Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün323
mod_vvisit_counterDün665
mod_vvisit_counterBu hafta2957
mod_vvisit_counterBu ay14371
mod_vvisit_counterHepsi586254

Teizmin Epistemolojik Makullüğü

                                                   

Bilinen insanlık tarihi boyunca hakkında en fazla fikir yürütülen varlık hiç şüphesiz tanrı olmuştur.Esasında bunda şaşılacak bir durum da söz konusu değildir.Çünkü müşahede edilen alemle kurulan ilişki, doğal olarak öncelikle ‘’tanrılık’’fikrinin ve akabinde ‘’tanrı’’düşüncesinin doğmasına sebep olur.Bu bağlamda varlık ve varoluşla ilgili konuşmak aynı zamanda tanrıyı konuşmaktır diyebiliriz.İnsanın içine doğduğu evren ve kendisi  hakkında merak ettikleri,zorunlu olarak,‘’kurucu/var edici’’ bir iradenin varlığına yönelik inancın oluşmasına sebep olmuştur.Esasında tartışmaların temelinde de bu iradenin ‘’ne’’liği ve ‘’nasıl’’lığı meselesi vardır dersek herhalde yanlış yapmış olmayız.İnsan aklının temel çalışma biçimi olarak eser- müessir ilişkisi, varlık ve var eden arasındaki ilişkiyi ve/veya varlığın nasıl var olduğu düşüncesinden mütevellit üstün bir gücün gerekliliği tezi kendiliğinden ortaya çıkmıştır.Yine bilinen insanlık tarihinin bizi öğrettiği bir başka şey de,felsefe ve bilimin arızi oluşuna karşın  dinin asliliğidir.20.yüzyılın başına kadar sömürgeciliğin hizmetinde kullanılan antropolojinin verilerinden yararlandığımızda dinin, felsefe ve bilimden bihaber ilkel kabilelerden en gelişmiş toplumlara kadar oldukça işlevsel olduğu görülebilir.Semitik dinler genel olarak muhataplarına sahih bir tanrı,evren,insan tasavvuru kazandırmak isterler.Son ilahi kelam İslam noktayı nazarından bakıldığında, insanlık dünya ile tanıştığından beri hiçbir zaman ilahi rehberlikten mahrum bırakılmamıştır.(Bkz.2/38)

Semitik dinlerin tanrının varlığını değil de ‘’bir’’liğini merkeze alan beyanları dikkate alındığında görülecektir ki, insanlık tarihinin hiçbir döneminde tanrının varlığı ekseninde bir tartışma yapılmamıştır. Tartışmaların ana eksenini genelde ‘’nasıl’’ bir tanrı sorusu oluşturmuştur. Yani ilahtan ziyade ‘’uluhiyet’’ tanrıdan ziyade ‘’tanrılık’’ tartışılmıştır.Nitekim son ilahi din olan İslam’ın kaynağı Kur’an, hiçbir ayetinde Allah’ın varlığını ispatlama amacı gütmemiş daha çok şirkin versiyonlarına vurgu yaparak,zaten inandığımız/inanmak zorunda olduğumuz tanrının her türlü noksanlıklardan münezzeh tek/bir tanrı olması gerektiği ile alakalı beyanlarda bulunmuştur.Şirkin tanrısızlık değil, bilakis birden fazla tanrı veya tanrının gücüne denk başka güçler vehmetme ya da tanrıya ulaşmak adına aracılar ihdas etme gibi hususiyetleri göz önüne alındığında, son ilahi kelam olan Kur’an’da dahil olmak üzere diğer semitik dinlerin de Tanrının varlığını ispatlama amacı gütmediği anlaşılacaktır.Bu bağlamda tasviri özetini sunacağım Alvin Plantinga’nın ‘’tanrıyı bilmek ‘’adlı eserinde de,aydınlanma felsefesinin rasyonalitenin sınırlarına hapsetmek istediği tanrıyı nasıl bilebileceğimiz sorusunun cevabını bulmak mümkün.Tabi Hıristiyan bir mümin için…Ancak Plantinga’nın argümanları aydınlanma paradigmasının tesirinde kalan herkes –tabi bu arada Müslümanlar için de-yararlı olabilir.Plantinga İslam,Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi teistik dinlerin tanrı ile alakalı beyanlarını epistemolojik düzeyde temellendirerek iddiasını, yani tanrının epistemolojik makullüğü iddiasını, ispatlama çabasındadır.

