blank

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün147
mod_vvisit_counterDün475
mod_vvisit_counterBu hafta3848
mod_vvisit_counterBu ay10073
mod_vvisit_counterHepsi990505

İslam Hukukuna Giriş/Wael B.Hallaq

İslam Hukukuna Giriş, Wael b. Hallaq tarafından kaleme alınan ve Türkçeye Necmettin Kızılkaya tarafından tercüme edilen klasik tarzdan farklı bir biçimde kaleme alınmış önemli bir eserdir. Resul-i Ekrem efendimizin vefatından günümüze kadar olan süreçte bireysel ve toplumsal yaşamın tayini için ana kaynak olarak Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v)’den nakledilen hadis metinleri İslam alemindeki ilmi çalışmaların çekirdeğini oluşturmaktaydı. Bu çekirdek çerçevesinde yapılan çalışmalar yüz yıllar içerisinde müstakil ilim dallarını ortaya çıkardı. İslam Hukuku da bu ilim dallarından birisidir ve bu ilim dalı sadece Müslüman toplumların ilgi ve alaka konusu olmakla kalmamış başka medeniyet havzalarının da dikkatini çekmiştir. Bu bağlamda, modern dönemle birlikte İslam Hukuku alanında sadece İslam alimleri ve düşünürleri değil,Oryantalistler de çok yoğun çalışmalar yapmıştır ve bu çalışmalara devam edilmektedir. Lübnan asıllı olan akademisyen Wael b. Hallaq ise mezkur eserini yukarıda da belirtildiği üzere ne klasik islam ilim geleneği çerçevesinde ne de oryantalist literatür çerçevesinde kaleme almıştır.

Lübnanlı yazar kitabın giriş kısmındaki biyografisinde de belirttiği üzere, Washington Üniversitesi Yakındoğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü’nde lisans üstü eğitimi almış ve doktora tezini de ‘’İslam Hukuk Tarihinde Bir Araştırma’’ başlığı ile kaleme almıştır. Farklı ülkelerde İslam Hukuku üzerine dersler veren Hallaq bu alan dahilinde sayısız makale ve tüm çevreler tarafından farklılığı ile dikkat çeken kitaplar kaleme almıştır. Ali Rıza Fidan mezkur eserle ilgili yaptığı değerlendirmede yukarıda bahsettiğimiz farklılığın temelinin klasik ‘’Schact’’ oryantalistliğinin karşısında muhalif bir tavır sergiliyor olmasına bağlamaktadır. Kitabı okuyanların da farkedeceği üzere eser ana gaye olarak İslam Hukukunun kökenleri, ana kaynakları ve tarihteki serencamını ele almaktan ziyade İslam hakkında bildiğimiz şeylerin Batı bilgisinin ürünü olduğu modern periyotta, Müslüman toplumların Hukuki mirasına kast eden oryantalist batı düşüncesine bir eleştiridir.

Bu eser, çevirmenin de önsözde belirttiği üzere, batılı okuyucuyu merkeze alınarak yazılmıştır.Bu sebeple belirli kavramlar hedef kitlenin yabancısı olduğu bir konuyu daha rahat anlaması ve anlamlandırabilmesi için batı dünyasının aşina olduğu kelimelerle izah edilmeye çalışılmıştır. Kitap bu minvalde değerlendirildiğinde,özüne yabancılaşmış Türk okuyucular için de oldukça anlaşılır bir mahiyete sahiptir. Bir başka ifadeyle müellifin hedefi öncelikle Batı insanı olsa da,eser günümüz Türk okuyucuları için de oldukça anlaşılır ve emsal metinlere göre daha sadedir.Eseri daha anlaşılır kılan bir başka unsur ise Akademik başka bir eseri olan “Shari’a: Theory, Practice, Transformations” isimli kitabın içinden seçilmiş muhtasar bir çalışma olmasıdır. Bu sayede konunun anlaşılması için uzman olmaya gerek kalmadan anlatılan mevzunun herkesin zihninde belirli bir resim oluşturması mümkün olmuştur. Akademik dilden sıyrılmayı başaran yazar tarihi dönemlendirirken alanında ne kadar uzman olduğunu okuyucuya rahatlıkla aksettiriyor. Dahası tarihin kırılma noktalarında modern dönemin kurucu unsurları, İslam Hukuku’nu nasıl eğip bükerek müslüman toplumları müstemleke haline getirdiğini eleştirel bir dil ile aktarmaya çalışmıştır ve büyük oranda başarılı da olmuştur.

Tercüme ise yine aynı alanda çalışma yapan başka biri olan Necmettin Kızılkaya olması sebebiyle gayet başarılı olmuştur. Bazı çeviri kitaplardaki gibi anlaşılması zor-uzun cümleler, tahkik hataları bulunmamaktadır. Belki, bazı kavramların kullanım şekilleri bazı yerlerde okuyucuyu yavaşlatıyor denilebilir olsa da tercüme de en az kitap kadar başarılı olmuştur.

