Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün525
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2765
mod_vvisit_counterBu ay10357
mod_vvisit_counterHepsi582240

Yeni Türkiye Nedir?Ne Değildir?-III

Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmesi dinin/İslam’ın yeniden yorumlanmasıyla paralel giden bir süreçtir dersek abartmış olmayız. Çünkü toplumsal dokunun değiştirilmesi amacıyla atılacak adımlarda dinin onayı olmadan başarı sağlamak mümkün değildir. Hele ki Osmanlı gibi tarımın merkezi rol oynadığı -ki tarım toplumunun en temel hususiyeti geleneğe/dine taassup derecesinde bağlılıktır- bir imparatorlukta, din tarafından onaylanmayan icraatlar kadük kalabilmektedir. II.Mahmut’un halk tarafından "gavur padişah" olarak adlandırılmasının en önemli sebebi, dine muğayir olduğu düşünülen eylemleridir. Cumhuriyet modernleşmesi, evet, oldukça radikal olmakla birlikte aslında kendince bir din yorumu ihdas etmesi yönüyle de dikkat çekicidir. Bizzat Mustafa Kemal tarafından yeni bir Kur’an tefsiri ve hadis tercümesinin önerilmesi, diyanet işleri başkanlığının ihdas edilmesi, tevhidi tedrisat kanunuyla eğitim-öğretimin tek elde toplanması gibi uygulamalar göstermektedir ki, toplumun çimentosu olan dine yeni bir yorum getirilmek istenmektedir ve bu yoruma ulus-devlet karar verecektir.

Zaten modernleşme süreci, Avrupa’da Hıristiyanlığın yeniden yorumlanmasından başka bir şey değildir. Cumhuriyet kadroları da, ki bunların çoğu Osmanlı’nın son dönemlerinde tahsil için Avrupa’ya gönderilen gençlerden oluşmaktadır, tıpkı Avrupa da olduğu gibi bir yol izlemiş ve "dinin geri bıraktığı" tezi üzerinden hareket ederek jakoben modernleşmeyi cari kılmaya çalışmışlardır. Nasıl ki Fransız İhtilali’nde jakobenler, geçmişe/geleneğe/dine ait ne varsa hepsini yıkmak istemişse, Cumhuriyet kadroları da aynı usullerle hareket etmeyi yeğlemişlerdir. Harf inkılabından takvimin değişmesine kadar tüm radikal adımlar, aslında jakobenizmin bir neticesi olarak okunabilir.

Tanzimat ve Islahat fermanları Osmanlı Modernleşmesinde önemli köşe taşları olarak kabul edilir. Çok uluslu yapısıyla Osmanlı, adı geçen fermanlarla milleti hakime olan Müslüman tebayı gayrı Müslimlerle eşitlemek suretiyle, halk nazarında oldukça ciddi tepkilere sebep olacak bir adım atmıştır. Müslim - Gayrı Müslim(gavur) ayrımı üzerinden yürüyen toplumsal yapı "gavura gavur denmeyecek" beyanatıyla, İslam’ın üstünlüğü ön kabulüne halel getirmiştir. Bu hamle aynı zamanda, modernleşmenin kamusal alandaki en önemli tezahürü sayılabilir. Diğer taraftan medrese geleneğinin çağa tanıklık edecek evsafta olmadığı, saltanat rejimleri tarafından araçsallaştırılan din dilinin modern kuşatmaların yarılması için neler yapılabileceği noktasında eksik kalması da bir hakikat olarak zikredilmelidir. Saltanat rejimlerinin, kontrol altında tutmak için azami gayret gösterdikleri din adamları sınıfının, devlet tarafından "reaya" olarak tarif edilen halkın öğretim seviyesini yükseltmek için çaba göstermemiş olmaları ciddi bir eksiklik olarak öne çıkmaktadır. 18.yüzyılda dahi, reayanın büyük bir çoğunluğu okur-yazar değildir ve dini  bilgiler çoğunlukla menkıbelerden ibarettir. Dolayısıyla Batılılaşmayı kabul eden devletin zirvesine, gerçek anlamda muhalefet edecek bir toplumsal zemin söz konusu değildir.

Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu ilk toprak kaybını yaşadığı 1699 tarihinden sonra Batı ile yakın temasa geçme zarureti duymuştur. İlk toprak kaybına sebep olan askeri başarısızlığın, Osmanlı siyasetinde ki etkisi kuşkusuz sarsıcıdır. Zaten Batıyla temas kurmanın amacı da, bu mağlubiyetin bir daha yaşanmasının önüne geçmektir. Bu vesileyle gerek öğrenciler göndermek suretiyle gerekse uzmanlar getirterek gerçekleştirilen temas, denebilir ki artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının işaretlerini vermiştir. Çünkü o tarihlerde Batı, Rönesans ve reform süreçlerini yaşamış, aydınlanma devrimini gerçekleştirmiş ve modernleşme denen olguyu kendi havzasında cari kılmış bir coğrafyanın adıdır. Uzun yıllar kilisenin tahakkümü altında yaşamak mecburiyetinde kalmasından mütevellit, Batı, dinle/kiliseyle arasına mesafe koymak suretiyle "aklileştirme" sürecine adım atmıştır. Bu süreç Newton’dan mülhem, evrenin mekanik olduğu iddiasıyla taçlandırılarak onun bütün sırlarının kendisine müdahale edilerek elde edilebileceği algısını beslemiştir. Bilginin güçle eşitlendiği bu tarihi bağlam, sonraları sadece evren üzerinde değil insan üzerinde de tahakküm kurma ameliyesini besleyen bir zemin oluşturmuştur. Bu aklileştirme ameliyesi sayesinde gerçekleştirilen endüstrileşme, Osmanlı’yı kendisine hayran bırakmıştır. Artık, üstün olduğuna inanılan bir medeniyet ve o medeniyeti taklit etmeye çalışan başka bir medeniyet söz konusudur. İbn-i Haldun’un "Mağluplar galipleri taklit ederler. Çünkü galibiyetin, kendilerinde bulunmayan ve fakat galiplerde bulunan bir meziyetten kaynaklandığına inanırlar’’ tespitinde olduğu üzere, Osmanlı İmparatorluğu "alıcı/nesne" pozisyonunu kabullenmiş ve bu süreç imparatorluğun dağılmasına kadar ve sonrasında da, travmatik olarak, devam etmiştir.

Bu noktada alıcı/nesne veya verici/özne olmanın farklı tarihi izdüşümleri olduğu gerçeğine kısaca temas etmekte fayda var. Bilindiği üzere, 7.yüzyıl Arap Yarımadası’nda Allah(c.c)’ın elçisi Hz. Muhammet(s.a.v)’e vahyedilen son ilahi mesaj, 23 yıllık süre zarfında neredeyse bütün bir Arap Yarımadasını kuşatmıştır. Hz.Muhammet(s.a.v)’in vefatından sonra oldukça kısa bir sürede Fars-Rum ve İskenderiye havzaları son ilahi mesajla tanışmışlardır. İslam, tarihçi Nigel Clıff’in ifadesiyle, adeta bir yanardağ püskürmesi gibi bendini aşmış ve bütün kültürlerle korkusuzca temas kurmuştur. Bu temas sırasında ve sonrasında İran-Grek-İskenderiye ilim ve entelektüel havzalarının matematik, geometri, fizik, felsefe, teoloji, tıp gibi alanlarında yüzlerce eser tercüme edilmiştir. Daha 8.yüzyılda, Müslüman fatihler İber Yarımadasına ayak basmış ve yaklaşık sekiz asır bu coğrafyada, yani Avrupa’da, varlık göstermişlerdir. Öyle ki Avrupa’nın entelektüel sıçrama yapmasında ve 11. yüzyılla birlikte yıllarca süren cehalet uykusundan uyanmasında Müslüman mütefekkirlerin rolü büyüktür. Dolayısıyla Doğu-Batı arasında devam eden bu aktarım süreci Avrupa’da başlayan Aydınlanma hareketi sonrasında değil, oldukça eskilere dayanan bir geçmişe sahiptir. Ancak bu alışveriş sürecinde geçmişle kıyaslandığında şöyle bir fark vardır: Abbasiler döneminde Yunan-İskenderiye-İran havzasından yapılan tercümeler Müslüman kelamcılar eliyle tenkit ve teşrihe tabi tutulurken, 18. yüzyıldan itibaren başlayan Batıdan Doğuya aktarım aynı hassasiyetle gerçekleştirilmemiş, bilakis Avrupa’nın ürettiği seküler bilginin belirleyiciliğine boyun eğilmiştir.

