki,Osmanlı modernleşmesini gerçekleştiren elitler, halkın dini değerleriyle barışık olduklarından dolayı ciddi bir tepkiyle karşılaşmazlarken,Cumhuriyet elitleri pozitivist ideolojik aidiyetlerinden dolayı toplumun ekserisi tarafından daima şüpheyle karşılanmışlardır.Dolayısıyla modern döneme gelinceye kadar Müslüman toplumların şahitlik ettiği süreçler,aslında moderniteye neden bu kadar çabuk teslim olduğumuzu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir.Binaenaleyh bugün Yeni Türkiye bağlamında şahitlik ettiğimiz tartışmalar, esasa yönelik olmaktan ziyade daha çok ‘’form’’a yöneliktir.Modern paradigmanın kendisinde içkin sekülerlik,ilerleme,evrim,gelişme,kalkınma,kolonyalizm,kapitalizm,birey,toplum,ulus-devlet,laiklik gibi kavramların tartışılmadığı;bu kavramların,halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir toplumda neye tekabül ettiği hususu İslam noktayı nazarından tespit edilmediği sürece,Yeni Türkiye imgesinin özgünlüğünden söz etmek mümkün olmayacaktır.Yeni Türkiye’yi yalnızca asker-sivil ilişkileri,kamusal alanda dini görünürlük,sivil toplumun güçlendirilmesi,ifade özgürlüğü,azınlık hakları,kentsel dönüşüm,teknik/sınai gelişim,çoğulculuk,merkez-çevre ilişkilerinin normalleşmesi gibi ‘’paradigma içi’’ bağlamlar çerçevesinde gündemleştirmek,esasa ilişkin çözümlemeler yapma sorumluluğumuzu ihmal etmek anlamına gelir.

 

Unutmamak gerekir ki,pre-Modern dönemde Müslüman halklar mutlak anlamda mutlu–mesut değillerdi.Yukarıda da işaret etmeye çalıştığımız üzere,Aziz ve mübarek İslam’ın ulvi dili,kimi hanedanlıklar eliyle araçsallaştırılmıştı.Bütün bir hayatı tanzim etmesi gereken İslam,neo-platoncu/ezoterik/Batıni/içrek kimi hizipler tarafından bir takım sentezci yaklaşımlara kurban edilmek istenmişti.Dolayısıyla modernliğe kahrederek bir değerlendirme yapmak niyetinde değiliz.Ancak itiraf etmek gerekir ki, modern döneme kadar çok ciddi badireler atlatsalar da, Müslümanların sabiteleriyle olan ilişkileri,belirleyen olarak din belirlenen olarak şahsiyet iken, modernlikle beraber bu durum, belirleyen olarak insan belirlenen olarak din şekline bürünerek tarihi bir kırılmanın tezahür etmesine sebep olmuştur.Bunun en önemli sebebi de,kanaatimizce,Hıristiyanlığın Avrupa’da yaşadığı tecrübedir.Ehl-i Kitap olması münasebetiyle Müslümanlarla tarih boyunca çok sıkı ilişkilere sahip olan Hıristiyan Batı Medeniyeti,modern dönemle birlikte Hıristiyanlığa getirdiği yeni yorumla da Müslümanları etkilemiştir.Hermenötiğin de yardımıyla Hıristiyan teologlar, İncil’e müdahale ederek ‘’metni yazarından daha iyi anlama’’ niyetiyle, ‘’yeni/modern’’ bir yorum geliştirmiş ve zaten orijinalitesi kaybolmuş olan İncil bu sürece daha fazla dayanamayarak ‘’belirleyen’’ olmaktan çıkarak ‘’belirlenen’’ olma pozisyonuna çekilmiştir.İncil’in yerel dillere tercüme edilmesiyle,kilisenin İncil üzerindeki yorum tekelinin kırılması,Batı’da Aydınlanma devrimine giden sürecin en önemli aşamasıdır.İncili yorumlama tekeli elinden alınan kilise, zamanla siyasal alandaki belirleyen olma imtiyazını da -ki bu imtiyazda İncil’i yorumlama tekelinden kaynaklanıyordu- kaybedecek ve elindeki topraklar,feodaliteyi yıkan burjuvanın eline geçerek sekülerleşecekti.Toprağın sekülerleşmesi,Westfalya’ya giden sürecin başlamasına sebep oldu.1648 sonrası Avrupa, ulus devletin nüvelerini oluşturmuş ve kilise karşısına bilimi geçirmiş olarak hızlı bir dönüşüme şahitlik etmiştir.

