blank

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün0
mod_vvisit_counterDün851
mod_vvisit_counterBu hafta4785
mod_vvisit_counterBu ay16781
mod_vvisit_counterHepsi870531

Öze Dönüş'ün Öğretmeni:Ali Şeriati

 

19.yüzyılda sistematikleşen kolonyalizmin , emperyalizme keşif kolu hizmeti sunarak İslam Dünyası toplumlarını zihinsel ve iktisadi olarak alt üst edişine karşı,İslami Direniş Hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir ve ulema çizgisinin,20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati.Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olan modern paradigmanın izinde askeri,sınai,bilimsel ve iktisadi “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa’nın, yeni sömürge alanları oluşturma ve temsil ettiği “aydınlanma ideolojisini” küreselleştirme amacıyla başvurduğu en etkili yol zihinsel sömürgeleştirmeydi hiç şüphesiz.Bunun için de evvela sömürgeleştirilecek ülkelerde aydın/entelektüel pozisyonunda olan veya olması muhtemel kişiler seçilir ve parlatılırdı.Ardından ise kavramsal ve kurumsal dönüşüm gelirdi.Askeri seçenekler de her zaman masadaydı.Ancak uzun soluklu en etkili sömürgeleştirme yöntemi,zihinsel olandı.İstisnasız bütün halkı Müslüman ülkelerde uygulanan strateji buydu.Bu strateji,kısmen etkisini azaltsa da hala geçerliliğini korumaktadır.

Şeriati bu ayartıcı,sinsi ve eşekleştirici taktiğe yüksek sesle dikkat çeken nadir mütefekkirlerden biridir.Tefekkürünün semeresi olan teyakkuz hali,hem İran toplumuna hem de “üçüncü dünya” olarak adlandırılan diğer toplumlara uyanış aşısı yapmıştır.O’ndaki bu uyanıklığı inşa edenlerin başında Cemaleddin Afgani gelir.1648 sonrası oluşmaya başlayan ulus-devletleşme sürecinin İmparatorlukların canını okuyacağını önceden fark ederek, Müslüman toplumların anti-emperyalist mücadele bilincinin gelişmesi için canla başla mücadele eden Afgani,İran-Mısır-Türkiye-Afganistan gibi oldukça geniş bir havzada etkili olmuştur.Onun anti-emperyalist düşünsel mirası, adını andığımız bu ülkelerce sahiplenilmiş ve hatırı sayılır bir “uyanış” etkisi yapmıştır.Bu etkinin İran havzasındaki muhataplarından biri de Şeriati’dir.Bu bağlamda 20.yüzyıla tevarüs eden anti-emperyalist ve anti-kolonyalist İslami direniş dilinin sembol isimlerinden biri olan Ali Şeriati’yi rahatlıkla ,Afgani-Abduh-Akif-Kutup-Mevdudi-Malik b.Nebi gibi ulema/aydın/entelektüel havzasına dahil edebiliriz.

Ancak sözünü ettiğimiz bu isimlere karşı, Türkiye’de, gerek muhafazakar gerekse de gelenekselci ve seküler kesimler arasında, saplantı düzeyinde, bir önyargı söz konusudur.Seküler kesimler ,bu simaları İslami söylemleri nedeniyle antipatik bulurken,muhafazakar ve gelenekselciler ise radikal,mason,Batı’nın ajanı,fundamentalist,mezhepsiz,rafızi gibi yaftalarla itibarsızlaştırmaya çalışırlar.Şeriati de bu itibarsızlaştırma operasyonlarından payına düşeni fazlasıyla almıştır. Sadece Türkiye’de değil, ülkesi İran’da itibar suikastlerine maruz kalmıştır. O,kimi Ayetullahlara göre gizli Sünni, kimi Sünnilere göre ise iflah olmaz bir Şii/Rafızidir.İranlı olması,Türkiyeli okurun endişelenmesi için yeter sebeptir!Osmanlı-Safevi sürtüşmesinin itikada taalluk eden boyutları olduğuna dair kesin inanç,sözünü ettiğimiz endişeyi beslemiştir.İran’ın 16.yüzyıla kadar Sünni olduğu,Safeviler döneminde cebren Şiileştirildiği,Safevilerin(Şah İsmail örneğinde olduğu gibi) etnik olarak Türk olduğu,Osmanlı-Safevi kavgasının bir tür “merkezileşme” ve “kayıt altına alma” amaçlı gerçekleştiği ise kimselerin umurunda değildir.Ulus-devlet tarafından kadavralaştırılan zihinlerimiz,evrensel İslami hareketin ufkunu,tecrübesini ve mirasını tevarüs etmemizi engelliyor.Hele ki son birkaç yıldır “yerlilik ve millilik” klişeleri etrafında oluş(turul)an bir atmosfer var ki ,bırakın Şeriati ve benzerlerini okumayı, adını bile anmak, Müslüman mahallelerinde sorun teşkil etmektedir.Asıl ironik olan ise, bu tutumun “küreselleşmenin” kemale ermek üzere olduğu bir vasatta cari olmasıdır.Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen,Şeriati ve adını andığımız diğer ulema/aydın profilinin, ön yargılardan uzak bir şekilde tanınması gerekiyor.Kanaatim odur ki,şayet modern paradigmayla esaslı bir yüzleşme/hesaplaşma gerçekleştireceksek,bu isimlerle tanışık olmak zorundayız.Bunların yanına başka isimlerde eklenebilir elbette.Eleştirel bir dikkat,deruni bir farkındalık bilinci ve en önemlisi de müteşerri bir tutum,tavır ve tarzla bu isimlerden istifade etmek gerek.Her düşünürün,alimin,aydının yaşadığı zamanın çocuğu olduğunu unutmadan elbette…

Şeriati’yle Türkiyeli okurun tanışması 1980 sonrasına denk gelir. İran İslam İnkılabı’nın akabinde kitapları tercüme edilmeye başlanır. Muhafazakar ve gelenekselci havzalar bu süreci, İran’ın devrim ihraç etme çabası olarak görür.Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde ve sonrasında onlarca Batılı düşünürün tercüme edilmesine,Avrupamerkezci insan-evren-tarih algısının bütünüyle ithal edilmesine,Batı bilim,felsefe,sanat ve edebiyatının ayrım gözetilmeksizin massedilmesine adamakıllı itiraz edemeyenler,Şeriati’nin eserlerine karşı gardlarını alırlar.Ancak Türkiyeli İslamcı havza,Şeriati’yi benimser.Şeriati’nin,19.yüzyıl Dünyasının ideolojik üssü olan Fransa’da sosyoloji tahsili almış olması ve aynı zamanda,babası aracılığıyla, ulema geleneğiyle olan yakın temasının sağladığı İslami literatüre vukufiyet imkanı,O’nun Türkiyeli okurlar arasında saygınlığını arttırmıştır.Coşkulu dili ve sakınımsız üslubu da bu saygınlığı besleyen önemli unsurlardandır.Marksist literatüre olan aşinalığı ise Türkiye sol’unun dikkatini çekmiştir.O, adeta kadim kültürün önemli siması Sokrat gibidir.”Sizi rahatsız etmeye geldim” sözü,Sokrat’ın talebeliğine soyunduğunun göstergesi olarak okunabilir.