Kitap tercümanın kitabı tanıtım ve taktim amacıyla yazdığı ‘’ Kitap ve Tercüme Hakkında’’ki yazısıyla başlayıp, müellifin tercümeye yazdığı özel önsöz ve kitabın orijinaline yazdığı önsöz ile devam etmektedir. Eser 2 kısım, 10 bölüm ve bu bölümlerin alt başlıkları altında kurgulanmıştır. Kitabın sonuna eklediği ‘’kronoloji’’ ve ‘’ Tavsiye Edilen İleri Okuma Listeleri’’ bölümleri ile neticeleniyor. Bu bölümlere bakıldığında müellifin kitabı kaleme alırken vermek istediği esas mesajı, yani yazarın ifadesiyle şeriat ile ilgili yazılmış kitaplara bir yenisini eklemek olmadığını, kitabın özel bir etki oluşturarak oryantalist düşünceyi sarsmak amacıyla yazıldığı görülmektedir. Bu amaca rağmen giriş kısmından başlayıp sonuna kadar İslam toplumlarının gelişmesi hakkında yazılan her satır, bilgi sahibi olmayan bir birey kitabı okumaya başladığında neredeyse tamamen objektif ve hakikat unsurlarını içinde barındıran bir İslam hukuk ilminin serencamını doğru bir bakış açısıyla görebilecektir. Ayrıca yazar, tercümanın da aktardığı gibi fıkhı islam toplumunun içinden çıkan ve önemli bir fonksiyon olarak incelemiştir. Hallaq, fıkhın ne olduğunu bilmenin onun geçmişte Müslüman toplumlar tarafından nasıl uygulandığını bilmek anlamına geldiği kanaatindedir. Bu kanaat yukarıda bahsettiğimiz objektif anlatıyı oluşturan en önemli unsurdur.

Yazar birinci bölümde ilk olarak islam hukukunun bireye, topluma ve devlete nasıl etki ettiği sorsunun cevabını vermeye gayret ederken devamında islam toplumunda hukuk bağlamında ‘’kim kimdir?’’ Sorusuna cevap vermiştir. Mezhep imamı, müçtehid, kadı, müfti vb. Kişilerin konumu ve önemi çok ayrıntılı bir biçimde tasvir edilmiştir. Modern dönemden farklı olarak devletin değil, fetvanın mutlak otorite olduğunu belirtmiştir. Halk bizzat mahkemeye müracat etmek yerine müftü efendilerden fetva alırlar ve sorunlarını ‘’arabuluculuk’’ ilkesi ile çözüme kavuşturur. Bu sebeple yargıya taşınan meseleler modern döneme nispetle oldukça azdır vurgusu yapılmıştır. Bir başka çok önemli vurgu da İslam profesörlerinin yani müçtehidlerin bu işleri icra etmeleri sebebiyle asla para almadıkları ve Hz Muhammed (a.s)’ın öğretisi ve yaşantısını kendileri yaşayarak temsil makamında olduklarıdır. Batılı modern argümanların aksine devletin mutlak olarak hukuka tabi olduğunu ve müslüman olmayan hiç bir devletin bunu başaramadığı vurgusu kitabın yazılış amacı bağlamında değerlendirlmelidir.

            Kişileri ve gerekli tanımlamaların ardından ikinci bölümde fıkhın nasıl müstakil bir ilim haline geldiğini ineceleyen yazar yine modern düşüncenin ilah mefhumunu ortadan kaldıran düşünce sisteminin karşısında yer alarak aziz İslam’ın İnsan aklını önemsediği fakat bu aklın nakıs olduğu, dünyanın tüm sırlarına vakıf olamayacağı sebebiyle vahye muhtaç olduğunu aktarmakdaır. Usul-ü Fıkıh ilmini müstakil hale getiren alimler ana kaynak olarak vahyi ve vahiy ile birlikte sünneti referans aldığını aktaran yazar daha sonra islam hukukunun diğer delillerini açıklamıştır. Bu noktaları açıklarken alimlerin hukuk’u inşa ederken hükümlerin çok azının doğrudan vahiy ile oluşturulduğunu, geriye kalan büyük çoğunluğu içtihada dayalı metod ile çözüme kavuşturduğunu savunmuştur. Çok kısa sürede büyük bir coğrafi ve toplumsal alana yayılan islam’ın bu topluluklarda farklı yaklaşımlara sahip oluşu, esnek yapısı ve değişiklik dinamizmine sahip olduğunu aktaran yazar batının ve sömürge devletlerin ‘’şeriat katı ve değişmezdir’’ yargısının anlamsız ve ironik olduğunu vurgulamıştır.