 

Burada Hıristiyanlığın pre-modern dönemdeki algılanış ve uygulanış şeklini meşru gördüğümüz anlaşılmamalı.Dikkat çekmek istediğimiz nokta,ilahi kaynaklı olduğuna iman edilen bir ‘’metnin’’,bizzat muhatapları tarafından müdahaleye maruz kalmasıdır.İlahi olan, beşeri müdahaleye maruz kaldığında ‘’özne’’liğini yitirmekte ve ‘’beşer’’ aklının sınırları ölçüsünde esnetilmeye müsait hale gelmektedir.Avrupa’da, modernliği doğuran koşulların İncil’in yorumlanması sürecinden bağımsız düşünülmesi bu nedenle mümkün değildir.Müslümanlarında Batı modernliğini taklit etmeye başlamaları sırasında ve sonrasında ‘’metne/Kur’an’a’’ müdahale etme yetkisine sahip oldukları yönünde attıkları adımlar, bu yönüyle dikkat çekicidir.Denilirse ki, Müslümanların geleneğinde de tefsir ilmi vardır ve bu ilim de yoruma dayalıdır.O vakit deriz ki, tefsir ilminde metnin orijinalitesi merkeze alınarak yani ‘’metinden hareketle’’ bir yorum söz konusudur ki bu yorumda belli usuller(metodoloji) çerçevesinde gerçekleşir.Yani metnin orijinalitesine müdahale söz konusu değildir.Bundan dolayı tefsir ilmi hermenötikle karıştırılmamalıdır.Dolayısıyla metinden hareketle,yani metnin/Kuran’ın özneliğini kabul ederek, verili olanı/realiteyi sorgulaması/çözümlemesi ve içerik üretmesi gerekirken;verili/reel olandan hareketle metnin yorumlanması,modernleşmenin Müslüman zihinde oluşturduğu tahribatların en büyüğüdür.Bu durumda verili/reel olan özneleşmekte ve metin/Kuran, verili olanın meşrulaştırılması için araçsallaşmaya zorlanmaktadır.Kur’an’ın perspektifine göre hayatı inşa etmenin imkanlarını oluşturmak yerine,yaşanılan hayatı Kur’an’a onaylatmak anlamına gelen bu yaklaşım, vahyin inşa edici hususiyetini görmezden gelen bir Müslüman prototipin oluşmasına yol açmıştır.Böylece hem ontolojik hem de epistemolojik bir işgalin kapısı aralanmış ve bugün yakinen müşahede ettiğimiz ‘’zihinsel sömürgeleşme’’ süreci başlamıştır.

 

Binaenaleyh Müslüman toplumlar bir yandan dinlerinin kendilerinden beklentilerini karşılamaya çalışırken, diğer yandan modernliğin icaplarını yerine getirmek arasında sıkışıp kalmıştır.Bu sıkışıklık hali ‘’amorf kimliklerin’’ ortaya çıkmasına sebep olmuştur.İranlı filozof Daryush Shayegan, Müslümanların moderniteyle karşılaşmaları sonucu yaşadıkları durumu ‘’değişim şenliklerine katılamamak,tarihin ve bilginin gerisine çekilmek ve bundan dolayı da ‘’kültürel şizofreni’’ yaşamak şeklinde tanımlamaktadır.’’Kültürel hayatın hızlı bir değişim/dönüşüm geçirdiği 19.yüzyılda mektep-medrese ayrımının da görünür hale gelmesinden sonra Osmanlı’da zaten şerh ve haşiye geleneği üzerine oturan dini havzanın gittikçe değersizleşmesi göze çarpmaktadır.Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimi sonrası, teknik eğitim alanında duyulan ihtiyacı gidermek için atılan adımlar, aynen Osmanlı’da da atılmış ve özellikle mesleki eğitim yapan okullar ile mühendislik fakültelerinin ihdas edilmesine hız verilmiştir.Bu durum, medreseye giden öğrenci profilinde niteliksel anlamda ciddi değişikliklere sebep olmuş ve mektep-medrese ayrımını, medresenin aleyhine olacak şekilde derinleştirmiştir.Osmanlı Devleti’nin, asıl ihtiyaç alanı olarak belirlediği meslek mekteplerinin sayısı ve öğrenci kalitesi artarken, medrese tabiri caizse ölüme terk edilmiş,yalnızca dini eğitim veren kurumlar olarak varlık göstermişlerdir.İslami bilgiyi üretme merkezi olması münasebetiyle medresenin çağını müdrik olamayışı, modernliğin Osmanlı toplumunda karşılık bulmasında oldukça etkili olmuştur.

 