Aslında Şeriati’ye yüksek sesle ilk dikkat çeken kişi Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri olan Cemil Meriç’tir. Kırk Ambar adlı eserinin “göller bölgesinde bir ada” başlıklı bölümünde, Şeriati’yi şöyle anlatır:”Onda bulduğumuz engin tecessüse çağdaş İslam mütefekkirlerinin hiç birinde rastlamadık. Engin bir tecessüs,geniş bir irfan,Doğu ve Batı’yı kucaklayan bir terkip kabiliyeti ve hepsinin üzerinde eşiz bir mücadele azmi…”

Şeriati için,birçok nitelemeden bahsedilebilir. O,Cemil Meriç’e göre “göller bölgesinde bir ada”,Ali Rahnema’ya göre “ütopist”,Abdülaziz Sachedina’ya göre “İran devriminin ideoloğu”,Mehrzad Boroujerdi’ye göre “Luther olma arzusu taşıyan biri”,Atasoy Müftüoğlu’na göre “bir kültür gerillası”,2002’de Hamedan’da Ali Şeriati’nin ölüm yıldönümünde verdiği bir konferans nedeniyle önce idama mahkum edilen, ardından iki yıllık ceza ve öğretim üyeliğinden beş yıl uzaklaştırma cezası alan Seyyid Haşim Ağaceri’ye göre “cesur düşünce ve eleştirel bakış” ,İran’ın modernist aydınlarından Daryush Shayegan’a göre ”her şeyi Marksist altyapı-üst yapı terimleriyle,maniheist bir tarih anlayışıyla ve zincirleme bir özdeşleştirme yağmuruyla açıklayan indirgemeciliğin son raddesinde,nesnesi ve mekanı olmayan bir düşünce sahibi”, Nilüfer Göle’ye göre “radikal İslamcı ideolojinin İran ayağı”,Charles Tripp’e göre “Avrupa kapitalizminin Dünya bağlamında vücuda getirdiği tepki”,eşi Puran Şeriati’ye göreyse “yekpare ihlas”tır.Puran Hanım,ihlasın halkı aydınlatma ve kültür seviyesini yükseltme çabasında olanlara Allah’ın bir ödülü olarak tanımlar.Şeriati’de bu ödüle layık olanlardandır O’na göre…

***

Bu çok yönlü öğretmenin hayatı 1933 senesinde Sebzivar’a bağlı Mezinan’ın Kahek köyünde başlar. Ulema geleneğinin mensubu bir babanın dizi dibinde yetişir.Kendi anlatımıyla “Küçük yaşlarda,okuma yazma bile bilmezken, filozoftur.Ancak felsefesiz bir filozof!”Küçükken hiç oyun oynamayan biridir.Arkadaşları arasında her zaman büyük adamdır.Aile toplantılarında bir köşede sessizce oturur ve büyükleri dinler.Yalnızlığa ve sessizliğe aşıktır.Öğretmenleri ve okulla ilgili şeyleri sevmez ama kitapları çok sever.Babasıyla birlikte gece yarılarına kadar kitap okur ancak derslerine çalışmaz.

Hayatı liseye kadar böyle devam eder. Tüm öğretmenlerinden daha bilgili ama tüm sınıf arkadaşlarından daha tembel bir öğrencidir.Hayatı lisede değişir.Felsefe ve irfana yoğunlaşır.Okuduğu bir felsefe kitabındaki cümleler başına adeta balyoz gibi iner.Bu kitap, Belçikalı anti-materyalist, sembolist şair ve senarist Maurice Maeterlinck’in “Büyük Beynin Düşünceleri” adlı kitabıdır.Kitaptaki şu cümle Şeriati’yi sarsar ”Bir mumu söndürdüğümüzde ışığı nereye gitmektedir.”

Maeterlinck’in bu sözü ve düşünceleri Şeriati’yi bunalıma sürükler. “Varlık-yokluk” düşüncesi onu kelimenin gerçek anlamıyla perişan eder. Karamsar ve kötümser biri olur.İrfan ekolünün sembol isimlerine yaslanır.Cüneyd,Hallac,Şebusteri,Kuşeyri,Ebu Said,Beyazid-i Bestami gibi…Beyni felsefe ile gelişirken kalbi irfanla dolar.Bu sürecin sonunda felsefenin hediyesi olan ümitsizlikle ve irfanın hediyesi olan dertlerle tanışır.Lise ikinci sınıfta inanç,iman,kalem,kahramanlık,korku,özgürlük ve fedakarlık duygularıyla dolu bir dünyaya dalar.Makam ve mevki telaşında olmaz.Öğretmenlikte karar kılar.Okumak,yazmak ve anlatmak artık bir hayat tarzıdır onun için.Bu uğurda çok bedel ödeyecektir.(Yalnızlık Sözleri/Söylem Yay.)

Cüneyd-i Bağdadi’nin ,eşkıyalık yaptığı için idama mahkum edilen bir şakinin ayaklarını öpmesini ve müritlerinden gelen itiraza verdiği “kendi yolunda buraya kadar gelebilen bir insanın ayaklarını öpmek gerekir” cevabını takdir eden Şeriati için ihlas,eşi Puran Hanımın da dikkat çektiği üzere ,hayatı boyunca terk etmediği bir değerdir.Bu değere bağlılığını ve aslında bütün bir hayat hikayesini Yanlızlık Sözleri adlı kitabında şöyle dile getirir:

