okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün148
mod_vvisit_counterDün567
mod_vvisit_counterBu hafta3169
mod_vvisit_counterBu ay16392
mod_vvisit_counterHepsi1219680

Batı Sonrası Dünya'nın Kodları:Epistemolojik Bağımsızlık Arayışı

Geleceğin Felsefesi üst başlığıyla aylık periyotlarla yaptığımız derslerin bu ayki gündemi “Batı Sonrası Dünya’nın Kodları: Epistemolojik Bağımsızlık Arayışı” idi. Avrupa merkezci bilginin egemenliği altında şekillenen son dört asırlık zaman dilimini gözden geçirerek bugünü anlamaya ve şayet Batı uygarlığının çökmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanacağımızla ilgili çözümleme yapmaya çalıştık. Bu bağlamda öne çıkan başlıkları ve bu başlıklara özgü içerikleri ilgilisinin dikkatlerine arz etmek isterim.

Batı kavramı bir yön ifade etmekten ziyade ideolojik içeriği de içkin olan bir olgu olarak çıkar karşımıza. Bu ideolojik içerik zaman içerisinde oluşmuştur elbette. M.Ö Heredot ve İskender tarafından Ege’nin doğusunu ifade etmek amacıyla kullanılan “doğu” kavramı “pers kültürüne” işaret eder esasında.Yunan havzasının kendi dışındaki toplumları barbar/vahşi/ilkel/primitif olarak niteleyen perspektifi zamanla “doğu”yu ideolojik içerikle yüklü bir mekan olarak kodlayacaktır.Aslen doğulu olan Hıristiyanlığın da bu süreçten olumsuz etkilendiği söylenebilir.Ta ki 1492 ‘ye kadar…Bu tarihten sonra Cezayirli tarihçi Jaques Attali’nin ifadesiyle Avrupa,kendisine Kudüs’ü hatırlatan her şeyden kurtulmuş ve Romalı kodlarına sadık kalarak Hıristiyanlığı Avrupa’ya özgü olarak yeniden yorumlamıştır.Kudüs’ün yerine Vatikan icat edilmiş ve Beytlahimli İsa(a.s) ve annesi Meryem(a.s) bir anda Avrupalılaşmıştır. Sonraları Latin emperyalizmine karşı mücadele ederek yerel ulus dillerini/kültürlerini öne çıkaran ve böylece Katolik ümmetçiliğini mağlup eden Avrupa Hıristiyanlığı, burjuva öncülüğünde yeni bir dünyaya adım atacaktır. Yaklaşık dört asırdır küre ölçeğinde etkili olan modern paradigma bu dünyanın ürünüdür.

Modern paradigma seküler bilginin rehberliğinde inşa edildi. Çünkü tanrının temsilciliğini üstlendiğini iddia eden bir yapıyla(Kilise) mücadele ediyordu. Bilimsel ilerlemenin önünde engel olarak görülen Katolikliği mahkum etmek ve tanrı temsilcisi olduklarını iddia eden din adamları sınıfını tarihin çöplüğüne göndermek amacıyla sığınılan emin(!) bir liman olarak sekülerlik, modern dönemin karakteristiğini oluşturdu. Böylece klasik kültür havzaları yapısal değişime maruz kaldı. İktisadi,içtimai,siyasi,hukuki,bilimsel vb. tüm alanlara ilişkin yeni bir yaklaşım biçimi tezahür etti.Bu yaklaşım biçimi sadece Avrupa’ya özgü kalmadı.Gerek askeri güç kullan/ıla/arak gerekse geleneksel toplumların gönüllü entelektüel/aydınları aracılığıyla ihraç edildi. Nitekim bugün küreselleşen “değer sistemi” sözünü ettiğimiz bu seküler bilginin rehberliğinde gerçekleşti. Bu süreçten en ağır hasarla çıkan toplumlar hiç şüphesiz Müslümanlardı. İtikatlarının rehberlik ettiği hakikat telakkisinin sosyal gerçekliğine göre(bu gerçekliği inşa ederken kimi eksiklikler olmuş olabilir elbette…) yaşarken,bir anda inançlarıyla/itikatlarıyla bağdaşmayan bir hakikat telakkisine ve bu telakkinin sosyal gerçekliğine mahkum oldular. Böylece itikadi bir varoluşun öznesi olmaktan çıkıp modern paradigmanın dayattığı gerçekliğin nesnesi olarak var olmaya başladılar. Bu durumdan nasıl kurtulacaklarına ilişkin, Türkiye özelinde konuşacak olursak, henüz bir hazırlıklarının olduğu söylenemez. Hatta seküler bilgiye ünsiyet kesbettiklerini söylemek bile mümkündür.