Bu bağlamda felsefe tarihi boyunca tanrı düşüncesine en esaslı reddiyenin Aydınlanma dönemi içerisinde gerçekleştiğini söylemek herhalde yanlış olmaz. Çünkü Felsefe’nin beşiği kabul edilen  Antik Yunan’dan başlayarak aydınlanma dönemine kadar Tanrı, hayatın içinde oldukça dinamik bir varlık olarak kabul edilirken, Aydınlanmayla birlikte varlığın otonomluğu tezi işlenmek suretiyle tanrının hayattan kovulduğu bir süreç yaşanmıştır. Evreni var eden ve onun gidişatında etki sahibi olan yüce bir varlığa ve o varlığın dünyaya vahiy gönderdiğine itiraz eden ateizmin, Aydınlanma sürecinde kendisine destek olarak aldığı otonom varlık ve evren düşüncesi, halihazırda yaşadığımız zaman dilimini de etkilemiştir. Tanrı inancından kurtulmayı insanın insan üzerinde egemenlik kurmasının önüne geçmek olarak değerlendiren Marksist görüşten tutun da, tanrıyı insanın kendisinin yarattığını iddia eden materyalizme, tanrı fikrinin bir arzu nesnesi olduğunu ve arzunun tatmininin tezahürü olduğunu iddia eden Freud düşüncesine kadar ilk defa çok yönlü bir teizm karşıtı saldırı süreci Aydınlanmayla birlikte yaşanmıştır.Bu saldırıların bilimsel gelişmelerle doğru orantılı olduğunu herhalde söylemeye gerek yok.Batıda bilim ilerledikçe din gerilemiş ve ateizm güçlenmiştir.Yani bilim tanrıyı veya dini doğadan;Marks aynı dini tarihten;Freud ise onu bilincin derinliklerinden kovmuştur.Hıristiyanlığın tarihi açısından bakıldığında Aydınlanma sürecinin kendi içinde tutarlı olduğu düşünülebilir. Çünkü Hıristiyanlık Pavlus tarafından şeriattan arındırılmak suretiyle Roma’nın resmi dini olduktan sonra laik-klerje ayrımı  oluşmuş ve bu ayrım aydınlanma sürecinde Seyyid Hüseyin Nasr’ın diliyle söylersek ‘’desakralizasyonu(kutsalsızlaştırma)’’meydana getirmiştir.(Bkz.Seyyid Hüseyin Nasr,Bilgi ve Kutsal,İz Yay.İstanbul-2001) Sekülerliğin aydınlanma süreci ve sonrasında oldukça radikal bir şekilde yaygınlaştırılması Hristiyanlığa ciddi bir darbe vurmuştur.Bu yaygınlaşma sürecinin teist bir din olan Hıristiyanlığa yönelik pozitivist saldırılar çerçevesinde meydana geldiğini hatırladığımızda, Plantinga’nın eserinde Hıristiyan teolojisini rasyonel zeminde(reformist epistemoloji) savunma çabası anlamlıdır.Çünkü sekülerleşme süreci bir yandan tanrının dünyadan uzaklaştırılması amacına hizmet ederken, öte yandan dinin de dünyadan uzaklaştırılmasını sağlamıştır.21.yüzyılı müdrik olduğumuz bir vasatta dinlerin, özellikle teist dinlerin, kendilerini nasıl konumlandıracakları merak konusudur.

Evvela şunu söylemek gerekir ki, Plantinga Hıristiyan felsefeyi seküler felsefeden bağımsız geliştirme amacı gütmüştür. Bunu yaparken de bilim-din ilişkileri,Hıristiyan doktrini çalışmaları,Batı dışındaki dinlerin felsefi analizi,dini realizm ve anti realizm gibi çeşitli alanlarda yapılan çalışmalardan istifade etmiştir.Bilimsel ilerlemenin geldiği noktayı oldukça iyi analiz eden Plantinga, Tanrı inancının özellikle eğitimli insanlar arasında canlanışını müşahede etmiş ve Hıristiyanlığı Aydınlanmanın seküler doğasının dışında yeniden yorumlamaya ve epistemik delillerle gerekçelendirmeye çabalamıştır.Aydınlanmanın genelde dine ve otoriteye karşı güvensizlik ile doğruya yönelten klavuzun insan aklı olduğu şeklindeki temel beyanı, Plantinga’nın hesaplaştığı perspektiftir.O Aydınlanmanın öncülüğünde rasyonel olarak temellendirilmiş din idealini reformist epistemoloji kuramıyla sarsmayı denemiştir.