”Bana :Biat et,iki masa dışında istediğin masaya otur dediler.Ben ise gidip Kızılkale askeri zindanlarındaki hücrelere girdim….Öğretmenliği seçtim,hale bakıp sözlere aldırmadım diye,Allah’a hamd ediyorum;içim içime sığmıyor.Onlar altın topladılar ben hazine buldum.Onlar saraylar inşa edip birkaç koltuk elde ettiler,ben tapınak inşa ettim ve iyilik tanrısının sonsuz iklimlerinde saltanat tahtına kuruldum.Onlar bağ bahçe aldılar,ben ise mucizelerin yeşil ülkesine sahibim.Onlar masa başlarında gururlandılar,ben aşk tapınağının minaresinde gururumu ayaklar altına aldım.Onlar Kayser’in köleleri oldular,ben ise “Hekim’in sahabesi oldum.Onlar yoldan saptılar, el ve avuçlarını doldurdular,ben ise kaldım ve elim ve avucum boş bir halde, inzivayı tercih ettim. Onlar adlarını ekmeğe sattılar,ben adımı suya verdim.Hızır’dan daha çabuk,İskender’den daha önce hedefe ulaştım.Onlar lezzet ve zevk aldılar,ben ise gam ve keder.Onlar paraperest oldular,ben putperest.Onlar altın ve gümüş sergilediler,ben Mevlana gibi,Şems’te açtım Şems’te yandım.Gönül Sofrasını açtım, dert sergisini yaydım.Kandan şarap içtim.Onlar para babası oldular, ben dert babası.Onlar yaşamaya bağlandılar, ben yaşama.Onlar elbiselerine sığmayacak kadar şişmanlarken, ben içim içime sığmayacak kadar aşık oldum.Onların memurları benim dertlilerim var.Onlar hasta ve zayıf develerini,zorla,saray kapılarında kurban ederken,ben İsmail’imi şevkle Ka’be yolunda boğazladım.Onların içen ve gülenleri varsa benim de yanan ve ağlayanlarım var.Onlar kalabalıkta birbirlerine yabancıyken,biz yalnızlıkta birbirimizi tanıyoruz.Onların evi varsa, benim de mihrabım var.Onlar yükselirken ben Mi’raca çıkıyorum…Onlar reis olmuşlarsa, ben de rehber oldum.Onlar Nuşirevan’ın adalet zincirini boyunlarına vurdular ve ahırları bayındır kıldılar,ben ise sarayları terk ettim.”(Yalnızlık Sözleri/Söylem yay.)

Varlığını bir sözcük, yaşamını ise o sözcüğü konuşarak,öğretmenlik yaparak ve yazarak haykırmak olarak tanımlar Şeriati, Kevir isimli kitabında.Öğretmenlik yapmayı hem kendisi hem de insanlar sevmektedir.Ancak yazmak,yaşamayı duyumsamak gibidir O’na göre.Yazılarını da üçe ayırır:Toplumsallar,İslamsallar ve çölseller.Toplumsalla ilgili yazılarını kişiler beğenir.İslam’la ilgili yazdığı yazılar ise hem kendisinin hem de insanların beğendiği yazılardır.Ancak çölseller diye tanımladığı yazılar ise,kendisini durgunlaştırarak yaşamayı duyumsatan yazılardır.Tıpkı Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi:

”O yazıcı üç çeşit yazı yazdı

Birini o okudu başkaları değil

Birini o da okudu başkaları da

Birini o da okumadı başkaları da”(Ali Şeriati/Kevir/Fecr Yay.)

İdeolojilerin bütün canlılıklarıyla arz-ı endam ettikleri bir tarihsel vasata şahitlik eden Şeriati’nin bu vasattan etkilenmemesi elbette ki mümkün değildi. Nitekim O,Marksizm,naturalizm,scienticisizm,nasyonal sosyalizm,nasyonalizm,egzistansiyalizm,hümanizm,kapitalizm gibi modern döneme has tüm ideolojileri incelemiş ve mensubu olduğu dine yaslanarak bir İslam İdeolojisi inşa etme çabası içerisinde olmuştur.(Ali Şeriati/Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri/Birleşik Yay.)Maruz kaldığı linç girişimlerinin en önemli sebeplerinden biri de, O’nun İslam’dan bir ideoloji çıkarma çabasıdır.Dinin ideolojiye indirgenmesinin caiz olmadığını savunan gelenekselci ulema,Şeriati’nin fikirlerini sapkın ve münharif olarak nitelemekten sakınmamışlardır.Oysa ki Şeriati’nin yapmaya çalıştığı şey, dini ideolojileştirmek değil,dinden ilham alan bir ideolojinin inşa edilmesidir.Burada din sabiteyi,ideoloji ise değişkeni temsil etmektedir.Sabitelerden ilham alan ideoloji, kendisini her dönemde güncelleyebilme imkanına sahip olacaktır.

***

Diğer halkı Müslüman ülkelerde olduğu gibi,İran’ın da modern değerler sistemini ithal etme süreci oldukça sancılı olmuştur.Rıza Şah’ın İran’ı modernleştirme hamlelerinin en önemli ayaklarından biri medreseydi.Geleneksel bilgi üretim havzaları olarak medreseler saf dışı edilmeden, modern paradigmanın tahkim edilmesi mümkün değildi.Bu sebepten ilk müdahale eğitim ayağında olmuştur.Bilgi üretme biçimi ve bilgiye yüklenen anlam değiş(tiril)meden toplumların hayatını değiştirmek mümkün değildir.Asırlarca ulema önderliğinde hareket etmiş toplumları bu tutumlarından vazgeçirebilmek için hem ulemanın hem de medresenin itibarsızlaştırılması gerekiyordu.Türkiye’nin kuruluş sürecinde ve sonrasında sözünü ettiğimiz bu itibarsızlaştırma oldukça başarılı bir şekilde yürütüldü.Ulema,önderlik pozisyonundan uzaklaştırıldı.Yerine ise akademisyenler ve gazeteciler geçirilmeye başlandı.İran’da da aynı durum caridir.Ancak İran uleması kolay teslim olmayacaktır.

Medresenin işlevsizleştirilmesi amacıyla atılan adımlar sonucu, Şeriati’nin ulema geleneğinden gelen babası Muhammet Taki Şeriati, medreseyi bırakarak resmi okullarda öğretmenliğe başlar. Muhammet Taki, Kur’an ilimlerine tefsir yapabilecek kadar vakıftır.Bu vukufiyet Şeriati’nin yetişmesine de oldukça etki edecektir.Şeriati ilk öğretmeninin babası olduğunu sık sık tekrarlar.Henüz 10’lu yaşlarındayken babasının kurduğu İslami Hakikatleri Yayma Cemiyeti’yle tanışır.Bu cemiyet, Muhammet Taki’nin tutuklanacağı 1957 ye kadar faaliyetlerine devam eder.Muhammet Taki,petrolün millileştirilmesi ve İngiliz emperyalizmine karşı mücadele stratejisinde Muhammet Musaddık’ın hareketine destek olur.Şeriati, bu atmosferden ziyadesiyle etkilenir.Sonraları Musaddık’ın millici çizgisine bağlı kalmaya özen gösterecektir.1979 inkılabının önderi olan Kum ilim havzasından Humeyni’de,Musaddık’ın anti-emperyalist ve millici çizgisine destek verecektir.Ancak Musaddık’ın bir CIA/MI6 operasyonuyla iktidardan uzaklaştırılması,hem Kum ilim havzasında hem de milliyetçi kesimde oldukça sarsıcı bir etki meydana getirir.Şeriati ,bu yıllarda genç bir öğretmendir ve Lise Öğrencileri İslam Cemiyeti’nin kurucusudur.Babası ile birlikte petrolün millileştirilmesi mücadelesine katılır ve Horasanlı aktivistlerle eylemler organize eder.1955’e gelindiğinde ilk çevirisini yapar.Cude Es-Sahhar’ın yazdığı Ebuzer adlı kitabı Arapçadan çevirir.Bu arada, Horasan Gazetesinde edebi yazılar yazmaya başlar ve haftada iki kez Meşhed radyosunda program yapar.Milli Mücadele saflarında babası ile birlikte verdiği mücadelede ilk tutukluluğunu 1957 de yaşar ve bir ay kadar Kızılkale zindanında kalır.Bu tutukluluk, sonraları da peyderpey devam edecektir.Zindan;Şeriati için adeta ikinci bir ev olacaktır.