18.yüzyıldan başlayarak bugüne kadar devam eden modernleşme süreci,Müslüman halkların zihinsel anlamda sömürgeleşmesine sebep olması dolayısıyla oldukça sarsıcı olmuştur.Kadim dünyanın tümden ötekileştirilmesini de içeren bu süreç, insanın müstağnileşmesini de besleyen yönüyle önemli bir tarihsel eşiktir.Kadim olandan kopma ve farklılaşma amacına matuf olarak kendisini muhkemleştiren modernlik,kutsaldan bağımsızlaştırdığı bilgiye dayanarak inşa ettiği birey/toplum ve devlet ile yeni bir varoluş biçiminin sözcülüğünü üstlenmiştir.Evvela tabiatın kutsaldan bağımsızlaştırılması şeklinde barizleşen sekülerlik-ki modernite sekülerlikten bağımsız düşünülemez- sonraları insan etkinliğinin olduğu tüm alanlarda cari kılınmıştır.Avrupa merkezciliği özneleştirerek Dünya’nın geri kalanını bu merkezin değerler sistemi çerçevesinde ‘’birörnekleştirme’’ amacı güden modernlik,tüm dinlerin reel hayata dair söylemlerini vülgarize etmiş ve mistifikasyona tabi tutmuştur.Zaman algısında köklü bir değişim üzerine kurulu olan modernlik, tarihi dün-bugün ve yarın olarak kodlamak suretiyle her bir zaman aralığı arasında mutlak kopuşlar icat ederek-mesela bugünün dünden daha iyi olduğu,geçmişin ilkel/geri/primitif,geleceğin ise bugünden daha iyi olacağı-  muhayyel bir ‘’yeryüzü cenneti’’ düşüncesini ilerleme/büyüme/gelişme/evrim kavramlarıyla inşa etmeye çalışmıştır.Adı geçen kavramların geçmişten mutlak anlamda bir kopuşun izlerini taşıdığı söylenebilir.Böylece modernite Hıristiyanlığın insan-evren ve Tanrı telakkisinin yerine Kant ve Descartes tarafından seküler bilginin egemenliğinde şekillenen bilim merkezli bir yaklaşımı şiarlaştırmıştır.Aougoste Comt’un,insanlık tarihini teolojik,metafizik ve pozitivist dönem olarak ayrımlaması ise bir yandan doğrusal tarih anlayışının yerleşmesine hizmet ederken,diğer yandan Hıristiyan geleneğinden kopuşun gerekçesi olmuştur.

 

Müslüman toplumların,Batı modernitesini taklit etmeye başlaması kaçınılmaz bir şekilde sabiteleriyle ilişkilerinin yeniden kurgulanması sürecini başlattı.Ancak bu kurgulama bizzat sabitelerin yerinden edilmesi,yani sabite oluşlarının sorgulanması şeklinde travmatik ve trajik bir biçimde gerçekleşti. Bu noktada modernitenin önemli kazanımlar elde ettiği söylenebilir.18.yüzyıl ve sonrasında modernleşme amacıyla atılan adımlar dikkate alındığında, Müslüman toplumların insan-evren ve Allah tasavvurlarında ciddi dönüşümlerin yaşandığı müşahede edilebilir.Bu değişimin en açık göstergelerinden biri Kuran’ı Kerimin zamanla referans olmaktan çıkarılması,bireysel dindarlıkların terviç edilmesi ve ahlakı Kuran olan Peygamberin(s.a.v) pozisyonunun tartışma zeminine çekilmesi şeklinde olmuştur.Comte’çu tarih anlayışının Müslüman entelektüel havzada karşılık bulması neticesinde, tıpkı modern Avrupa’da olduğu gibi gelenek ötekileştirilmiştir.Artık Müslümanlar da tarihin doğrusal bir zemin üzerinde sürekli ‘’ileriye’’ doğru aktığı iddiasına kani olmuş ve modernitenin zaman algısını içselleştirmeye başlamışlardır.Geri döndürülemez zaman algısının beslediği doğrusal tarih anlayışının tabi sonucu olarak,Müslüman entelektüel ve ilim havzasında tarihselcilik perspektifi gelişmiş ve Hıristiyanlığın gelenek reddiyeciliğinin benzeri Müslüman toplumlarda da cari kılınmaya çalışılmıştır.Kitab-ı Kerim’in ve sahih sünnetin tarihselci bağlama hapsedilerek yorumlanmaya çalışılması,yeni bir düşünme biçiminin doğmasına öncülük etmiştir.Bu düşünme biçimi bir yandan vahiy üzerinde her türlü operasyon yapmayı meşru görürken,diğer yandan modern paradigmayı tartışma dışı tutarak kültürel emperyalizmin etki alanını genişletmiştir.Ahlakı Kuran olan peygamberin örnekliği,tarihin doğrusal bir zeminde akıp gittiğine iman eden zihinler tarafından ‘’tarih dışı’’ ya da ‘’zaman dışı’’ gibi Comtçu argümanlarla zedelendiğinde,artık Müslüman toplumlar için modern paradigmaya teslim olmak kolaylaşmıştır.Oldukça sinsi olan bu darbenin bir sonraki adımı ise bizzat vahyin tarihi bağlama hapsedilmesi olmuştur ki dinin kamusal alandan yavaş yavaş çekilmesi süreci bunun açık bir göstergesidir.Osmanlı ve Mısır havzasından Avrupa’ya tahsil için gönderilen öğrencilerin geri döndüklerinde ilk yaptıkları şey, dinin yerine bilimi ikame etmek olmuştur.Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde artan pozitivist etki, Cumhuriyetin kuruluş sürecinde etkili olmuş ve bilim en hakiki mürşit olarak tavsif edilmiştir.

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız  

 


AddThis
 

Yorum ekle