Plantinga’ya göre bugün Batı da üç dini perspektif vardır:1-Hıristiyan teizmi 2-Prennial Doğalcılık 3-Rölativizmin eşlik ettiği yaratıcı anti-realizm. Plantinga’nın epistemolojisi ise tanrı inancının tümüyle rasyonel,gerekçelendirilmiş ve güvencelenmiş olduğu iddiasını açıklama esasına dayanır.Bu yönüyle muhafazakar bir teolojiyi savunduğu iddia edilebilir.Plantinga’ya göre, teistin tanrı inancının makul ve rasyonel olarak gerekçelendirilebilir olması için bir cevabının olmasına gerek yoktur.Dolayısıyla doğal teolojiye yani delil ve argüman yoluyla inşa edilen bir inanca gerek olmadığını ,inancın bizatihi kendisinin ‘’temel’’olabileceğini savunur.Plantinga bu savunuyu delilci itirazcılara karşı yapar.Nitekim delilci itirazcılar 1-Teistik inancı yeterli delil ya da nedenlerin yokluğunda kabul etmek irrasyoneldir 2-‘’tanrı vardır’’önermesi için yeterli delilimiz yoktur,demek suretiyle tanrının varlığının delillendirilmesi gerektiğini iddia etmektedirler.Plantinga bu noktada tanrının bir delile istinaden varlığının ispatlanmasının yanlış olduğunu; çünkü o delilin çürütülmesi durumunda tanrı inancının da zedeleneceğini düşünür.Bundan dolayı,teistik inancı epistemolojik açıdan uygun bir inanç kategorisi olarak hükümsüz kılabilecek makul bir epistemolojik kuram yoktur der.

Tanrının varlığının zihinde mi yoksa realite de mi olduğu meselesi hem aydınlanmacı perspektifte hem de Plantinga’nın Anselm kuramını incelerken merkeze aldığı önemli bir soru/n/dur.Bu noktada klasik İbn-i Sinacı geleneğin etkili olduğunu söyleyebiliriz.(1)Bu bağlamda Plantinga Anselm’in ‘’realitedeki varlık sadece zihindeki varlıktan daha büyüktür’’ontolojik argümanının muamma olduğu ifade eder.Çünkü bu kuram varlığın gerçek haliyle zihinsel hali arasındaki ilişkiyi salt uzamsal bir ilişki olarak kodlamaktadır.Oysa ki duyu güçleri bir varlığın suretini maddesinden ayırdığında,onu zihnine uzamsal olarak değil şekil/form olarak kaydeder.Ayrıca varlığın o anda kapladığı alan içindeki konumu da bu soyutlama sürecinde önemlidir.Zihin dünyası reel dünyada olduğu gibi ya da ona benzer bir mekansal alan olmadığı için, realitede ki varlığın zihindekinden büyük olduğunu iddia etmek kanıtlanması mümkün olmayan bir argümandır.Tanrı da herhangi bir mekana sığamayacağından-çünkü mekana sığmak demek cisimleşmek demektir ki tanrının cisimleşmesi düşünülemez-onun zihinsel varlık kategorisine hasredilmesi düşünülemez.Zihinsellik rasyonelleş/tir/me anlamına geleceği için Tanrının zihinsel bir form olarak kabul edilmesi aslında tanrıyı rasyonelleştirmek demektir.Çünkü tanrıyı var eden zihin değildir.Zihnin bizzat kendisi tanrı tarafından var edilmiştir.(2)Plantinga bu noktada reformist epistemoloji argümanına sığınarak tanrı fikrini temellendirmeye çalışır.Reformist epistemoloji, tanrının kendisini değil tanrı inancını rasyonel olan,gerekçelendirilmiş,temel olan,haklı temel olan,başlangıç noktası olarak delile ihtiyaç duymayan bir inanç olarak kurar.Bu inançta tanrı sıfatlarından arındırılmış veya başkalaşmış değildir.Bilakis kadiri mutlak,bütünüyle iyiliksever,dünyayı yaratan ve halen onun var olmasını sağlayandır. Bu bağlamda Plantinga’ya göre ateizm ancak tanrının varlığı için herhangi bir delilin yokluğu anında zorunludur.Tanrı inancının yeterli delile sahip olmamasından dolayı irrasyonel,mantıksız ve zihinsel olarak güvenilmez olduğunu iddia eden pek çok filozof, Plantinga’nın ateizme karşı yönelttiği bu eleştiriden nasibini alır.Hatta Plantinga, tanrının varlığı için delil bulamadığımızda ona inanmamak zorunluysa, tanrının yokluğu için delil bulamadığımızda onu inkar etmemek neden zorunlu değil sorusunu sorarak tanrı inancını irrasyonellikle suçlayanları ’’keyfi entelektüel emperyalist’’ olarak niteler.Eğer tüm inançlarımız için delil bulmamız ahlaki bir ödevse, sonsuza kadar delil talebinde mi bulunacağız?sorusunu soran Plantinga,hiçbir insanın inançlarını sonsuz sayıdaki nedenlere dayandıramayacağını öne sürer.İslam düşünce geleneğinde özellikle İbn-i Sina ve Farabi çizgisinde barizleşen evrenin ezeliliği ve tanrının tikelleri bil/e/meyeceği tezi,Aristocu perspektifin etkisiyle oluşmuştur.Hatta İbn-i Sina’nın tohumunu attığı Şihabettin Sühreverdi’nin ise olgunlaştırdığı feyz/südur teorisi de Aristocu geleneğin etkisinden tamamen bağımsız değildir.(Bu geleneğin neo-Platoncu perspektiften etkilendiğini iddia edenler de vardır).İslam dünyasında indeterminist perspektifiyle öne çıkan Eşari geleneğin reddettiği ve temellerini sarstığı bu nedenli varlık teorisi, aydınlanmacı filozofların da yaslandığı bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.Plantinga’nın tanrı inancının delillendirilmesi düşüncesine karşı çıkarken öne sürdüğü argümanlar,bize İslam düşünce geleneğinde ki Eşariliği hatırlatmaktadır.