Şeriati’yi daha iyi anlayabilmek için İran’ın modernleşme tecrübesine göz atmakta fayda var.Çünkü girişte de söylediğimiz üzere,her alim/mütefekkir/aydın kendi zamanının çocuğudur.Bu “çocukluk” iradeyi sıfırlayan,Şeriati’nin tabiriyle insanı zindan/lar/a hapseden bir bağlamda anlaşılmamalıdır.Daha çok içine doğulan zamanın ve mekanın iktisadi,ictimai,siyasi,hukuki,bilimsel,edebi,felsefi ufku ve derinliği ile ilgilidir.Nitekim bu ufuk ve derinlik,insanın ideolojik duruşunu etkiler.Şeriati, İran gibi kadim bir medeniyetin mensubu olmanın yanında,Batı’da tahsil görmüş olmasından dolayı, Doğu ile Batı’yı ilmi/entelektüel düzeyde mukayese etme imkanına sahip olmuştur.Bu imkan sayesinde,ülkesindeki modern eğitim almış kişileri de kuşatabilmiş ve İslam’ın ideolojik bir muhtevayla takdiminde rol almıştır.İran’ın,19.yüzyıldan başlayarak geçirdiği evrim,hiç şüphesiz Şeriati’nin söyleminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.O’nun,mensubu olduğu İran Kültürüyle ilgili şu tespitleri dikkate değerdir.”İran ki;üç bin üç yüz yıldan beri dünya olaylarının ana kavşağı (Kuzeyden Ruslar,Doğudan Hindistan ve Çin,Güneyden denizle,Batıdan Araplar,Yahudiler,Musa,İsa,Hıristiyanlık ve Kuzeybatıdan Yunan ve Rumlarla komşu);doğu be batının bütün sert rüzgarlarının güzergahı;Doğu(Hint ve Çin) tasavvufuna aşina,Batı(Yunan,Roma ve İskenderiye)felsefesiyle tanışık;Hıristiyanlık,Yahudilik,Zerdüştlük,Mazdekilik,Manihesizm,Budizm,Lao Tsu,Mahavira,Konfiçyus,Sokrat ve Aristo’yu…bilen ve hepsini potasında yoğurarak bünyesinde eritmiş bir millet.Hiç birisi,hatta kahredici kılıcıyla Batılı İskender dahi,Batı’nın cezp edici büyük medeniyetine ve felsefesine ve onca gücüne rağmen onu sarsamadı.Öyle değişti ki Babil fatihi büyük Kuroş,artık kendinden geçmiş bir Buda’ya dönüştü…” (Yanlızlık Sözleri/Söylem Yay.)

İran’la Türkiye’nin modernleşme tecrübeleri birbirine çok benzer. Şah Rıza,Mustafa Kemal’in mensubu olduğu çizginin İran’da ki temsilcisidir adeta.Modernliğin bir bütün olarak ithal edilmesinden yanadır ve medrese/ulema çizgisini modernleşme sürecinin önündeki en önemli engel olarak görmektedir.Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da Yurt dışına öğrenci gönderme 1800’lerin başına denk gelir.Osmanlı’nın ilk toprak kaybı yaşadığı 1699 sonrasında yavaş yavaş başlayan Batı’dan askeri teknoloji ithalatı,İran’da 1813 ve 1828 de Ruslar karşısında alınan yenilgiler sonrasında başlar.Osmanlı’nın, İran ile Batı arasında bir tampon işlevi gördüğü,Batı’daki gelişmelerin İran’a Osmanlı üzerinden aktarıldığı gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır.Nitekim her iki devletin de modernliği ithal etme gerekçesi,askeri alanda alınan mağlubiyetlerdir.Sonraları bu süreç siyasi,sosyal,iktisadi ve eğitim gibi alanlara da sıçrayacak,modernleşme pratiği her iki devlette de ciddi reaksiyonlarla karşılaşacaktır.Yurt dışına tahsil için gönderilen öğrenciler, ülkelerine zihinsel dönüşüm yaşamış olarak dönecek ve ulus-devlet bilincinin oluşmasında rol alacaklardır.Modern değerler sisteminin en önemli siyasal projesi olan ulus-devlet, halkın aydınlatılmasını merkeze alan bir strateji izleyecektir.Bu aydınlatma çoğu zaman zecri tedbirleri de barındırmaktadır.19.yüzyılın ikinci yarısında temel amacını “Batı medeniyetinin alınması,adalet ve hukuk reformu yapılması ve hürriyetlerin garanti altına alınması” olarak belirleyen tam Batılılaşma taraftarı Mirza Mülküm Han öncülüğünde İngilizlere tanınan imtiyazlar, İran’ın 20.yüzyılına etki edecek ve hatta 1952 de milli cephenin önderi olan ve petrolün millileştirilmesi hamlesini yapan Musaddık’ın,bir İngiliz/ABD koalisyonuyla devrilmesine giden yolun başlangıcı olacaktır.Nasreddin Şah’ın 1848-1896 yılları arasında süren iktidarı boyunca İran,İngiltere-Rusya kıskacında ayakta kalmaya çalışmıştır.İngiltere,Hindistan sömürgesinin güvenliğini sağlamak için Rusya’nın İran içlerindeki ilerleyişini ve iktisadi imtiyazlarını engelleme amaçlı bir politika yürütmüş ve bu süreç İran’ın İngiliz nüfuzuna açılmasını sağlamıştır.Rusya ise İran’ın kuzey bölgelerini işgal etmiş ve güneye Hint sınırına inme çabasında olmuştur.Nasreddin Şah bu iki emperyal ülkenin rekabetini fırsata çevirmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır.İran’ın Rusya tarafından parçalanmasına razı olmayan İngiltere,İran ekonomisini güçlendirme hamleleri yaparak Rusya’nın,güçten düşürülmüş İran oluşturma emelini engellemiştir.Bu desteğine karşılık Nasreddin Şah 1890 tarihinde İngiltere’ye,İran tütününü üretme,satma ve ihraç etme imtiyazını vermiştir.Ancak,Safevilerin dağılması sonucu konumunu güçlendiren ulemanın güçlü tepkisiyle karşılaşmış ve imtiyaz antlaşmasını iptal etmek zorunda kalmıştır.Sözünü ettiğimiz bu antlaşmanın iptali için İran ulemasının örgütlenmesinde rol alan kişilerden biri de, anti-emperyalist çizginin önemli siması olan Cemaleddin Afganidir.Ulemanın bu zaferi,halk nazarındaki itibarını daha da arttırmış ve Şah Rıza ve oğlunun iktidarı döneminde en etkili muhalefet yine ulema havzasından gelmiştir.İran’ın attığı modernleşme adımları,ulemanın halk üzerindeki tesirini azaltmak yerine daha da arttırmıştır.Modernleşme hamlelerinin, İran’ı Batılı emperyalistlere peşkeş çekme amaçlı olduğu yönünde ulemanın yürüttüğü tebliğ faaliyetleri oldukça etkili olmuştur.Kaçar İktidarının başaramadığı tam modernleşmeyi,Pehleviler tamamlamak istemiş ancak onlar da ulema kayasına toslamışlardır.1926’da iktidarı devralan Pehlevilerin ömrü sadece 53 yıl olmuştur.İran modernleşme tarihinde zafere ulaşan ulema olmuştur.Ancak Pehlevilerin başardığı en önemli şey,İran’ın ulus-devlet olarak kodlanması olmuştur.