Batı merkezli olarak şekillenen dünyanın kodları kaba hatlarıyla şöyle tasvir edilebilir:

a)İktisadi alanda; burjuva öncülüğünde gelişen kapitalizm/anamalcılık. Bu iktisadi tutum klasik kültürlerin ihtiyaç nispetinde üretim stratejisini tersine çevirerek, ihtiyacın kat be kat fazlasını üretme ve bu fazlayı tüketebilecek pazar yaratma üzerine kuruludur. Kullanma değerini değil değişim değerini merkeze alır. Amaç sürekli üretim ve tüketimdir. Bunun için ham madde kaynaklarını tekelleştirmeyi, iç gücünü ucuzlaştırıp piyasa egemenliğini sağlamayı ve üretim araçlarına hakim olmayı yeğler.Her şeyi metalaştırır ve ahlaki değerleri de bu metalar üzerinden tanımlar. Amaca ulaşmak için her yolu mübah sayar. Kazanmak ana gayesidir. Azgın bir rekabetçilik ortamı yaratarak daha küçük ölçekli iş alanlarını zayıflatır ve zamanla yok eder. İhtiyaç tanımını yeniden yapar ve aslında ihtiyaç olmayan ürünleri “zaruri ihtiyaç” mış gibi göstererek tüketimi kamçılar. Reklam aracılığıyla kendisini olduğundan farklı gösterir. Bankalar aracılığıyla “sanal” alım gücü algısı oluşturarak tüketimi sürekli kılar. Taksitli alışveriş yöntemini alışveriş bağımlılığı için kullanır ve insanların geleceğini satın alır. Bu bağlamda, içinde Türkiye’nin de bulunduğu ve Çin-Japonya-Singapur gibi geleneksel kodları güçlü ülkeleri de içine alan bir ultra-kapitalistleşme sürecinden bahsedilebilir.

Sürekli büyüme ve gelişme klişeleri etrafında sürdürülen manipülasyonları deşifre edecek sorumlu entelektüellere her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.Çünkü sınırlı tabi(doğal) kaynakları kullanarak sınırsız bir büyüme mümkün değildir. Kapitalizm büyümek istedikçe tabiattan çalmak zorunda kalacaktır. Azgın rekabet nedeniyle tabiattan çalınan her ham madde doğal yaşamın imhasına hizmet etmektedir. Havanın,suyun,toprağın tahrip edildiği bir dünyada yaşamak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle kapitalist büyüme stratejisi yakın zamanda duvara toslayacaktır hatta toslamıştır.

b)İçtimai alanda; Geniş ailenin, aşiretlerin, cemaatlerin, imparatorlukların yerini çekirdek aile,birey,toplum ve ulus devletler almıştır. Bu durum klasik kültürün bütünüyle değişmesi demektir. Dolayısıyla klasik dönemde ailenin, aşiretin, cemaatin kontrolünde ve denetiminde olan birey modern dönemde kendisinin(!) ve ulus devletin kontrolü altındadır. Esasında değişen yalnızca kontrol eden unsurlardır. Ancak küreselleşme realitesi ulus devletlerin kontrol mekanizmalarını zaafa uğratmıştır. Artık kolay manipüle edilebilir bir kitle söz konusudur. Bu durum ulus devletlerin milliyetçi ideolojilerin gölgesine sığınmasına ve hamaset/popülizm eksenli siyaset dili geliştirmelerine sebep olmuştur.Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye,İran,Mısır gibi bölge ülkelerinde yükselen sağcı/milliyetçi ideolojiler bu söylediğimiz bağlama denk düşer. Kültür ve medeniyet değerlerini hatırlamak ve cemaatsel bağlılıkları yeniden düşünmek bu sürecin tabi sonucudur. Evrenselcilik yerine yerellik terviç edilmektedir. Yerelliğin meşruiyeti ise kültür,medeniyet ve dini cemaatler yoluyla sağlanmaya çalışılmaktadır.Nitekim Evanjelik cemaatinin Beyaz Saray’daki gücü, İsrail de Siyonist cemaatin egemenliği,İran’da Safevi kültürüne teşne Şiilik, Suud ve benzeri körfez krallıklarında Neo-Selefici yaklaşımlar,Türkiye’de ise 19.yüzyıl Osmanlı’sında oldukça güçlü olan ve Cumhuriyet dönemine de bu gücünü aktaran Nakşilik belirleyici ve tayin edici olmaktadır. Ancak sözünü ettiğimiz bu ülkelerin toplumsal zeminleri bu cemaatsel ilişki biçimlerini içselleştirecek kıvamda değillerdir. Batı’nın Fransız ihtilali aracılığıyla dünya’ya armağan ettiği özgürlük, eşitlik ve emansipasyon olgularının genç kuşaklar nezdinde cazibesi hala devam etmektedir. Bu olgularla yüzleşmeden geleceği inşa etmek zordur.