Böylece Plantinga temelcilik düşüncesine karşı çıkar.Temelciye göre davranışlar konusunda olduğu kadar inançlar konusunda da normlar,ödevler ve sorumluluklar vardır.Bu ödev ve sorumluluklara uymak rasyonel olmak demektir.Kısaca rasyonel olmak için epistemik yeteneklerimizi doğru bir şekilde kullanmak gerekir.Temelciliğin kuramsal bir yapı olduğu tezini işleyen Palntinga, temel olmayan inançlar diğer inançların temeline dayanarak kabul edildiği için ,her temel olmayan inanç nihai olarak temel olan inançların temeline dayanılarak kabul edilir iddiasını öne sürer.İnancın bir nedene dayanarak savunulması sonsuz nedenler oluşturacağı için kabul edilemezdir.Plantinga’nın İslam geleneğindeki Eşariliğe benzer şekilde inancın nedenle ilişkilendirilmesi düşüncesine karşı duruşu modern din felsefesi açısından da önem arz etmektedir. Plantinga, insanda tanrıya inanma eğilimi olduğu yönündeki iddiasıyla inancın nedenlerle veya argümanlarla temellendirilmesine karşı çıkar.Argüman temelli inancın iman zayıflığına delalet ettiğini iddia eden Plantinga,tanrıyı zorunlu varlık olarak kabul etmektedir.Bundan dolayı Plantinga fideist olmakla eleştirilmiştir.Esasında o aklı dışlamayan ve akıl-iman uyumunu merkeze alan bir fideizmin- ki onu ılımlı fideizm olarak tanımlar- taraftarıdır. Yani aklın kabulleriyle imanın kabulleri arasında bir mutabakat olduğu iddiasındadır.(3)Bu noktada aklın kabullerinin ne olduğu sorusu sorulabilir.Plantinga bu soruya apaçık önermeler ve bu apaçık önermelerden apaçık bir şekilde geçerli argümanlar yoluyla çıkan önermeler,temel algısal doğrular,duyular için açık olan önermeler,değiştirilemez önermeler,belirli hafıza önermeleri,moral ya da etik önermeler şeklinde cevap verir.Plantinga bunları söylerken Calvin’den destek alır.Calvin’in ‘’herkes ister iman etsin ister etmesin belli şartlarda tanrının varlığını kavramak ve onun doğasından ve fiillerinden bir şeyler idrak etmek eğilimine ya da gayretine sahiptir.Bu doğal bilgi günah ile bastırılabilir veya bastırılmıştır.Fakat tanrının varlığını idrak etme yeteneği akli donanımımızın büyük bir parçası olarak kalmaya devam eder.’’ Diyerek tanrı hakkındaki bilgimizin bir anlamda ‘’a priori’’ bilgi olduğunu iddia etmektedir. Çünkü tanrı her bir durumda bizi doğru şartlar altında kendisini tanıyabileceğimiz imkan ve kabiliyette yaratmıştır.

Plantinga’ya fideist olduğu gerekçesiyle yöneltilen eleştirilerin yersiz olduğunu reformist epistemoloji kuramı bağlamında değerlendirmek mümkündür.Plantinga bir kişinin delil ya da argüman yoluyla tanrıya inanamayacağını değil,delil ya da argüman temeline dayanarak tanrıya inanmasına gerek olmadığını öne sürmektedir.Çünkü ona göre tanrı inancı aklın kabulleri arasındadır ve iman-akıl çatışması kabul edilebilir değildir.Nitekim kendisi de 1987 de Gifford konferanslarında bir çok teistik argüman ortaya koymuştur.O haklı temel inancı da aklın kabulleri arasında sayar.Ancak tanrının İsa da vücut bulması ya da birin üç,üçün bir olduğu şeklindeki ‘’teslis’’ akidesinde Plantinga’nın aklın kabullerini nasıl temellendireceği hususu net değildir.Çünkü bu inanç aklın özdeşlik ve çelişmezlik ilkelerine ters düşmektedir.Hıristiyanlığa en büyük darbeyi matematiğin vurduğu hatırlandığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.Çünkü matematiğin dilinde ‘’bir’’in aynı zamanda ‘’üç’’,’’üç’’ün aynı zamanda ‘’bir’’ olduğu iddiasını temellendirmek mümkün değildir.Hıristiyanlığın bilimle özellikle matematikle yaşadığı sorunun temelinde aslında teslis inancı yatmaktadır ki Plantinga da bu soruna cevap üretememiştir.O sadece tanrı inancının  epistemik makullüğünü ortaya koymaya çabalamıştır.