Ulus bilinci yaratmak için,Osmanlı Jön Türklerinde olduğu gibi, İran’da da İslam öncesi gelenek yardıma çağrılmıştır.1800’lerin başından itibaren ağır aksak ilerleyen İran modernleşmesi, Pehlevi Geleneğini kendisine merkez olarak almıştır.Pehlevilik,İran’ın İslam öncesi kültüründe bir “lisan” olarak vardı.Hz.Ömer döneminde fethedilen İran’ın, bilim ve felsefe arşivinde Pehlevice eserler çoğunluktaydı.Abbasiler döneminde kurulan Beyt’ül Hikme de, bu eserler tercüme edildi.Şah Rıza,bu geleneği canlandırmak için “pehlevi” ünvanını alarak,Türkiye’de Mustafa Kemal’in “Atatürk” ünvanıyla yapmak istediğinin benzerini yapmaya çalıştı.Nitekim Mustafa Kemal’de, “Atatürk” ünvanıyla Türklerin İslam öncesi geleneğini canlandırmak istemiş ve icat etmeye çalıştığı ulus-devletin meşruiyet zeminini güçlendirmiştir.Yeni bir ulus yaratmak için başvurulan “İslam öncesi” dönem ,İslamla şekillenmiş geleneğin reddini havi olduğundan ,dindışı/seküler Batı medeniyeti en makul “ideolojik kıble” olmuştur.Yazının değiştirilmesi de bu bağlamdan bağımsız değildir.Nitekim İran’da da Latin alfabesine geçme önerisi söz konusudur.Hatta bu öneriye destek bulmak için Osmanlı’ya ziyaret tertip edilmiştir.Ancak yeterli destek bulunamadığı için İran,alfabe değişikliğinden kurtulmuştur.Fakat Pehleviler döneminde, azınlık dillerinin kullanılması yasaklanmış ve Farsça’daki Arapça ve Türkçe sözcüklerin sayısı azaltılmıştır.İran’ın, Araplar tarafından istila edildiğini ve öz kültürüne yabancılaştırıldığını iddia eden bu “akıl”,Arap’a olan husumetini İslam’a yöneltmiştir.Bu aklın muadili Osmanlı’da Jön Türkler olarak tebarüz etmiş ve Cumhuriyetin ilanı sonrasında Arap-Fars etkisinden kurtulmak amacıyla alfabeyi değiştirmiştir.

Bunların yanında İran, kıyafet değişimi için de adımlar attı. Pehlevi kepi zorunlu tutuldu ve kadınların geleneksel kıyafetleri yasaklandı.Bu yasağa direnen kadınların kamu hastanelerinden ve taşıtlarından hizmet almaları yasaklandı.Bizde ki, kıyafet devriminin benzeri İran’da da cariydi.Laik hukuk sistemi, aile hukuku dışında İslam kanunlarının yerini aldı.Ulema itibarsızlaştırıldı ve en önemli gelir kaynakları olan “humus” devlet tarafından engellendi.1926 da Şer’i mahkemelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin bir karar alındı.1935’te ilahiyat fakültesi açıldı ve türbe ziyaretlerine sınırlama getirildi.Hakim olmak için hukuk fakültesinden mezun olma şartı getirilerek, ulemanın mahkeme etme yetkisi de elinden alındı.Medrese hocası olmanın koşulları ağırlaştırıldı ve vakıflar kanunuyla bütün vakıfların devlet denetimine açılması sağlandı.Bizdeki tevhid-i tedrisatın muadilini,İran da gerçekleştirmek istiyordu.Amaç, ulemayı devlet memuru yapmaktı.Çünkü rejime göre ulemanın bağımsız kalması, ulus devletin meşruiyeti açısından sakıncalıydı.Ancak,Safevilerin yıkılmasından sonra ipleri tamamen eline alan ulemanın kolayca teslim olmaya niyeti yoktu.Kum ilim havzası bu reformlara direndi.Halkı, reformlara karşı çıkmak için örgütledi ve Şah rejiminin yeni kurduğu okulların, İran halkını Şiilikten uzaklaştıracağı tezini işledi.Yukarıdan aşağıya ceberutça işleyen bu modernleşme sürecine ulemanın gösterdiği refleks, meyvelerini 1979 da verecektir.Radikal modernleştirme hamleleri, halkın İslam’a daha çok sarılmasına ve İslami hareketlerin mevzi kazanmasına sebep olmuştur.