20. yüzyıla gelindiğinde artık imparatorluğun hayatta kalma ihtimali kalmamıştır. Gerek Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilikler, gerekse sanayi devrimiyle ortaya çıkan makinizm ve endüstriyel kapitalizm, ekonomisi büyük oranda tarıma dayalı Osmanlıyı ciddi bir sarsıntıya uğratmıştır. Artık imparatorluk mevcudiyetini korumanın derdine düşmüştür ve bütün mukaddesatları bir bir elinden çıkmaktadır. Kudüs’ün, Mekke’nin ve Medine’nin düşmesinden sonra, Osmanlı imparatorluğu bizzat kendi elit askeri ve siyasi bürokratları tarafından yıkılarak, dönemin konjonktürüne uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti ulus-devlet formunda ortaya çıkmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında verilen İstiklal mücadelesi neticesinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, başlangıçta bir İslam devleti olarak, 1924 anayasasında "devletin dini, dini İslamdır" yazar, kurulmuş ancak 1928 anayasasında bu madde çıkarılmıştır. 1937'de ise laiklik anayasaya dahil edilmiştir. Osmanlı bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, gerek modernleşmeye duyduğu iştiyak gerekse de reddi mirasta bulunma noktasında oldukça radikal adımlar atmıştır. Gerçekleştirilen kültürel devrimlerle, 18. yüzyılın başından beri devam eden Batılılaşma süreci, ancak "ihtida" kavramıyla ifadelendirilebilecek bir boyut kazanmıştır. Yeni kurulan devletin neredeyse bütün unsurları bu yeni perspektife göre inşa edilmiştir. Türkçe ibadet tartışmaları, ezanın Türkçe okunması gibi adımlar ihtida sürecinin göstergeleri olarak okunabilir. Modernliğin sadece "gardrop" modernleşmesi olarak kalmayıp, özellikle toplumsal görünürlükler üzerinde devam etmesi neticesinde Osmanlı’dan kalan ne varsa ya ötekileştirilmiş ya da imha edilmiştir.