Plantinga için 20.yüzyıl bilgi kuramındaki en heyecan verici gelişme deontolojinin reddi ve apaçık dışsalcılığın belirivermesidir. İçselcilik - dışsalcılık tartışmaları genel hatlarıyla güvence için zorunlu olan koşulların epistemik fail açısından içsel olup olmadığıyla ilgilidir. Çağdaş epistemologların bilgi ile salt inancı ayıran nitelik ya da nicelik nedir? sorusuna Plantinga ‘’güvence’’ cevabını verir.Plantinga’nın güvencesi bilişsel yetilerin doğru çalışması ile elde edilen bilgi çerçevesinde değerlendirilebilir.Plantinga,dışsalcılığın içselcilikten ayrıldığı noktayı açıklarken güvence veren niteliklerin kendilerine herhangi bir özel epistemik erişimden ötürü ihtiyaç duymamak olarak açıklar.Oysa ki içselciliğin motivasyon kaynağı epistemik cevaz,epistemik ödevin tatmini ve epistemik sorumluluğun yerine getirilmesi güvence için yeterlidir şeklinde ifade edilen deontolojidir.Dışsalcılıkta bir şeyin doğruluğundan emin olmak,bilişsel yetilerimizin güvenilir olduğunu varsaydığımızda mümkün olur.Şayet bilişsel yetilerin doğru çalıştığından emin olamıyorsak elde ettiğimiz bilgilerin doğruluğu da tartışmalı olacaktır.Plantinga, dışsalcı gayrı iradeciliği tercih ederken Katolikliğin içselci iradeciliğinin karşısında durur ki, bu kanaatini Calvin den destek alarak temellendirir.Calvin günahın bilişsel yetilerimiz ve irademiz üzerinde olumsuz etkiler yaptığı iddiasını ortaya atar ve inanç oluşturucu mekanizmalarımız üzerinde çok az kontrole sahip olduğumuzu ifade eder.

Plantinga organların ve bilişsel yetilerin doğru çalışabileceği gibi yanlışta çalışabileceğini söyleyerek güvencenin sağlanabilmesi için bu organ ve yetilerin doğru işleve sahip olması gerektiğini söyler .Doğru işlev ise tasarım planına göre çalışmak demektir ki tasarım planı tanrı tarafından yapılmıştır.Ancak Plantinga tasarım planının tanrı tarafından yönetilmeyen bir süreci savunan evrimle de bize verilmiş olduğunun varsayılabileceğini söyler.Lakin bu varsayıma kendisi de itibar etmez.Tasarım planı ve doğru işlev ona göre birbiriyle tanımlanabilen kavramlardır.Tasarım planına,tanrının yarattığı plana, uygun işleyen sistem doğru işliyor demektir.Bu açıdan bakıldığında güvence için temel kavram doğru işlev ve tasarım planıdır.Dolayısıyla Plantinga’nın önceleri ‘’pozitif epistemik durum’’dediği güvence kavramı dört öğeden oluşur.1-Bir inanç bir kişi için yetileri doğru işliyorsa güvenceye sahiptir 2-Bedenimizin birçok sistemi belli bir tür çevrede çalışmak üzere tasarımlanmıştır.Yani bilişsel çevre yetilerimizin doğru çalışmasına imkan tanıyan şekilde olmalıdır.3-Bizim inanç üretici yetilerimizin amaç ya da işlevi –hayatta kalma,psikolojik rahatlık,sadakat,ihtirasların tatmininden ziyade-bize tasarım planına göre doğru ya da doğruya yakın olan inancı vermek olmalıdır 4-Tasarım planına göre doğruyu hedeflemekte yeterli değildir.Plantinga’ya göre bu koşulların yerine getirilmesi bize çoğunlukla doğru inancı verir.Bu bağlamda güvencenin normatif,derecelerden meydana gelen komplike bir nicelik,salt doğru inancı bilgiden ayırt eden bir şey olduğunu söyleyebiliriz.