            Devam eden bölümde ise süreç içerisinde gelişen mezhepleri ve ekolleri tanımlanmıştır. Mezhep kavramının anlamı, öncüleri, islam hukukundaki rolü, gelişim süreçleri kısa ve anlaşılır biçimde açıklandıktan sonra fakihlerin mezheplerden bağımsız hareket etmediğini ve fıkhın ana kurucu unsurunun mezhepler olduğunu ifade etmiştir.

            Birinci kısmın dördüncü ana başlığı altında ise İslamı’ın hukukçuları, eğitim biçimi ve siyaset ile bağı incelenmiştir. Müellif bu bölümde hukukçuların nasıl bir eğitimden geçtiği, onların çalışmalarında iktidar ve siyasetin etkisinin nasıl olduğu irdelenmiştir. Yazar ilk yüz yıllarda hukukçuların mutlak otorite olduğunu ve iktidarın da hukuka bağlı olduğunu; ilerleyen dönemlerde ise hukukun iktidara ve yöneticilere hizmet ettiğini fakat modern döneme kadar otoritesine halel gelmediğini ve nihai kararlarda iktidarın hukuka boyun eğdiğini iddia etmiştir. Bu bölümde dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi kırılma noktası olarak tanımlanabilir. Medreselerin inşası ve iktidarın hukukçularla bağının oluşması ile birlikte işin içine menfaatin karıştığını, ilk dönem hukuçularının bu işi yalnız ‘’Allah rızası’’ için yapmaya gayret etmesine karşılık sonraki dönemlerde iktidardan beslenmesi çıkar ilişkilerinin öne çıkmasına sebep olmuştur vurgusuna dikkat edilmelidir.

Eğitimin nasılı sorusu ise başlangıçtan imparatorluklar çağına kadar ayrıntılı bir şekilde aktarılmıştır. Erken dönemde eğitim, bir hocanın ders halkası olduğu ve bu halkadan beslenen talebelerin zaman içerisinde uzmanlaşıp kendisinin yeni bir halka kurduğundan bahsetmiştir. Bu eğitim metodu tarih içerisinde esasında sürekli kullanılan bir metod olmuştur. Medrese içinde de uzmanlaşana kadar bir hocanın dizinin dibinde eğitim gören talebeler daha sonra kendisi ilmi tahsilini tamamladığında eğitimci olmaya başlamaktadır. Medrese dönemini erken dönemden ayıran unsurlardan birisi vakıflardır. Vakıflar tarafından fonlanan medreseler daha kurumsal ve sürekli eğitimini devam ettirmişlerdir.

            Beşinci bölüme geldiğinde ise yazar, hukuk sisteminin işlediği islam toplumunu incelemeye almıştır. Endüstri çağına kadar olan süreçte toplumdaki önderlerin rolünün çok önemli olduğuna vurgu yapmıştır. Modern dönemde ‘’ arabuluculuk ‘’ olarak adlandırılan müessese modern öncesi dönemde islam aleminde mahkemeye başvurulmadan evvel, önce toplumu yönlendiren, sözüne itibar edilen yaşlılar, imamlar, aile büyükleri ve saygın kişiler tarafından çözülürdü. Bunun temel sebebi aziz İslam geleneği hem bireyin toplumdaki konumunu hem de toplumun istikrarlı yapısını bozmamak adına toplumun taraflarını birbirlerine karşı davalık etmeme, sorunu büyümeden kendi içinde çözme ve tarafların toplumdaki birlikteliklerini kardeşlik hukuku bağlamında devam ettirmeleri açısından gayret eden bir düşünce dünyası inşa etmesidir. Toplumun istikrarını bozmama noktasındaki gayret ise; mahkemeye taşınan mesele halk tarafından işitilmeye başlanacak ve toplumda bu vakalar dillendirilecek endişesine dayanmaktadır. Bu dillendirme ile yaşanan vakanın toplumda bir zemin oluşturmasının önüne arabuluculuk sistemi ile geçilmiştir.