Şeriati bu tarihsel arka plana yakından tanıklık etmiş bir havzada yetişti. Onun, aydınlarla ulema arasında bir köprü işlevi gören dili/üslubu , Şah Rejiminin devrilmesinde oldukça etkili olacaktır.1961 ‘de Şah rejimine muhalif olarak Mehdi Bezirgan’ın önderliğinde kurulan Özgürlük Hareketi’nin en sadık müdafilerinden biri de Şeriati olacaktır.Bezirgan’ın,petrolün millileştirilmesi adımını atan Musaddık yönetimine 1950’li yıllarda verdiği destek düşünüldüğünde ,Şeriati’nin bu havzada yer alması şaşırtıcı değildir.Çünkü o daha önce de babasıyla birlikte Milli Mücadele eylemlerinin organize edilmesinde rol almıştır.Esasında Şeriati’nin ideolojik duruşu,Bezirganla örtüşmez.Bezirgan,İslam’ın İran milli kültürünün bir parçası olduğunu savunuyor ve laik bir siyasal sistemin varlığına inanıyordu.İslam’ın ilerici olduğunu ve modernleşme sürecinde İran’ın kültürel kimliğinin bir parçası olarak rol almasını istiyordu.Şeriati’nin bu havzada yer alması,ideolojik yakınlıktan ziyade milli hassasiyetlerden dolayı olsa gerektir.Bezirgan’ın milli hassasiyetleri,örgütlediği muhalefet hareketinde farklı fraksiyonların toplanmasını sağlamıştır.Bu durum kısmen İstiklal Harbi sürecinde İslamcı-Türkçü ittifakını hatırlatmaktadır.Mustafa Kemal’in de içinde bulunduğu direniş hareketinin, halk nazarında meşruiyet kazanmasında İslamcı söylemin etkisi oldukça fazladır.Nitekim savaş sona erdiğinde, yeni kurulan devletin İstiklal Marşı’nı tepeden tırnağa İslamcı olan Mehmet Akif yazacaktır.Ancak yeni kurulan devletin ulusçu karakteri, İslamcılıkla ters düşecek ve özellikle ulema bertaraf edilecektir.Nitekim bugün de, İslamcı gelenekten gelen ve kendilerini muhafazakar demokrat olarak niteleyenler ile milliyetçiler arasında yapılan ittifak,bu bağlamda değerlendirilmelidir.Ülkenin emperyalist tahakkümle yüz yüze kaldığı ve yok olma tehlikesi yaşadığı argümanı üzerinden gerçekleştirilen bu ittifakın kökleri, Osmanlı’nın son dönemlerine kadar ulaşır.Vatan savunması söz konusu olduğunda hemen ittifak yapan İslamcılarla Türkçüler, tehlike bertaraf edildiğinde birbiriyle uğraşmakta,güçlü olan taraf diğerine her türlü muameleyi caiz görmektedir.Sadece Akif’in hayat hikayesi bile bu söylediklerimizi onaylar.Ülkenin kurucu metni İstiklal Marşı’nı yazan Akif,Cumhuriyet kadroları tarafından adeta unutulmaya terk edilmiş,yokluk ve çile yüklü bir hayata mahkum edilmiştir.

Başlangıçta anti-emperyalist direniş hattını tahkim etmek amacıyla bir araya gelen farklı ideolojiler, düşman mağlup edildiğinde birbirlerine düşecek ve güçlü olan diğerini baskılayacaktır. İran’da ki durum da benzerdir.Şeriati’yle Mehdi Bezirgan’ı aynı potada buluşturan şey,anti-emperyalist ve milli duruştur.Farklı fraksiyonların Şah karşıtı ittifakları, 1979 inkılabına kadar sürecek ancak inkılabın ardından bu kez İslamcı iktidar,muhalifleri bertaraf edecektir.1988’de Ayetullah Muntazari’nin,cezaevlerindeki muhaliflere yapılanlarla ilgili ,Humeyni’ye hitaben “senin adamlarının zulmü Şah’ınkini geçti.Hani Ali’nin adalet devletini kuracaktık ” mealindeki isyanı, bunun en bariz göstergesidir.(Bkz.İhsan Eliaçık/Zamanın Ruhu Değişti)Şeriati’nin izinden gidenler de, bu bertaraf etme sürecinden nasibini alacaktır.

***

Şeriati, doktora için Paris’te bulunduğu yıllarda, üçüncü dünya diye anılan halkların direniş hareketlerine ideolojik desteğe başlar.Özellikle Cezayir direnişi onun için çok önemlidir.Fransa’da tahsil gördüğü süre boyunca Cezayir direnişinin makes bulması için mücadele eder.Bu mücadelesi sırasında Cezayir’in önemli siyasi figürlerinden biri olan Abdülaziz Buteflika’yla tanışır.Sonraki yıllarda,yine Kızılkale zindanında mahpusken, Buteflika’nın tavassutuyla serbest bırakılacaktır.

Fransa’nın Cezayir direnişine karşı tavrı, Şeriati’nin Batı algısının şekillenmesinde oldukça etkili olur. Hümanizmiyle,insan haklarıyla,liberal görüşleriyle,eleştirel zenginliğiyle temayüz etmiş bu görkemli Avrupa ülkesinin,söz konusu Cezayir olduğunda, tüm bu değerlerini unutarak klasik Şarkiyatçı kimliğinin etkisiyle hareket ettiğine yakinen tanıklık edecektir.Bu kimliğe göre Doğu(Müslüman) toplumları henüz kıvama gelmemiş,ehlileştirilmesi gereken uluslardır.Bu uluslar bilim,felsefe,sanat,estetik,teknoloji gibi, oluşumunu tamamlamış toplumların(Batılıların) zihinlerinden taşan değerleri üretemezler.Onlar olsa olsa itaat,kölelik,barbarlık,vahşilik gibi “olmamışlık” göstergesi hususiyetlere sahiptirler.Fransa’da ki Sol Hareketlerin de Cezayir direnişine mesafeli duruşu ve sergiledikleri iki yüzlü tavır,Şeriati’nin dikkatinden kaçmaz.Üçüncü dünyaya özgürlük,emansipasyon,liberalizm,demokrasi,insan hakları ihraç etmeye çalışan;bilim ve felsefenin,sanat ve edebiyatın,liberalizm ve demokrasinin ana vatanı olarak görülen Fransa’nın Cezayir’de işlediği cürümler ve bu cürümlere sessiz kalmayı tercih eden Fransız Sol’u,Şeriati’de, Kapitalizmle-Sosyalizmin aynı memeden süt emen ikiz kardeşler olduğu kanaatini perçinler. Marks, Prodhon,Engels,Plekhanov,Saint Simon gibi, hayatlarını zorbalık,sınıflar arası ilişkiler,işçi hakları, sermaye temerküzüyle mücadeleyle geçirdiğini söyleyen filozof ve düşünürlerin,19.yüzyılda Afrika ve Asya ülkelerinin sömürgeleştirilmesine sessiz kalmalarını utanç verici olarak niteler.1956-1961 yılları arasında toy Fransız delikanlılarının Cezayir’de sürdürülen savaşa katılmamak için bir organlarını felç edişine yakından tanık olduğunu ifade eden Şeriati,altı milyon taraftarı olan Fransız Komünist partisinin,Fransa tarafından Cezayir’de sürdürülen cinayetkar sömürgeci savaşı protesto bile etmediğine şahitlik etmiştir.Hatta bu partinin, Cezayir Direnişini örgütleyen Kurtuluş Cephesi(FLN)’ni tahkir ettiğini ve direnişçileri “bir avuç Arap feodalin oyuncağı” olmakla suçladığına da şahitlik etmiştir.Maurice Thorez’in “Cezayir diye bir ulus yok, belki oluşum aşamasında bir Cezayir ulusu var” söylemini, Batı entelektüel havzasının, sömürgeci meşruiyetin tahkimatında oynadığı rolün anlaşılması için, özellikle, zikreder.