Mısır’ın Fransa tarafından işgali, gerek Osmanlı modernleşmesine olan tesiri gerekse Arap halklarının 19. ve 20. yüzyılda ki tavır alışlarını belirleme açısından hayati öneme sahiptir. 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşen bu işgali emsallerinden farklı kılan ise, tesirleri uzun süre devam edecek bir zihinsel sömürgeleştirme amaçlı olmasıdır. Klasik Oryantalist birikimden istifade ederek Mısır’a yalnızca askerlerle değil onlarca bilim adamı/entelektüellerle gelen Napolyon, başta Ezher uleması olmak üzere Mısır entelijansiyasını da gelişinin hayırhah olduğuna kısa sürede ikna etmiştir. Oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Mısır’ın kültürel gen haritası çıkarılarak, bu kadim medeniyetin nasıl zihinsel olarak sömürgeleştirileceğinin yol haritası oluşturulmuştur. Fransa’nın Mısır’dan çekilmesi sonrası oluşan otorite boşluğunu gayet ustaca dolduran Kavalalı Hanedanlığı, Mısır’ı muasırlaştırmanın yanında Osmanlı’dan bağımsızlaştırmanın da yollarını aramıştır. Mısır’ın Osmanlıdan kopuşu, I. Dünya Savaşı sonrasında oluşacak olan Arap ulus devletlerinin ilham kaynağıdır. Fransa’nın medenileştirici misyonunun Mısır'da ki temsilcisi olarak Kavalalı Hanedanlığı, yukarıdan aşağıya değişim dayatan yönüyle de çağdaş Arap ulus-devletlerine liderlik yapmıştır. Osmanlı-Mısır ilişkilerinin koptuğu bu süreçte, 20. yüzyıl Arap ulusçuluğunun alt yapısı oluşmuş ve Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı’ya dahil edilen Arap Beldeleri zamanla  bağımsızlaşma yolunda adımlar atmışlardır. Mısır’ın sahip olduğu tarihi ve kültürel derinlik, tıpkı bugün olduğu gibi, 19. yüzyılda da Arap toplumlarının liderliğini yapmasını sağlamıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Abdunnasır önderliğinde Arap milliyetçiliğinin bayraktarlığını yapan Mısır, halen Ortadoğu Arap havzasının lideri pozisyonunu korumaktadır. Yeni Türkiye’nin Neo-Osmanlıcı perspektifi benimseyen tavrı karşısında, Mısır önderliğinde ki Arap havzasının retçi tavrı, bu bakımdan dikkat çekicidir. Cumhuriyet modernleşmesinin de yukarıdan aşağıya buyurgan bir tavırla gerçekleştirilmesi, Kavalalı önderliğinde Mısır’ın yaşadığı tecrübeyi hatırlatmaktadır. Denebilir ki Cumhuriyet modernleşmesi, Mısır modernleşmesinin bir asır sonra revize edilmiş halidir.

İlginçtir ki Türkiye’de radikal modernleşme adımlarının atıldığı tarihlerde İran ve Afganistan gibi halkı Müslüman olan ülkelerde de benzer adımlar atılmaktadır. Şah Rıza Pehlevi İran’ı ile Emanullah Han’ın Afganistan’ı modernleşmede Türkiye’yi, hassaten Mustafa Kemal’i örnek almaktadırlar. Özellikle kadının toplumsal statüsü bağlamında atılan adımlar neredeyse aynıdır. Batılı kadın prototipinin özneleştirildiği ve Müslüman kadınların