Bu bağlamda Plantinga Calvin’den hareketle argüman temelli inanmanın sarsılabilir olduğu iddiasını tekrarlar. Gerekçe olarak ta inanca temel olan argümanın yanlışlanması durumunda inancında yanlışlanabilir olacağıdır ki, bu durum mümin için düşünülemez. Teistik diğer dinlerde olduğu üzere inancı ispat temelli değil de iman temelli açıklamaya çalışan bu perspektif, modern paradigmanın rasyonelleştirme çabasına bir itirazdır aynı zamanda.Bu noktada Plantinga’nın haklı temel teistik inanç var mıdır? sorusuna vereceği cevap ‘’bilmiyorum’’ ya da ‘’hiç kimse bilemez’’ olacaktır. Bu durumda Plantinga’nın ‘’fideist’’ olarak nitelenmesi kaçınılmaz olmaktadır.Fideizm salt inanca dayanma onu delillendirme ve argümanlara yaslama ihtiyacı duymama olarak tanımlanabilir.Ancak Plantinga tam bu noktada fideizmin tanımlanış biçimine itiraz eder ve kategorik ayrım yapma ihtiyacı hisseder.Ona göre fideizm, özellikle felsefi ya da dini hakikati elde etmeye çalışan ve aklı küçük düşüren bir sonucun eşlik ettiği tek başına imana dayanma durumudur.Dolayısıyla fideizmin de radikal ve ılımlı olmak üzere iki türünden bahsedilebilir.Radikal fideizm, bir önermenin akıldan ziyade imana dayanması ve imanla ilgili durumlarda akılla imanın çatışması durumunu ifade eder.Bunun radikal örneği ise Rus teolog Shestof tarafından verilmiştir.Shestof bir kişinin dini hakikati elde etmesi için 2+2=4 önermesini reddederek 2+2=5 önermesini kabul etmesi gerektiğini iddia eder.

Böylece bilişsel yetilerimizin doğruyu ürettiğine dair şüphelerimizin olması durumunda nasıl bir tavır takınacağımız meselesi önem kazanmaktadır. Plantinga’ya göre böyle bir şüphe Descartes’in yaptığı gibi tanrının dürüstlüğü argümanına sığınarak veya başkaca argümanlar üreterek giderilemez. Açıkçası böyle bir durumda hiçbir argüman bize yardım edemez. Ancak ilahi lütufla bu şüpheden kurtulabiliriz.Bu noktada eserde de dikkat çekildiği üzere Plantinga Gazali ile benzer şeyleri söylemektedir.Bilindiği üzere Gazali de şüpheden ancak Allah’ın kalbine ilka ettiği nur sayesinde kurtulmuştur.Plantinga’nın lütuf dediği ile Gazali’nin nur dediği hemen hemen aynı şeydir.Dolayısıyla reformist epistemolog her ne kadar teizmin meşruiyetinin sağlanması amacıyla doğal argümanlar üretmeyi tamamen yersiz görmüyorsa da, bilişsel yetilerimiz hakkında şüphe etmemiz durumunda ancak tanrının lütfuyla- ki bu lütuf rasyonelleştirilebilen bir olgu değildir- kurtulabileceğimizi iddia etmektedir.Kartezyen şüpheciliğin de reddi anlamına gelen bu perspektifin, eserin başından beri savunulan aydınlanmacı yaklaşımın geriletilmesi amacına matuf olarak işlev gördüğü söylenebilir.Descartes gibi varlığı düşüncenin ürünü olarak gören bir filozofun tanrının dürüstlüğü argümanına sığınarak şüpheden kurtulmasına karşın, Plantinga’nın tanrısal lütufla ancak şüpheden kurtulabileceğimize yönelik tespiti aslında daha rasyoneldir.Descartes aklın güvenilirliğini, aldatıcı olmayan cömert bir tanrı tarafından yaratıldığımız rasyonel argümanına yaslanarak temellendirirken,reformist epistemolog bunu tanrısal lütufla açıklamayı yeğlemektedir.

İnsanın varlığının farkında olması yani özbilinçlilik halinin nasıl gerçekleştiği hususu bu noktada önem kazanmaktadır. Öyle ya, biz kendi varlığımız hakkında şüphe etmeyiz. Varlığımızın ve varlığımızı bilişimizin farkındayızdır. Peki bu farkındalık nasıl olur?Descartes’in varlık ve düşünce arasında kurduğu bağlantının(cogito ergo sum) sorunlu tarafı kanaatimce de buradadır.Varlığımın farkına varışımın medlulü olan ‘’düşünüş’’ nasıl var oldu?sorusu Descartes’te cevapsızdır.Eğer bu düşünüş tanrı vergisiyse o zaman tanrı bu yeteneğimizin tasarım planını da yapmış olmalıdır.Yok eğer kendi kendini var ettiyse o zaman bir şeyin yaratıcısının yine aynı şey olması mantıksal açıdan izah edilemezdir.Dolayısıyla Calvin’in ‘’sensus divinitatis(ilahi sezgi) ‘’ dediği ve Palantinga’nın felsefesinde de oldukça önemli bir yer kaplayan ,İslam düşüncesinde fıtrat olgusunu hatırlatan bu bağış sayesinde insanın varlıkla olan ilişkisi anlam kazanır .Bilişsel yetilerimizin tanrı tarafından bağışlandığı kabul edildiğinde o zaman tanrıya duyulan güvenin bir neticesi olarak bu yetilerimizin dünyayı ve evreni algılayışımızda bizlere doğru veriler sunduğunu kabul etmiş olacağızdır.Plantinga Kutsal ruhun içsel şevki olarak adlandırdığı tanrısal bağış faktörünü önemser.Ona göre bilişsel yetilerimizin doğru çalıştığından emin olduğumuzda doğaüstü bir etkinliğe sahip olan kutsal ruhun yol göstericiliği devreye girer.

