okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün236
mod_vvisit_counterDün586
mod_vvisit_counterBu hafta3229
mod_vvisit_counterBu ay3229
mod_vvisit_counterHepsi1144591

Puslu Kıtalar Atlası' nda Ontoloji ve Epistemoloji Sorunsalı

Giriş 
 
Edebiyat, başladığı tarihten günümüze kadar her zaman felsefenin sıkı bir takipçisi olmuştur. İki bin beş yüz yıl evveline dayandırdığımız Felsefe geleneği asıl olarak Parmanides’in “Fragmanlar”ında yani şiirlerinde tezahür etmiştir. Edebiyat ve felsefenin iç içeliği, yahut bir aradalığını Aristoteles’in Poetika’sında, Celaleddin Rumi’nin Mesnevi’sinde veya Goethe’nin Faust’unda görmek mümkündür. Çağdaş dönemde ise felsefe ve edebiyatın yolları yine modern bir tür olarak, belki de modernliğin mihenk taşı olarak kabul edebileceğimiz roman türünde kesişmiştir. Buna örnek olarak egzistansiyalizmin öncülerinden kabul edilen Jean Paul Sartre’ın romanları örnek verilebilir. Bunu Camus’nün Yabancı’sı, Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi gibi misallerle çoğaltmak mümkündür. Kendisi de aslolarak felsefe ile iştigal eden İhsan Oktay Anar da büyülü bir gerçeklik ve yoğun bir sembolizm kullanarak kaleme aldığı Puslu Kıtalar Atlası romanında felsefi müktesebatı bütün kitabına sirayet ettirmiştir. Bu kitap, Anar’ın varlık karşısında kendini konumlandırdığı yeri sorgulaması olarak da ele alınabilir. “Varlık” meselesi, felsefenin başat konusudur. Varlığı ele almak için evvela bi epistemoloji dizgesinden söz etmek iktiza eder. Binaenaleyh; ontoloji, epistemolojiden ayrı düşünülemez. Zira varlığı ele alışımız, onu nasıl bildiğimizle doğrudan alakalıdır. Yazıda, evvela tarihi süreçte edebiyat ve felsefe ilişkisi ele alınacak, sonra incelenen roman üzerinden örnekler verilecek, son kısımda da yazının hülasası edilerek bir neticeye varılacaktır.
 
 Felsefe Neyi Sorar, Edebiyat Bunun Neresindedir?
Mevlana, “Soru, bilginin yarısıdır. Taşrada kalanın, sorma gücü yoktur. Soru da bilgiden doğar, cevap da. Tıpkı dikenin de, gülün de baçıktan bitmeleri gibi.” (Rumi, 2018) diyerek felsefenin doğuşuna yönelik bir girizgah yapmıştır. Demek ki soru sormak, felsefi birikimin başlarına tekabül eder. İnsan, tabiatı gereği sormak ve bilgiyi işlemekle malüldür. Bu hususta filozof Teoman Duralı, “Hayata ve olaylara bakarken, işe sorarak başlıyoruz.” Demiştir. Demek ki felsefe, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarından biridir. Burada yazının esas konusu olan ontoloji meselesi felsefenin iştigal ettiği ilk konulardan biri olarak karşımıza çıkar. Ancak bilgi olmadan bir varlıktan, varlık olmadan da bir bilgiden söz etmek muhaldir. Bilgi, felsefenin alanına girer. “Hiçbir bilim, ‘bilgi nedir’ sorusunu sormaz (...) Oysa bilgi, hangi alanda olursa olsun, onun birbirinden ayrılmayan iki ögesi vardır: bunlardan birisi bilen (insan) öteki ise bilinen, bilinebilen, araştırılan (varolan şey)dir. (Mengüşoğlu, 2014) Bu cümleden de anlaşılabileceği gibi, varlık felsefesi ve bilgi felsefesi etle tırnak gibi birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Varolanın dile gelmesi, sanat yoluyladır. Bunu en eski örneklerden en çağdaş örneklere kadar hemen hemen bütün edebî ve sanatsal çalışmada görmek mümkündür. Andrey Bazin, “Varlığın maddi görünüşlerini yapma bir şekilde saptamak, varlığı süre ırmağından çekip almaktır.” (Ayvazoğlu, 2015) diyerek bunu dile getirmiştir. Bu tanım belki daha çok resim, heykel gibi görsel sanatlar için söylenmiş olsa da, esas nesnesi dil ve anlam olan edebiyat, belki diğer sanatlar içinde hepsinden falza düşünce, pek tabii felsefeyle ilişkisi en yüksek olan daldır. Yazıda da örneklendireceğimiz roman türü, tevarüs ettiği edebiyat geleniği içinde belki en yüksek derecede modernliğin, dolayısıyla felsefenin hakim olduğu asırların ürünü olarak karşımızda durmaktadır. Roman, müellifinin içsel düşüncelerini hür biçimde ifade ettiği bir alandır. Modernlikle ilişkisi ise insan hak ve hürriyetlerinin diğer bütün her şeyden kıymetli bir hale geldiği bir çağa denk gelmesiyle doğrudan şekillenmiştir. Zira dogmatizmden, yahut kollektif kanunlardan en yüksek derecede soyutlanmış bir müellif, düşünce akışını en saf ve kesin haliyle sari eder. Mesela meşhur Alman şair Goethe, yazının girizgah kısmında da belirttiğimiz üzere, Faust isimli manzum eserinde, hikmet ve insanın yoldan sapışını anlatmak adına edebi bir yöntem kullanmayı tercih etmiştir. Halbuki belki de aynı fikirleri deneme yahut makale türünde neşretmek çok daha kolaydır. Burada Goethe’nin tercihi dikkate şayandır, zira o, varlık ve anlamın sanat yoluyla ifadesinin en dolaysız ve aktarımı kolay yöntem olduğunun bilincindeydi. Yazımın esas konusu olan Puslu Kıtalar Atlası da, üslup ve anlatı olarak bambaşka bir yöntem seyretmekle birlikte, Faust’un kaderini paylaşmaktadır. Doktor Faust ne kadar Goethe’yse, Uzun İhsan efendi de o kadar İhsan Oktay Anar’dır. 
 