Esasında durum, bugün de farklı değildir. Sağıyla soluyla Avrupa entelektüel havzası,aydınlanma paradigmasını ve modern değerler sistemini içselleştir(e)memiş ulusların direnişini tahfif ediyor.Hatta bu direnişleri tıpkı Fransız Marksistlerinin yaptığı gibi “ilkel/primitif” olmakla ya da “bir takım Arap feodalinin oyuncağı” olmakla itham ediyor.Arap Baharı olarak adlandırılan ve mustazaf halkların müstebit muktedirlerin tasallutundan kurtulmak için başlattıkları direniş,bu söylediğimiz bağlama uygun düşmektedir.Avrupa entelijansiyası ve onların bizdeki muadilleri,yıllardır ezilmiş,horlanmış,sömürülmüş halkların hayatları pahasına başlattıkları direnişi oldukça sığ bir düzlemde değerlendirdiler ve hatta bu direniş(ler)in itibarsızlaştırılması için müstekbirlere ideolojik destek sundular.Onlara göre direnişi sadece kendileri gibi düşünen ve inananlar gerçekleştirebilirdi.Edilgen,pasif,itaat mahkumu,tembel,şehvetperest,kadınları mütesettir,cahil ve barbar Doğulular(Müslümanlar) isyan edemezler,direnemezler,devrim yapamazlar.İran İslam İnkılabı sonrası,dönemin muktedirlerinin, TRT ekranlarında,direnişe katılan çarşaflı kadın görüntülerinin verilmemesi noktasında takındıkları tavır,bu söylediğimiz bağlamdan bağımsız değildir.Rabia Meydanı’nda bir günde yüzlerce silahsız direnişçinin katledilmesinden tutun da,15 Temmuz direnişinin görmezden gelinmesine kadar Doğuluların(Müslümanların) özne oldukları tüm direnişler, özellikle dikkatlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır.Sol entelijansiyaya göre devrimi ve direnişi sadece Solcular yapabilir.

Şeriati bu ikiyüzlü tutumu fark ederek, kendi ülkesindeki sol ideoloji mensuplarını da ikaz etmektedir.O,Marksizmin sömürgeciliği tahlil etmekten aciz olduğunu ve hatta sömürgeciliğe imkan tanıyan bir içeriğe sahip olduğunu iddia etmektedir.Ona göre,Avrupa burjuvasının semirmesi kendi üretiminden dolayı değil, Asya ve Afrika uluslarının kaynaklarını sömürmesinden dolayıdır.Bu sömürü,Avrupa proleteryasını da semizleştirmiş ve Marks’ın burjuva-proleterya çatışması sonucu doğmasını murat ettiği komünizm,Avrupa’da değil,henüz daha feodal geleneğinden kurtulamayan Rusya ve Çin’de ortaya çıkmıştır.Marksist ideolojinin Avrupa ayağı ise,üçüncü dünya halklarının sömürülmesiyle semizleşen proleteryayı görmezden gelmeyi tercih etmiştir.Tesadüfe bakın ki, yıllar sonra ikinci körfez savaşında,ABD’ye destek veren İngiltere’de halk, protesto gösterilerine başladığında dönemin muktediri Tony Blair protestoculara dönerek “biz sizin refahınız için Irak işgaline destek veriyoruz “ demiş ve ertesi gün protestolar sona ermişti.Yani esasında Garb cephesinde değişen bir şey yoktu…

Bu bağlamda Jean Paul Sartre,Şeriati için önemli bir sima olarak öne çıkar.Kendisiyle tanışma imkanına kavuşur ve O’nun Cezayir direnişine verdiği destekten sitayişle bahseder.Sartre 1960’lı yıllarda Fransa’nın Cezayir’de ki varlığına karşı çıkmış ve Cezayir direnişinin militan düşünürü Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” kitabına önsöz yazmıştır.Bu önsözde Sartre, ülkesi Fransa’ya karşı sözünü sakınmaz.Açıkça,direnişçilerin mücadelesini destekler.Şu cümleler Sartre’a aittir:”Sömürgeleştirilen,ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur.Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur,kendini yarattığı ölçüde kendini tanır;uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz;ama savaşçıyı adım adım özgürleşmeye kendi başına girişir,sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder.Savaş başlar başlamaz da acımasız olur…Bir savaşçının silahı onun insanlığıdır.” Bu tutumundan dolayı Fransız Sağ’ı Sartre’ın vatan haini olduğunu iddia eder ve kurşuna dizilmesini ister. Fakat dönemin Fransız Başkanı De Gaulle “Sartre’a dokundurtmam.Sartre,Fransa’dır” diyerek bu talepleri geri çevirir.