Yazarın İbni Sina felsefesine göndermede bulunarak açıklamaya çalıştığı bu kutsal ruh argümanı yalnızca Plantinga felsefesinde değil İslam düşünce geleneğinde de oldukça önemli bir yere sahiptir.İsimlendirmeler farklı olsa da özellikle İşraki gelenek içinde-ki bu gelenek Platon’un İbni Sinacı yorumuyla İslam düşünce geleneğinde yer bulmuş ve Şihabettin Sühreverdi ile kemale ererek özellikle tasavvuf kanalıyla bugüne kadar varlığını devam ettirmiştir.- ‘’nur’’ ‘’nur-ul envar’’ şeklinde adlandırmalarla hakikatin bilgisine ancak nefsin tezkiye edilmesi yoluyla kalbe doğan nur /ilham/sezgiyle ulaşılır tezi bu gelenek içinde oldukça meşhurdur.Öte yandan Aristoculuğun İslam düşünce geleneğinde yorumlanış biçimine bakıldığında, bu düşünürün faal akıl olarak insan dışı bir alana hasrettiği hakikatin bilgisi bazı değişikliklere uğrayarak devam etmiştir.Örneğin İbni Rüşd faal aklı Aristo dan farklı yorumlayarak insan dışında değil de insanda heyulani akılla ittisal halinde bulunan bir cevher olarak kabul etmiştir.Aynı şekilde ilk İslam filozoflarından Kindi de aklın ve nefsin tezkiyesiyle kişinin ilahi bağışlara açık hale geleceğini beyan etmektedir.Dolayısıyla Plantinga’nın kutsal ruh olarak adlandırdığı şey felsefe geleneğinin yabancısı olduğu bir olgu değildir.Belki aydınlanma felsefesinin ultra rasyonel perspektifinden dolayı ihmal edilen bir olgu olarak değerlendirilebilir.Aslında aydınlanma içinde dahi Bergson örneğinde görüldüğü üzere sezgiyi merkeze alan yaklaşımlar olmuş fakat belirleyici olan Descartes,Kant,Bacon,Comte gibi ultra-rasyonel filozoflar olmuştur.Plantinga, aydınlanma felsefesinin reddini öncelediğinden ,kutsal ruh argümanına sığınarak hakikatin bilgisinin yalnızca deney-gözlem gibi somutluklar üzerinden temellendirilmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda doğru bilgi edinme noktasında ne gibi engeller vardır ? sorusuna Plantinga başta doğru işleyişin olmayışı sorununun yani bilişsel yetilerimizin doğru çalışmayışı önermesini koyar .Bilişsel yetilerimiz neden doğru çalışmaz ya da çalıştırılamaz?  sorusunu sorduğumuzda ise Plantinga,insanın duygusal durumuna göndermede bulunur.Sadakat,aç gözlülük,sevgi,korku,şehvet,öfke,gurur,üzüntü,sosyal baskı,ırkçılık ve daha pek çok duygunun bizi köreltip doğru inançları elde etmemizi engelleyeceğini söyler.Esasında bu argümanlarından hareketle Plantinga’nın İslam düşünce geleneğinde klasik tasavvuf ekollerinin argümanlarıyla aynı perspektife sahip olduğunu söylersek herhalde abartmış olmayız.Nitekim özellikle Eşari gelenekte akıl-duyu ilişkisi bağlamında serdedilen kanaatler aslında Plantinga’nın bugün söylediklerinden hiçte farklı değildir.Eşari geleneğin aklın duyulardan tam bağımsız hareket edemeyeceği ve bundan dolayı da her halükarda eksik bir doğaya sahip olduğu, dolayısıyla ancak vahyin yardımıyla doğru yolu bulacağı şeklinde kabaca özetlenebilecek yaklaşımı Plantinga felsefesinin de neredeyse temelini oluşturmaktadır.