c) Siyasi alanda; Fransız ihtilalinin yol göstericiliği,Türkiye özelinde,devam etmektedir. Türkiye’nin siyasal alana ilişkin kavramsal ve kurumsal ufku bu ihtilalin çizdiği çerçeveyle mütenasiptir. Bu çerçeve demokrasi, insan hakları,özgürlükler,açık toplum gibi olgular üzerinden kendisini tahkim etmiştir. Siyasal alanda “partiler” aracılığıyla rol almak mümkündür. Ancak istisnasız bütün siyasi partiler modern değerler sisteminin tahkimatı ve sürdürülebilirliği için misyon üstlenmişlerdir. Kurulu düzenin dışına çıkmamak koşuluyla hareket serbestisine sahiptirler. Demokratik teamüller geçerlidir. Ancak bu teamüller “sistem içinde” kalmayı temin etmekle kalmaz aynı zamanda sistemi özümsemeyi de sağlar.Meclisler halkların bağımsızlığını ve özgürlüğünü temin etmek yerine onları “düzene” entegre etme yoluna giderler.Pazarın egemenliği öncelikli gündemdir. Pazar güvenliği tehdit altına girdiği anda demokrasi rafa kaldırılabilmektedir. Venezuella,Cezayir,Afganistan,Şili,Mısır buna örnektir.

d)Sömürgeci bilgiye maruz kalan toplumların, sömürgecilik öncesi değer sistemlerine yaslanarak yeniden tarih sahnesine çıkmaları oldukça zor görünüyor. Bu bağlamda Çin,Hindistan,Japonya gibi “sömürgeleştirilmiş” kadim kültürlerin Batı sonrası dünya için söyleyebilecekleri çok fazla şeyleri olmadığı kanaatindeyim.Hindistan’da yaklaşık elli yıldır devam eden post-kolonyal çözümleme çalışmaları,geleceğin dünyasında Hint kozmopolit kültürünün ciddi darbe yiyeceğinin habercisi gibidir.Şimdiden ulusçu/milliyetçi çizginin esaretine giren Hint kültürü,benzer özelliklere sahip Çin’le çatışacaktır.Çin’in “devlet kapitalizmi” ni içselleştiren perspektifi yeni bir yayılmacılığın habercisi olarak okunabilir. İkinci dünya savaşı sonrasında uluslaşma serüvenine başlayan Afrika ise henüz doğrudan sömürge sisteminden bile kurtulmuş sayılmaz. Afrika’nın yeni yayılmacılığın üssü olarak öne çıkması bu kıtanın geleceğin dünyasında da sömürge merkezi olacağı anlamına gelir. Asya ile Avrupa arasında köprü olarak nitelenen Türkiye için durum daha da karmaşıktır. Köprü olma vasfı nedeniyle Türkiye ne doğuya ne de batıya aittir. Kültürel hareketliliğin ve geçişkenliğin ana arterlerinden biri olarak işlevini yerine getirmektedir. Yaklaşık iki asırdır doğu ve batı emperyalizmi arasındaki gerilimi “lehine kullanma” stratejisi nedeniyle oldukça pragmatik ve oportünist bir kamuoyu icat etmiştir. Kolonyalist bilgiyi merkeze alan yaklaşımı nedeniyle melez kimliklerin ve amorf kişiliklerin üremesine müsaittir. Şayet epistemolojik bağımsızlık savaşını göze almazsa uzak olmayan bir gelecekte kolonyalist bilgi tarafından massedilecektir.

“Epistemolojik Bağımsızlık Savaşı” için yapılması gerekenlere ilişkin birkaç öneride bulunabilirim;

1-Modern paradigmanın bilgi teorisiyle yüzleşmek.Bilgiyle kutsalın arasının ayrılma(sekülerlik) serüvenine dair çalışmalar yapmak ve İslam’ın ruhuna yabancı olan seküler bilginin/tutumun/tavrın belirleyici ve tayin edici olma özelliğini ortadan kaldıracak nitelikli çabalara öncülük etmek.

2-İslami referanslar temelinde bir bilgi, tarih ve siyaset felsefesi teorisi geliştirmek. İslami kavramların meşruiyetini temin edecek, onlara hayatiyet kazandıracak çalışmalar yapmak.

3-Yaklaşık iki asırdır devam eden kolonyalist/post-kolonyalist dilin, tutumun, tavrın ve tarzın deşifre edilmesine yönelik derinlikli çalışmalar yapmak. Bu bağlamda filoloji, antropoloji,sosyoloji,psikoloji gibi disiplinlerin nasıl araçsallaştırıldığını deşifre etmek. Eleştirel dili ve farkındalık bilincini tahkim etmek.

5-Ulus-devlet realizmiyle,küreselleşme ve kapitalist/liberal/demokratik dogmalarla hesaplaşmak.

6-Modern ve geleneksel despotluklar tarafından zihnen ve bedenen işgal edilmiş bugünün insanına, İslam’ın yalnızca Allah(c.c)’a kul olmayı öneren şahsiyet manifestosunu beyan etmek.

Kamil ERGENÇ


AddThis