Puslu Kıtalar Atlası’nın İzinde 
Oldukça geniş bir ölçeği ihata eden Puslu Kıtalar Atlası her ne kadar felsefi sorgulamarla ilerlese de başka birçok farklı konudan bahsetmekte ve bunlardan beslenmektedir. Aslında Uzun İhsan Efendi isimli kahramanın içsel sorgulamaları esnasında bir yandan da pek çok muhtelif havadisin dönmesi okura her daim “Sen varsın, burada, bu kitabı okumaktasın ancak öbür yandan dünya dönmeye, kuşlar uçmaya devam ediyor.”fikrini sürekli olarak hatırlatmaktadır. Bu meyanda, romanın temposunun bir hayli yüksek olduğunu söylemek gerekiyor. 
 
Uzun İhsan Efendi’nin düşünce dünyasına bir yolculuğa çıkacak olursak; kitabın 55. Sayfasında oğlu Bünyamin’e söylediği, itiraf niteliğindeki şu söz mezkur kahramanın zihni yapısını faş eden bir örnek olarak karşımıza çıkar: 
“Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O’nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu bulabilmiş değilim. Kendi payıma ben dünyayı rüyalarımda keşfetmeye çalıştım. Bu yeterince cesur olmadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmanı istemiyorum, sana izin veriyorum, git.” (Anar, 2015)
Burada, Uzun ihsan Efendi’nin felsefinin temelinde yatan varlık ve varlığını anlama mevzusuna verdiği önem görülmektedir. O, yaşadığı dünyayı ve bunun üzerinden kendini keşfetmeye çalışmaktadır. Demek ki Uzun İhsan Efendi, bilgi ve onu işlemekle kendini varetmeye çalışmıştır. Ancak bu işi rüyalar aleminde yaptığı yolculuklarla yerine getirmeye çalışmış ve tam manasıyla kani olamamıştır. Bu sebeple kendi oğluna verdiği tavsiye, “yaşamak”tır. Tıpkı bir üst kısımda misalini verdiğimiz Dr. Faust gibi. Faust, henüz kitabın girişinde, masasının başına oturmuş İncil’i baştan tercüme etmektedir. Orada, “Önce söz vardı.” (Yuhanna, 1) olarak dilimize kazandırdığımız cümleyi, “Önce eylem vardı” diye tercüme ederek bir manada Uzun İhsan Efendi’nin “Macera ibadettir.” Diyerek dile getirdiği fikri desteklemektedir. Bir ikinci önemli mevzu ise, Uzun İhsan Efendi’nin kitapta “Rendekar” ismiyle karşımıza çıkan Rene Descartes’in fikriyatıyla olan ilişkisidir: 
“Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekar düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım ama kimim? Galata’da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimim İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı?”. (Anar, 2015, s. 237) 
Bu sözlerle Uzun İhsan Efendi, Rendekar’ın düşünceleriyle olan ilişkisini kamil manada dile getirmiş, aynı zamanda da “İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam” ifadesiyle okura ana kahraman ve müellif ilişkisini aşikar etmiştir. 
“Kimim?” sorusu bir yana, aynı şekilde İhsan Efendi, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım” ifadesinden kendi varlığı dışında hiçbir şeyi ispatlayamayacığı sorunsalıyla karşı karşıya kalmıştır. İhsan Efendi’nin düşlere dalarak başlattığı macera, bu sorgulamarın sonucuna tekabül eder. Gördüğü düşlerden sonra İhsan Efendi, “Düş gördüğümden şüphe edemem, düş görüyorum o halde ben varım” fikrini söyler. (Anar, 2015, s. 45)
Kitap boyunca devam ettirdiği sorgulamalarını İhsan Efendi en sonunda “Sizler, hepiniz, içinde yaşadığımız dünya, Konstantiniye, her şey, sadece ve sadece benim düşüncemde varsınız. Rendekar yanılıyor: Düşünüyorum, ama sadece ben var değilim. Düşündüğüm için asıl sizler varsınız; sizler ve içinde yaşadığımız dünya” (Anar, 2015, s. 127) cümlesiyle tebarüz ettirmiştir. Yani Uzun İhsan Efendi, belki kendi varlığının anlamına ulaşamasa da, dış dünyanın bilgisine belli nispette ulaşmayı başarmıştır. Lakin bunu ancak Rendekar’ın nazarını tersyüz ederek başarmıştır. 
 