Sonuç olarak denebilir ki Plantinga felsefesi, tanrı inancının epistemolojik açıdan makullüğünü temellendirme amacındadır. Bu temellendirmeyi yaparken bir yandan Calvin öğretisinden faydalanırken, diğer yandan İslam düşünce geleneğinde indeterminist perspektifiyle öne çıkan Eşariliği anımsatan argümanlar sunmuştur.Plantinga’nın bu çabası, aydınlanma rasyonalizminin tahakkümüne maruz kalmış başta merkezi Avrupa olmak üzere İslam dünyası toplumları için de istifade edilebilir bir çabadır.Ancak bu felsefede temel eksiklik, yukarıda da işaret etmeye çalıştığım üzere  teslis akidesinin matematiğin ilkelerini yadsımadan nasıl temellendirileceğidir.Aklın temel çalışma biçiminde yer alan özdeşlik ve çelişmezlik ilkeleri ‘’birin üç, üçün bir’’oluşunu kabullenmekte zorlanmaktadır.Aydınlanma felsefesinin Hıristiyanlık karşısında kazandığı zaferin matematik sayesinde olduğu hatırlandığında Plantinga’nın reformist epistemolojisinin bugünkü Hıristiyanlığın sorununu çözme ihtimali zayıf görünmektedir.

DİPNOTLAR

1- Bilindiği üzere İbn-i Sinacı gelenekte varlık dört farklı kategoride incelenir.Bunlar gerçek varlık(vücudu asli),zihinsel varlık(vücudu zihni),lisani varlık(vücudu lisani) ve yazınsal varlık(vücudu kitabi).Bu varlık kategorilerinde gerçek varlık yani vücudu asli,duyular dünyasının  ilgi alanına giren varlıktır ve varlığın gerçek halidir.Diğerleri bu varlığın soyutlanmak suretiyle zihinde,dilde ve yazıda oluşan formlarıdır.Eğer biz bu kategorilerden herhangi birinde ki bir varlıktan söz ediyorsak o zaman bu varlığın realite de var olduğundan söz ediyoruzdur.Nitekim 20.yüzyılın cins filozoflarından Heidiegger ‘’dil varlığın evidir’’derken İbn-i Sinacı geleneğin varlık kategorisine işaret etmiş olmaktadır.Yani bir şey dile geliyorsa(vücudu lisani özelliğine haiz ise) o şey aynı zamanda ‘’var’’ demektir.Bu nedenledir ki ateizm esasında tanrıyı reddederken bile onun ‘’var’’lığını ikrar etme çelişkisi yaşamaktadır.

2-Bu noktada İslam düşünce geleneğinin ilk filozoflarından Kindi’nin madde-zaman-hareket üçlüsünün ontolojik olarak biraradalığını savunan görüşünü hatırlamakta yarar var.Kindi, evrenin yaratılmış olduğu tezini temellendirirken  madde-zaman ve hareketin varoluşsal birliğine işaret eder.Bunlardan biri diğerinden önce veya sonra değildir.Çünkü hareket ancak maddenin var olmasıyla olan bir fiildir.Modern fiziğin de ‘’maddenin birim zamanda yer değiştirmesi’’olarak tarif ettiği hareket,kendi başına var olan değil varlığı cisme bağlı olandır.Zaman ise maddenin yer değiştirmesi esnasında geçen birim süreyi ifade eder.Dolayısıyla zamanın varlığı da maddeye ve harekete bağlıdır.Bundan dolayıdır ki tanrıya zaman ve hareket isnat edilemez.Çünkü böyle olması durumunda tanrı cisimleşmiş olur ki bu da bir eksikliktir.BU bağlamda Kindi mekanı tanımlarken de kuşatan ve kuşatılan ilişkisine dikkat çeker.Tanrıya mekan isnat etmenin onun kuşatılmış olduğu anlamına geleceği için mümkün değildir.Plantinga’nın aydınlanmacı rasyonaliteyi eleştirirken farkında olarak ya da olmayarak İslam düşünce geleneğinin Kindi damarından etkilendiğini söylemek mümkündür.Bkz.Kindi-Felsefi Risaleler-Çev.Mahmut KAYA-Klasik Yay.)

3-Bu kanaatiyle de Palantinga İslam düşünce geleneğinde İbn-i Rüştçü çizgiyi hatırlatmaktadır.Bilindiği üzere İbn-i Rüşt aklın çabası olarak nitelediği felsefe ile vahiy arasında bir çatışma değil mutabakat olduğunu,farklılığın sadece söylem ve argüman düzeyinde olduğunu ,varılmak istenen hedef noktasında ise din-felsefe arasında ortaklık olduğunu iddia eder.Dini söylemin hissi,hayali,akli ve hikemi doğasına karşılık, felsefi söylemin akli,bilimsel,hikemi olduğu tezini öne sürerek din ve felsefenin aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olduğunu savunur.

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Bilgi ve Kutsal/Seyyid Hüseyin Nasr/İz Yay.

2-Kindi/Felsefi Risaleler/Klasik Yay.

3-Muhammet Abid El-Cabiri/Felsefi Mirasımız/Kitabevi yay.

4-İSAM Anisiklopedisi(İbn-i Rüşd,İbn-i Sina,Farabi,Gazali maddeleri)

5-Birikim Dergisi/Ateizm ve Sol İlahiyat/Sayı 314-315


AddThis
 

Yorum ekle