Sadece Cezayir değildir Şeriati’nin dikkatini çeken.Tüm mustazaf halkların feryadına karşı duyarlıdır.Kongo bağımsızlık hareketi lideri Patrice Lumumba’nın öldürülmesi sonrası, siyahların Paris’te Belçika konsolosluğu önünde düzenlediği protesto gösterilerine katılır ve tutuklanır.Kısa süreli bir tutukluluk dönemi yaşar.Bu sırada Cezayir Kurtuluş Cephesi üyesi Frantz Fanon ile tanışır.Onun Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabının mukaddimesini tercüme eder.Fanon,Şeriati üzerinde iz bırakan önemli isimlerden biridir.1968 yılında Hüseyniye-i İrşad’da konferanslarına başladığında Fanon,en sık zikrettiği direniş liderlerinden biri olacaktır.Bu konferanslar oldukça ilgi çekicidir.Özellikle laik eğitim almış gençlerle temas kurmayı başaran üslubu, uzun vadede İran İnkılabı’nın gerçekleşmesinde etkili olmuştur.Ulemanın bu gençlerle temas kuracak dili üretmekte sıkıntı çekmesi, Şeriati’nin tanınırlığının artmasında etkili olmuştur.Şeriati’nin,Hüseyniye-i İrşad’da bir İslam İdeolojisi inşasına dönük olarak verdiği dersler verdiği dersler her geçen gün ulemayla arasının açılmasına sebep olur.Şeriati’ye karşı oldukça ağır ithamlar gelmeye başlar.Onun gizli bir Sünni olduğundan İslam’ı bilmediğine,Marksizmle İslam’ı uzlaştırma amacı taşıdığından halkı Şiilikten soğuttuğuna kadar bir dizi ithamla karşılaşır.Babasının etkisiyle ıslahçı çizgide yer alan Şeriati,ulemanın atıl,dünyadan uzak,Safevici yaklaşımlarına yönelik olarak oldukça radikal eleştirilerde bulunduğu için bir çok dini otorite tarafından aforoz edilir ve kitapları yakılır.”Ali Şiası ve Safevi Şiası” adıyla yayınlanan kitabında,Şiiliğin tarihsel evrimine dikkat çekerek asıl mecrasından saptığı ve saltanatçı Safeviliğin yamağı olduğu tezini işler.Bu nedenle kendisine karşı biriken öfke yer yer nefrete dönüşür.Kitaplarının basımı ve yayını yasaklanır.Başlangıçta Hüseyniye-i İrşad’da birlikte ders verdikleri Ayetullah Mutahhari’yle yolları 1968’te ayrılır.Şeriati,Hüseyniye’nin bağımsız bir okul olarak devam etmesini isterken,Mutahhari medrese usulü bir sistemin ihdas edilmesinden yanadır.Sonraları Mutahhari,Şeriati’nin İslam Şinasi(İslam-Bilim) kitabı için “edebiyat ve kültür açısından oldukça yüksek,ilmi açıdan orta düzeyde,felsefi açıdan orta düzeyden de düşük,İslami açıdan ise “sıfır”dır.diyecektir.(Ertuğrul Cesur/Bilge Adamlar Dergisi/ Şeriati Özel Sayısı/s.99)

Hüseyniye-i İrşad dersleri şah rejimini ziyadesiyle endişelendirir. Rejim karşıtı eylemlerin kaynağı olarak burası tarassut altına alınır ve bazı katılımcıları tutuklanmaya başlar.Nihayet 1973 ‘te Hüseyniye kapatılır.Şeriati’nin kitaplarına el konulur ve teslim olmasını sağlamak için babası tutuklanır.Şeriati teslim olur ve babası bir yıl sonra serbest bırakılır.O ise Kızılkale zindanında tek kişilik hücrede 18 aylık cezasını çekmeye başlar.Zindandan çıktıktan sonra kitapları Paydar,Dehkan Nejat ve Sebzivari gibi müstear isimlerle neşredilir.Bıktırıcı takiplerden kurtulmak için ev konferansları vermeye başlar.Sabahlara kadar süren dersler yapar.Fakat artık İran’da kalamayacağını anlamıştır.16 mayıs 1977 de İran’ı terk eder.Yaklaşık bir ay sonra 19 haziran 1977 de kaldığı evde cansız bir halde bulunur.Eşi Puran Hanım Şeriati’nin ölümünü şöyle anlatır:”…Gece saat 11-12 gibi Şeriati kızından çay istiyor.Ona çay verdikten sonra gidip yatıyorlar.Dayımın kızı sabah işe gitmeden önce Şeriati’yle vedalaşmak üzere kapıyı çaldığında,kapının eşiğinde serilmiş halde buluyor.Burnu siyah olmuş.Boğulma gibi bir şey…Pencere de açıkmış.Kuzenim hemen erkek kardeşime haber veriyor.Bu arada olayı yukarı katlardaki kızlara da haber veriyorlar.Kızlar aşağı inmiyor.Ambulans ve polis gelip onu alıp götürüyor.Adli tıp ölüm nedeni olarak damar tıkanıklığı teşhisi koyuyor.Ancak otopsi yapılmıyor.”Resmi gazeteler Şeriati’nin ölümünü “tedavi için gittiği İngiltere’de vefat eden Müslüman Düşünür” olarak veriyorlar.Şah Rıza, Şeriati’nin cenazesinin İran’a getirilmesi ve görkemli bir törenle defnedilmesi için Puran hanımdan izin ister ancak aile bunu kabul etmez.Musa Sadr’ın girişimiyle cenaze, Şam’da Seyyide Zeyneb’in türbesinin yanına defnedilir.

Tarihe gerçek anlamda tanıklık eden bu aziz öğretmene rahmet diliyorum…

 

Kamil ERGENÇ

 

NOT:Bu yazı Enderun Eğitim Yazıları Dergisi'nin Aralık 2018 tarihli 7. sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Ali Şeriati-Yalnızlık Sözleri 1-2/Söylem Yay.

2-Ali Şeriati-Öze Dönüş/Kitabevi Yay.

3-Ali Şeriati-Kevir/Fecr Yay.

4-Ali Şeriati-Marksizm ve Diğer Batı Düşünceleri/Birleşik Yay.

5-Ali Şeriati-Dine Karşı Din/İşaret Yay.

6-Ali Şeriati-İnsanın Dört Zindanı/Fecr Yay.

7-Ali Şeriati-İnsan/Fecr Yay.

8-Mehrzad Brujerdi-İran Entelektüelleri ve Batı/Yöneliş Yay.

9-John Esposito-Güçlenen İslam’ın Yankıları/Yöneliş Yay.

10-Bilge Adamlar Dergisi-Şeriati Özel Sayısı/Sayı:30/Ağustos 2012

11-William Cleveland-Modern Ortadoğu Tarihi/Agora Kitaplığı

12-Alev Erkilet Başer-Ordadoğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler/Hece Yay.

13-Nilüfer Göle-Modern Mahrem/Metis Yay.

14-Daryush Shayegan-Yaralı Bilinç/Metis Yay.

15-Mehmet Ali Büyükkara-Çağdaş İslami Akımlar/Klasik Yay.

16-Pierre Jean Luizard-İslam Topraklarında Otoriter Rejimler/İstanbul Bilgi Ünv.Yay.

17-Ali Şeriati-Anne Baba Biz Suçluyuz/Seçkin Yay.

18-Ali Şeriati-Yarının Tarihine Bakış/Birleşik Yay.

19-Frantz Fanon-Yeryüzünün Lanetlileri/Versus Kitap

20-Susan Beuck Morss-Küresel Bir Karşı Kültür/Versus Kitap

21-Şeyh Hamidu Kan-Mahrem Macera/Özgün Yay.

22-Ali Şeritati-Ali Şiası Safevi Şiası/Fecr Yay.

23-Edward Said-Şarkiyatçılık/Metis Yay.


AddThis
 

Yorum ekle