Birinci kısmın son bölümünde ise yazar ‘’Modern dönem öncesi Yönetim: Daire-i Adalet’’ başlığı altında büyük bir coğrafyaya hüküm süren Osmanlı Devletinin kurmuş olduğu hukuk sistemini okuyucuya aktarmıştır. Osmanlı Devletinin bilhassa I. Bayezid’in döneminde kurmuş olduğu fıkıhçılar heyeti ile birlikte temelleri çok sağlam bir şeriat sistemi inşa ettiğini öne sürmektedir. Bayezid’in kurmuş olduğu bu heyet yönetime bizzat katkıda bulunarak devlet mekanizmasının sorunsuz ve nizama uygun devam edilmesini sağlamıştır. Bu yapı iki asır sorunsuz, devamında ise nakıs olarak devletin yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüştür. Ayrıca Osmanlı Devleti’nin daha önceki hiç bir devlet veya yönetim merkezlerinde görülmemiş bir yapılaşmaya gittiğini aktaran yazar, ilk defa Osmanlı devrinde mahkemelere mahsus bir mekan, bir mahkeme binası tahsis etmiştir. Genel şehirleşme planında şehrin merkezine han, bedesten, ticari faaliyet merkezi olan baş çarşı vb. yapılar inşa eden Osmanlı bunlara ilaveten yine şehir merkezlerine mahkeme binaları da inşa etmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz mezheplerin fıkhı oluşturmasındaki mutlak otorite olmasına halel gelmemesi için ise dört mezhebe ayrı ayrı mahkemeler tahsis edilmiştir. Bu sayede tüm mezhepler canlılığını ve kendi gelişimini devam ettirme imkanı bulmuştur.

Yazının başında kısaca bahsedilen kitabın amacı, ikinci kısımda da ana anlatım olarak devam etmiştir. Bu kısımda yazar kitabı yazma amacı olan “modernitenin islam topluluklarını hukuk eliyle nasıl müstemleke haline getirdiğini” örnekler ile delillendirerek okuyucuya aktarmıştır. ‘’Modernlik ve Kırılmalar’’ ve ‘’Müslüman Dünyayı ve Şeriatını Kolonileştirmek’’ başlıkları bu anlatımın merkezini oluşturmaktadır. Emperyal devletlerin oryantalist çalışmalar aracılığıyla İslam medeniyetinin varlık kaynağı olan fıkha nasıl müdahale ettikleri çok çarpıcı bir şekilde anlatılmıştır. Dahası,Müslüman toplumun temellerinin hukuk eliyle nasıl sarsıldığı hususu ilginç örneklerle okuyucuya resmedilmiştir. Bu bölümün yaklaşık dört asırdır cari olan batılı-oryantalist tarih anlayışını yapıbozuma uğratan özelliği dikkat çekicidir.

Müellif Osmanlı Devleti için çok önemli bir kurum olan vakıfların şeyhü’l-İslam, sadrazam gibi mühim merciler tarafından denetlendiğini fakat yeni gelen hükümetin belirli bir plan çerçevesinde bu kurumun gelirlerine el konulduğunu ifade etmiştir. Binaenaleyh süreç içerisinde vakıflardan beslenen diğer kurumların zamanla güç kaybettiği ve sistemin git gide çözüldüğü aktarılmıştır. Cezayir üzerinde Fransız devletinin oynadığı oyunları çarpıcı referanslar üzerinden aktaran yazar, Fransız oryantalistlerinin İslam hukukunu tahrif etmek için gösterdiği çabaya dikkatimizi çeker. Özellikle aile hukuku ve veraset sistemi üzerinde gerçekleştirilen operasyonların toplumsal dokuya verdiği zararlara ustalıkla değinir.

Devamındaki bölümlerde de emperyal devletlerin ana omurga olan fıkhı kendi emelleri doğrultusunda kullanma süreci mercek altına alınmıştır. Belirli devletler üzerinde yoğunlaşan yazar, emperyalistlerin fıkıh üzerindeki tahribatını örneklerle göstermiştir. Bu bölümde akademik dilden uzaklaşarak yapılan hareketleri ironik bir dille hicveden Hallaq, emperyalistlerin, göstermelik olarak bazı kurumlara ve değerlere karışmadığı izlenimi vermek amacıyla hareket edildiğini ifade etmiştir.

Dokuzuncu bölümde ise yakın tarihi ele alan yazar, yine belirli devletler merkezindeki örnekler ile müslüman toplumlardaki uyanış ve mücadelenin gerçekleştirlimeye çalışıldığını, hatta bu çalışmaların bir kısmının görünüşte muzafferiyetle sonuçlandığını fakat gerçek manada şeriatın uygulanmasının imkanının kalmadığını ifade etmiştir. Çünkü yapılan değişiklikler ve kazanım gibi görünen çabalar pratik olarak islam toplumlarının meselelerine fayda vermemiştir. Kitabın sonuna gelindiğinde ise ‘’ Bir Zamanlar ve Günümüzde Şeriat’’ başlığı altında tabiri caizse kitabın özetini sunmuştur. Bu başlık altında İslam Şeriat’ını etraflıca değerlendiren yazar bu sistem hakkında müsbet yaklaşımlarda bulunmuştur. Yazar bu son bölümde bir başka kitabı olan İmpossible State’in de ana argümanı olan modern dönem ile birlikte islam ahkamının uygulandığı şeriat devletinin mümkün olamayacağı tezini ortaya koymuştur.

Hamza Taha BABA


AddThis
 

Yorum ekle