Sonuç 
 
Tdk sözlüğüne göre “Bir konuda soyut düşünüş.” (Komisyon, 2016) olarak tanımlanan felsefe, varlığı ve anlamı sorgulayan en temel bilgi kaynağıdır. Anlam’a ilişkin sorular, meseledir. Mesela karşılaştığımız bir eşyayı, “Bu ne?” diye sorduğumuzda, biri, “Bu masa.” Derse, sorumuz da, ona verilmiş cevap da, zaman ile mekan bağlamında yer alan, elle tutulur, gözle görülür, demek ki somut bir varolana ilişkindir. Fakat, “masa ne demek?” şeklinde sorduğumuzdaysa artık somut bir varolana ilişkin konuşmuyoruz.” (Duralı, 2017) Buradan da anlaşılabileceği gibi, anlama içkin olanı, yani somut bir varolana ilişkin olmayanı konuşabilmek, belli bir düşünce serüvenini gerektiriyor. Her türlü sanat faaliyeti, bu serüvenin başlıca kahramanı konumundadır. Edebiyat ise bu kahramanların mihmandarıdır. İhsan Oktay Anar, ontolojik ve epistemolojik sorgulamalarını Puslu Kıtalar Atlası isimli romanında Uzun İhsan Efendi adını verdiği kahramanıyla kendini özdeşleşitrerek bunu vücuda getirmiştir. Kitapta fikirlerine çokça değinilen Rendekar, ana kahraman olmasa bile, düşünce eylemine verdiği yönle, kitabın leitmotivi konumundadır. İhsan Efendi’nin oğlu Bünyamin ise, İhsan Efendi’nin kendi ifadesiyle “cesaret edemediği” soruşturmaları yapma cüretini gösterecek kahramandır. Bünyamin için Uzun İhsan Efendi’nin eksik kalan felsefesini hitama erdirecek şahıs olarak bakmak mümkündür. Post modern romanın önde gelen örneklerinden kabul edilebilecek olan Puslu Kıtalar Atlası, hem yaptığı onto-epistemolojik sorgulamalar, hem de müellifin kitap boyunca tempoyu düşürmeden kullanmayı başardığı tarih içindeki büyülü bir gerçeklikle alanında başarılı bir eserdir. İlaveten, müellifle baş kahramanın bütünleşip yazarın felsefi serüvenini kahraman üzerinden okura da yaşatması hasebiyle, iyi bir kurmaca olmasının yanında, felsefi arka planı da güçlü bir kitaptır. 
 
Hamza Taha Baba
 
Kaynakça 
 
Anar, İ. O. (2015). Puslu Kıtalar atlası. İstanbul: İletişim. 
Duralı, T. (2017). Sorun Nedir. İstanbul: Dergah. 
Mengüşoğlu, T. (2014) Felsefeye Giriş. İstanbul: Doğu Batı. 
Ayvazoğlu, B. (2015) Aşk Estetiği. İstanbul: Kapı.

AddThis
 

Yorum ekle