da kendilerini bu özneye benzetmeleri gerektiği tezi üzerinden tesettür karşıtlığı, bu dönemde dikkat çekicidir. Bu noktada tesettürün reddi, batılılaşmanın en önemli adımlarından biri  olmuştur. Çünkü modernlik, dinin kamusal alandaki görünürlüğünü mümkün olduğu kadar azaltmakta, onun yerine rasyonel ve seküler temelli bir toplumsal birliktelik oluşturmayı hedeflemektedir. Tesettür, modernliğe "karşı duruş" anlamı taşıdığı için Batılılaş(a)mama izlenimi vermektedir. Dolayısıyla Müslüman kadınların Batılı hemcinsleri gibi giyinmeleri noktasında devlet tarafından yapılan baskılar, bu bağlamdan bağımsız değildir. Modernlikte içkin sekülerlik, sadece toplumsal birlikteliğin sağlanması amacıyla atılan adımlarda değil, bedenin tanımlanmasında da etkili olmuştur. Türkiye-İran ve Afganistan'da kadının toplumsal statüsü ve görünürlüğü üzerinden yapılmaya çalışılan, aslında kadın bedenini sekülerleştirmektir. Bedenin sekülerleşmesi, onun üzerinde mutlak anlamda tasarrufta bulunma imtiyazını elde etme ve böylece din tarafından emanet olarak adlandırılan bedeni kişisel mülk haline getirmek demektir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Batılı hemcinsleri gibi giyinen kadınların öne çıkarılması, köy enstitüleri aracılıyla bu modelin yaygınlaştırılması ve ilerici kadın profilinin bu model üzerinden tanımlanması manidardır. Bugün dahi Kemalist blok tarafından tesettürün gerilik işareti olarak adlandırılmasının arka planında bu bakış açısı vardır. Ancak, İran ve Afganistan’da kadın kıyafeti üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan modernleşme hamleleri, İran’da 1979 devrimiyle, Afganistan da ise Beççe-i Saka isyanıyla kesintiye uğramıştır. Bu üç ülke arasında modernliğin en başarılı olduğu ülke olarak Türkiye zikredilebilir. Çünkü Türkiye, adını saydığımız bu ülkelerden farklı olarak dil alanında yaşadığı devrimle "başka türlü düşünmeye" mahkum edilmiş ve kendisini ihya etme potansiyeli ciddi anlamda darbe yemiştir. Sadece dil devrimi ile değil, Osmanlı modernleşmesinin çok erken dönemde başlamış olması, oldukça canlı Osmanlı-Mısır ilişkileri ve coğrafi olarak içe kapanma özelliği olmayan hususiyetiyle de Türkiye modernleşmesi diğerlerinden ayrışmaktadır. Hepsinden önemlisi de Fransız Tarihçi Pierre Jean Luizard’ın ifadeleriyle "Laikliğin kültürel olarak kabul edilip entegre edildiği tek ülke Türkiye’dir. Türkiye, gösterdiği güçlü milliyetçi direniş sayesinde parçalanmaktan ve diğer Müslüman ülkelerin katlanmak zorunda kaldığı Batı hakimiyetinden kurtulabilmiştir. Kemalist Türkiye, kazananın değerlerini (etnik,ulus-devlet ve laiklik) benimseyerek, Müslüman dünyasının hemen hemen her yerde egemenliğini kaybetmiş bir geçmişle bağlarını koparmayı amaçlıyordu."

Avrupa aydınlanmasının kavramsal çerçevesi merkeze alınarak gerçekleştirilen Cumhuriyet Modernleşmesi, radikal olma hususiyetiyle öne çıkar. II. Mahmut çizgisinin devamı olarak Cumhuriyet modernleşmesi, medeniyet ihraç etme ve icbara dayalı medenileştirme özelliğine sahiptir. Bu yönüyle Oryantalizmin yerli versiyonu olarak ta adlandırılabilir. Bilindiği üzere Oryantalizm, 14. yüzyıldan itibaren Doğu olarak adlandırdığı coğrafya hakkında sistemli bilgi toplayarak bu bilgiyi, tanımlama, kodlama, tasvir etme ve en nihayetinde sömürme amacına matuf olarak kullanmıştır. 19. ve 20. yüzyılda kolonyalizmi doğuran ve besleyen Oryantalist perspektif, günümüzde kendisini daha çok küreselleşme olgusu üzerinden görünür kılmaktadır. Cumhuriyet kadrolarının dahili oryantalizm sürecinde temel hedefleri, Aydınlanma paradigmasını içselleştiren bir toplumsal yapı oluşturmaktır. Bu çerçevede emsallerine az rastlanır bir adım olarak harf inkılabı köklü bir dönüşümün nasıl gerçekleşeceğinin işaretini vermesi bakımından kayda değerdir. ’’Yeni bir düşünme biçimi’’ ihdas etme amacına matuf olarak atılan bu adım, hem eski hem de Yeni Türkiye’nin Aydınlanma mutlakiyetçiliğine teslim olmasını zorunlu kılmıştır. Bugün, sistem içinde kalmak koşuluyla gerçekleşen dönüşümlerin "Yeni" olarak sunulması, romantik olmanın ötesinde aynı zamanda maruz kalınan Avrupa Merkezci insan, evren ve Allah tasavvuruna mahkum olmayı içselleştirmek anlamına gelir. Oryantalizmde içkin kutuplaştırma ya da kategorize etme anlayışı, Cumhuriyet kadrolarında da merkez-çevre, ilerici-mürteci, çağdaş-gerici gibi kategoriler şeklinde barizleşmiş; mürteci/gerici/çevre olarak tabir edilen kitleler merkez/ilerici/çağdaş değerler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmış; bu şekillendirmeye rıza gösterenler taltif edilirken, kabul etmeyenler tahkir edilmiştir.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı hinterlandında yer alan ve fakat gerek Fransız İhtilali’nin etkisiyle gerekse "sebep asabiyesi"nde meydana gelen zafiyetler neticesinde bağımsızlık ilan eden diğer devletlerde olduğu gibi bir ulus-devlet olarak ortaya çıktı. Ulus devletin temel hususiyeti olarak bir etnik kimliğe, Türklüğe, yaslanarak varlığını perçinleyen Türkiye, emsali ulus devletlerde olduğu gibi öncelikle bir etnik homojenleştirme gerçekleştirdi. u münasebetle hassaten Balkanlardan nüfus mübadelesi yapılarak, Anadolu coğrafyası Türk olmayanlardan ve gayrı Müslimlerden (Rum ve Ermenilerden) arındırıldı. Türk tarih tezi, güneş dil teorisi gibi etnisite merkezli atılan adımlarla Türklüğün yüceliği ispat edilmeye çalışıldı. Ancak çok dilli, çok kültürlü, çok etnisiteli bir imparatorluk bakiyesi olarak Türkiye, ulus-devletin homojenleştirme özelliği gereği kendi içinde ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu noktada en ciddi çatışma, Anadolu ve Mezopotamya Havzası’nın kadim halklarından olan Kürtlerle yaşandı. Osmanlı’da merkezi idareye bağlı olmakla beraber otonom bir yapı özelliği gösteren Kürt Bölgeleri, Cumhuriyet idaresinin ulus-devlet paradigması gereğince birörnekleştirme ameliyesine rıza göstermedi ve tesirleri bugüne kadar devam eden bir çatışmanın muhatabı oldu. Bu çatışma süreci, özellikle eski Türkiye olarak adlandırılan dönemde, bir yandan Kürtlerin asimilasyona tabi tutulmasının gerekçesi olurken, diğer yandan kültürel ret üzerine kurulu bir algıyı besledi. Cumhuriyet tarihi boyunca farklı isimler altında ulus-devletin homojenleştirici ve retçi politikalarına karşı mücadele eden Kürtler, seküler örgütler aracılığıyla  ulusal kimlik inşası amacına matuf olarak yönlendirilmek istendi. Seküler Türk ulusçuluğunun asimile ediciliği karşısında başka bir ulusçuluk biçimini, Kürt ulusçuluğunu, üreten ve besleyen bu süreç, Yeni Türkiye’yi konuştuğumuz bugünlerde küresel konjonktürün de etkisiyle farklı bir boyut kazanmıştır. Temelde ulus-devletin homojenleştirici vasfının bir sonucu olan bu çatışma süreci, seküler Kürtçülüğün terviç edilmesine hizmet etmiştir. Türk ulusalcılığının araçsallaştırdığı din diliyle bugün oluşturulmaya çalışılan "İslam kardeşliği" bilinci, gerek seküler Kürt kimliğin kazandığı siyasal ve ideolojik meşruiyet (ki bu meşruiyetin kazanılması sürecinde din dili Kürt ulusalcılığını destekleyecek şekilde, tıpkı Türk ulusalcılığında olduğu gibi, araçsallaştırılmıştır)  gerekse muhafazakar demokrat kimliğe indirgenen dindarlığın sığlığı nedeniyle, beklenen etkiyi göstermemiştir. Binaenaleyh bu çatışma süreci, bir yandan Kürtlerin İslam’la olan bağlarını zayıflatmak için seküler Kürtçü çevrelere malzeme sunarken, diğer yandan İslam’ın adil, ulus üstü/evrensel/cihanşumul perspektifinin muhafazakar demokrat kimlik aracılığıyla, ulus-devletin meşruiyeti adına kısırlaştırılmasına sebep olmaktadır.

 

Kamil ERGENÇ
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle