okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün468
mod_vvisit_counterDün615
mod_vvisit_counterBu hafta468
mod_vvisit_counterBu ay7237
mod_vvisit_counterHepsi1321925

Derkenar (19)

Sinemanın sosyolojiyle olan ilişkisi öteden beri dikkatleri üzerine çekmiştir. Toplumların belli bir istikamete yönlendirilmesi sürecinde üstlendiği aktif rolle sinema, güç/iktidar sahiplerinin en etkili araçlarından biridir. Sanatın ideolojiden bağımsız olmadığını, sanatçının da eser verirken (kaçınılmaz bir şekilde) bir ideolojinin temsilcisi olarak hareket ettiğini söylemek abartı sayılmamalı. Edebiyat, sinema, tiyatro, resim gibi sanatsal/kültürel unsurlar hiçbir zaman “nötr” olmadı ve olmayacak. Bu nedenle bir toplumun düşünce dünyasını, hayat tasavvurunu, varlık anlayışını, zaman-mekan ve tarih telakkisini anlamanın en kestirme yolu o toplumun sanat eserlerine (edebiyat-sinema-tiyatro-resim vb.) odaklanmaktır. Müslümanların 8.yüzyıldan itibaren temas kurdukları farklı kültür (özellikle Yunan/Roma) havzalarından edebiyat/sanat eserlerini tercüme etmemeye özen göstermesinin hikmeti de kanaatimce budur. Tıp-matematik-fizik-botanik-kozmoloji-felsefe-geometri gibi alanlardan yoğun bir şekilde tercüme yapılırken (özellikle Yunan havzasından) mitoloji ve edebiyat tercümelerinin yapılmaması oldukça önemli bir hassasiyetin işaretidir. Ancak tarihin cilvesine bakınız ki, Osmanlı/Cumhuriyet modernleşmesinin en çok titizlendiği(önem verdiği) husus Batı’nın (özellikle de Fransa’nın) edebiyat/sanat eserlerinin tercümeleridir. 8.yüzyılda gösterilen hassasiyet, ne yazık ki, 19.yüzyılda gösterilememiştir. Neyse, benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, sinemanın ideolojik bir aygıt olarak kültür endüstrisi tarafından nasıl kullanıldığıyla ilgilidir. Lozan Antlaşması’nın arifesinde (21 mayıs 1923) sinemanın çok etkili bir propaganda unsuru olduğuna dikkat çeken dönemin Genel Kurmay Başkanı,Bakanlar Kuruluna bu konuda hassasiyet tavsiye etmektedir.(bkz.Özen Köse/Türk Sinemasında Sansür adlı yüksek lisans tezi/İstanbul Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı)

Türk sineması ilk ürününü I.dünya savaşının başında (1914’te) Fuat Uzkınay’ın çektiği “Ayestefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı filmle veriyor. Ardından 1917 ‘de “Pençe” isimli film çekiliyor. Bu filmin Türk sinemasında erotik ögelerin olduğu ilk film olduğu söylenebilir. 1919 ‘da ise Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Mürebbiye” isimli romanı sinemaya uyarlanıyor. Bu film de içerdiği müstehcen görüntüler nedeniyle sansüre uğrayan ilk film olma özelliğine sahip. Aynı yıl çekilen “Binnaz” filmi ise oryantal dansın (göbek şovu) işlendiği ilk Türk filmi…(Ayrıntılı bilgi için bkz. Buket Akdemir/1970’ler Türk Sinemasında Seks Filmleri Furyası ve Artan Müstehcenliğin Toplumda Yükselen Gerilim Üzerinden İncelenmesi/ /Yüksek Lisans Tezi/Marmara Ünv. Radyo-TV-Sinema Bölümü)

Cumhuriyet modernleşmesinin attığı radikal adımların kamuoyundaki meşruiyetini temin etmek amacıyla sinemanın üstlendiği işlev hayatidir. Kırsal kültürün yabanıl/ilkel/primitif özelliklerine yapılan vurgular, kent yaşamının uygarlığa olan yatkınlığına ilişkin değiniler, ağalık-beylik geleneğinin feodal kültürün (yani aslında dinin egemen olduğu tarım toplumunun) tezahürü olduğuna dair söylemler hep sinema aracılığıyla gündemleştirilir. Din köylülükle, şehir ise seküler bilimle eşitlenir. Böylece modern sosyolojinin kavramsal ve kurumsal çerçevesi sinema aracılığıyla meşrulaştırılır. Kemal Sunal-Şener Şen gibi büyük aktristlerin rol aldığı kır-kent çatışması konulu filmlerde din genellikle köylüdür. Bu perspektif bugün de caridir. En güncel örnek olarak Nuri Bilge Ceylan’ın 2018 yapımı “Ahlat Ağacı” filmi verilebilir. Filmde dini konular(sanki dini olmayan konu varmış gibi) eksenli tartışmalar genelde taşrada/köyde geçer. Şehir ise entelektüel söylemin edebiyat üzerinden boy verdiği yerdir. Dindarların hem zihinsel hem de fiziksel olarak köylü olduğuna dair seküler anlatı öylesine etkili olmuştur ki, son yirmi yıldır merkeze yürüyen dindarların en büyük arzusu bu köylülük etiketinden kurtulmak olmuştur. “Biz de sizin gibi kentliyiz” imajını inşa etmek için “amorf” bir kimliğin mümessili olmak zorunda(!) kalmışlardır.

Görüntünün çekiciliği yanında izleyene verdiği keyifle de ayrıcalıklı konumunu bugüne kadar muhafaza eden sinema, ulus-devlet aygıtının toplumu biçimlendirme/manipüle etme/yönlendirme amacına ulaşmasını sağlamak bakımından müstesna bir yere sahiptir. Bu durum sadece Türkiye açısından böyle değildir. Sinema, küresel sistemin meşruiyetinin ve mevcudiyetinin tahkimatında da çok önemli bir rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir. Örneğin Amerika, Vietnam savaşında mağlup olmasına rağmen çektiği “Rambo” film(ler)iyle hem oradaki varlığını/müdahalesini meşrulaştırmış hem de mağlubiyetinin üzerini örtebilmiştir. Benzer şekilde Afgan-Sovyet savaşı sırasında da Rambo, Afgan direnişçilerle(mücahitlerle) birlikte kızıl orduya karşı savaşmaktadır. Bu film aracılığıyla Amerika, Müslümanlar nezdinde “kurtarıcı” rolünü meşrulaştırmıştır.

Kültür endüstrisi, ideolojik aygıtları aracılığıyla kitlelerin gereksinimlerini yeniden şekillendirebilmekte, hatta neye gereksinim duyup duymadıklarına bile karar verebilmektedir. Bu yönüyle bir anlamda “kitlesel narkoz” işlevi gördüğü söylenebilir.“Dallas” dizisinin Türkiye’nin toplumsal değişiminde üstlendiği işlev müstakil bir çalışmayı hak ediyor… Bu dizi Türkiye’yle eş zamanlı olarak Mısır’da da oynatılmak istenmiş ve fakat Mısır’lılar reddetmişti. Birkaç yıl önce de Bolivyalılar, ülkelerine şube açan Mc Donalds’tan alışveriş yapmama kararı almış ve bir yıl sonra ilgili şirket ülkeden tasını tarağını toplayıp gitmek zorunda kalmıştı. Kültür emperyalizmine karşı koyabilmek için, oldukça diri bir zihin ve kalp kıvamı gerekiyor. Bu diriliği/kıvamı sağlayacak olanlarda hiç şüphesiz ki entelektüel/alim/mütefekkirlerdir. Amerikan yaşam tarzının küreselleşmesinde Hollywood’un oynadığı rol Pentagon’dan daha etkilidir. Edward Said “emperyalizmin kendisini gizlemek için din-bilim-sanat-iyilikseverlik gibi çıkar gözetmeyen(!) alanlara yatırım yaptığını söyler.”(Bkz. Edward Said/Kültür ve Emperyalizm/Hil Yay.) Müteyakkız olmak, asla terk edilmemesi gereken bir sorumluluktur. Çünkü kültür emperyalizmi öylesine profesyoneldir ki, Kudüs konulu bir filmde (Cennetin Krallığı),Selahattin’i överek filmin bütününe nüfuz etmiş oryantalistik imgeleri görünmez kılabilmekte ve (özellikle) Müslüman muhataplarını uyuşturabilmektedir.

Amerikan müesses nizamı, Obama’ nın gelişini 2002’de Hella Berry’e Oscar vererek (zımnen) müjdelemişti(!) Oscar alan ilk siyahi kadın olan Berry’nin beyaz adamın zevk nesnesi ve hizmetkarı olarak üstlendiği rollerin hakkını verdiği müesses nizam tarafından tescillenmişti. Ödül törenindeki duyguları “yıllarca efendisi tarafından ezilip/horlanmış birinin günün birinde (yine efendisi) tarafından takdir edilmesi karşısında duyduğu hayal kırıklığının izlerini taşıyordu. (bkz.https://www.youtube.com/watch?v=llgL7mGYVTI) Obama’nın nasıl bir başkan olacağının işaretleri Berry’nin duygularında gizliydi. Türk sinemasının önemli isimlerinden Meltem Cumbul’ un 2012 Altın Küre ödül töreninde yaptığı “yirmi saniyelik” konuşmanın da Hella Berry’nin duygu iklimine yakınlığı dikkat çekicidir.( bkz. https://www.youtube.com/watch?v=0WrndgaOUeY) Üçüncü dünya aydınının ve sanatçısının en büyük hayali,beyaz adamın ışıltılı salonlarında alkışlanmaktır. Bu bağlamda Keriman Halis’in dünya güzeli seçilmesiyle Orhan Pamuk’un Nobel alması arasında mahiyet değil keyfiyet farkı vardır. Beyaz adam, kendisine benzemek isteyenleri cömertçe ödüllendirmekte tereddüt etmemektedir.

Sinemanın, kitleleri apolitikleştirmek/uyuşturmak/edilgenleştirmek için başvurduğu en etkili yöntem müstehcen/erotik/pornografik ögelerin öne çıkarılmasıdır.1970’li yıllarda küre ölçeğinde cereyan eden kominizm-kapitalizm kavgası (ki bu kavga paradigma içi olduğu için her halükarda insanlığın ifsadına hizmet etti) sinemanın da taraf olduğu bir kavgaydı. Küresel sistem Latin Amerika-Türkiye-Orta ve Doğu Avrupa-Japonya gibi ülkelerde sistematik olarak erotik sinema kültürünü yaygınlaştırdı. Amaç bu ülkelerdeki sol/sosyalist örgütlenmelerin etkisini azaltmak, kırdan kente göç eden ve politize olması muhtemel kitleleri (müstehcen sinema aracılığıyla) düşünemez hale getirmek ve en nihayetinde kapitalist değerler sisteminin tahkimatına giden yolda oluşabilecek engelleri kaldırmaktı. Kültür endüstrisi sinemanın erotik yönelimini modernleşmenin tabi seyri içerisinde değerlendirerek ( yani modernleşmeye karar verdiyseniz kaçınılmaz olarak sanatın bu yönüne de hoşgörülü olmalısınız diyerek) sürecin meşruiyetine katkı sundu. İlk olarak 1960’lı yıllarda İskandinav ülkelerinde ortaya çıkan müstehcen sinema, daha sonra ABD ve İngiltere aracılığıyla tüm dünyaya yayıldı. Tıpkı bizim gibi, Modern uygarlık tarafından beyni ve kalbi dağlanan Japonya, erotik sinemada ABD’yi bile etkileyebilecek düzeye ulaştı. Ünlü Fransız filozof Michael Foucoult, Japon yönetmen Nagashi Oshima’nın çektiği müstehcen filmlerin “Japon modernleşmesinin tekamül seyri açısından önemine (zımnen) işaret eder.(Bkz. Michael Foucoult/İktidarın Gözü/Ayrıntı Yay.) Bugün bile dünya erotik/pornografik film sektörünün en önemli temsilcisinin Japonya olması tesadüf değildir. ( Bağlam dışı ama Japonya’nın Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi İslamcıları için örnek ülke olarak gösterildiğini hatırlamak gerekir.Varacağımız noktayı görmek bakımından…)

Durum Türkiye’de de farklı değildir. 12 Mart 1971 muhtırasıyla siyasi-ekonomik-hukuki-ideolojik buhranlarla yüzleşmek zorunda kalan Türkiye’de dönemin sinema sektörünün(Yeşilçam’ın) ürünleri ağırlıklı olarak müstehcen/erotik içeriklidir. Bu içerik üretimi 1980 ihtilaline kadar aralıksız devam edecektir. 1970-1980 arası çekilen 2032 filmin yarısından fazlası erotiktir.Tarihi/mitolojik ögelerin öne çıktığı filmler de dahil…(Bkz.https://tr.wikipedia.org/wiki/1970%27lerin_T%C3%BCrk_filmleri)

Bu tür filmlerin çekildiği 1970-1980 arası dönemde Türkiye (bugün olduğu gibi) bir yandan ABD’yle diğer yandan ise Yunanistan’la oldukça gergin bir dış politika izlemektedir. Amerika Türkiye’nin haşhaş üretimini durdurmasını, Yunanistan ise Kıbrıs’taki iddialarından vazgeçmesini istemektedir. 1974 barış harekatı sonrasında silah ambargosuna maruz kalan Türkiye, bir yandan da petrol krizleri ve develüasyonlarla uğraşmaktadır. Ekonomik buhran yağ-tüp-şeker kuyrukları oluşturacak kadar derindir. Amerika’nın isteğiyle durdurulan haşhaş üretimi sonrasında işsiz kalan köylülerin kente doğru akışı, büyük bir sorun olmuştur. Bu kişilerin kentteki ideolojik kamplardan herhangi birine temayül göstermesi ihtimali sistemin bekçilerini endişelendirmektedir. Sol-Sağ çatışması adı altında her gün insanlar ölmektedir. Abdi İpekçi, Ümit Kaftancıoğlu cinayetleri, Maraş olayları, Sedat Yenigün ve Metin Yüksel’in şehit edilmeleri hep bu dönemdedir. Dolayısıyla toplumun politize olmuş kesimlerini etkisizleştirmek ve politize olma ihtimali olanları da uyuşturmak için kullanışlı bir enstrümana ihtiyaç vardır ve bu enstrüman müstehcen/erotik sinemadır. Bu tür filmlerde rol alan Arzu Okay, yıllar sonra, kendisiyle yapılan bir söyleşide “kapitalizmin egemen olduğu bütün ülkelerde toplumun kafasının çalışmasını engellemek için hükümetler spor, müstehcenlik ve yarış gibi araçlar kullanırlar” diyecektir. (Bkz. Buket Akdemir/aynı adlı tez)      

İşin ilginç ve bir o kadar da ironik tarafı ise müstehcen/erotik filmlerin yoğun olarak yayınlandığı dönemde (yani 1970-1980 arası) ülkenin yönetimi ağırlıklı olarak muhafazakar/milliyetçi iktidarların elindedir.(bkz. https://www.tbmm.gov.tr/kutuphane/e_kaynaklar_kutuphane_hukumetler.html) İki defa Milliyetçi Cephe hükümetleri kurulmuştur. Sağ siyasal çizgiyi temsil eden bu hükümetlerin bu sürece neden ses çıkarmadıkları üzerinde düşünmeye değer. Çünkü aynı hükümetler politik sinema olarak adlandırılan, yani toplumsal sorunlara dikkat çekmek amacıyla yapılan filmlere anında sansür uygulamıştır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Rahime Fulya Yüksel/Sansür Bağlamında Türkiye’de Siyaset ve Sinema İlişkisi/Yüksek Lisans Tezi/Çanakkale 18 Mart Ünv./Sosyal Bilimler Enstitüsü)  

Bu durum muhafazakar/milliyetçi geleneğin toplumun apolitikleşme/edilgenleşme sürecine sessiz kaldığını, görmezden geldiğini ve hatta zımnen onay verdiğinin delili olarak görülebilir. Ancak bu işbirliğinin küresel sistemle olan yakınlığı da görmezden gelinemez. Amerikan yaşam tarzının (yani kapitalist/neo-liberal ahlak öğretisinin) sinema aracılığıyla, Türkiye’yi işgal etme süreci sağ siyasal geleneğin onayıyla mümkün olmuştur. Sol siyasal gelenek ise (II.Mahmut’ tan beri) Fransız kültürünün temsilciliğine ve tervicine önayak olmaya özen göstermiştir. II. Dünya savaşı, Türkiye’nin Fransa yerine ABD tesirine girmesinin başlangıcı kabul edilebilir.

Yakın tarihimizin sinema üzerinden bu kısa değerlendirmesini bugün (kamera aracılığıyla) maruz kaldığımız durumu daha net anlamak açısından gerekli görüyorum. Sinema hem ulus-devletin hem de küresel sistemin ideolojik aygıtı olarak işlev görmeye bugün de devam ediyor. 2000’li yıllarda Türkiye’de en fazla izlenen filmlere/dizilere bakıldığında toplumun hangi istikamete yönlendirilmek istendiği (kısmen de olsa ) anlaşılabilir. Örneğin en son beşincisi çekilen Recep İvedik filmi yaklaşık otuz milyon kişi tarafından izlenmiş. Kaba ve nezaketsiz tarzı, anti-entelektüel tutumu ve pespayeliği terviç eden yaklaşımıyla öne çıkan bu film serisine gösterilen teveccüh, kültür hayatımızın içinde bulunduğu trajik durumu anlamak açısından dikkat çekicidir.(İzleyici sayısının fazlalığına bakılırsa bu filmin, merkeze doğru yürüyüşü devam eden muhafazakarlığın “amorflaşan” kimliğinin kamusal alandaki tezahürlerine dair izler taşıdığı söylenebilir. Hamaset,popülizm ve vulgarize etme özelliğiyle bu film muhafazakar-milliyetçi retorikle örtüşüyor.) Yine yaklaşık on üç yıl boyunca en çok izlenen TV dizisi olarak öne çıkan “Kurtlar Vadisi”, (devletin bekası uğruna) mafyatik ilişkilerin normalleştirilmesine(hatta dinden esinlenen mistik/batıni birtakım takviyelerle özendirilmesine) ve devletin denetim/kontrol aygıtı olarak en işlevsel örgütlü güç olduğuna dair kanaatin kamusal alanda tahkim edilmesine hizmet etmiştir. Üstelik bu hizmetini muhafazakar demokratların “eski Türkiye sona erdi. Şimdi yeni Türkiye’yi konuşmalıyız” dedikleri dönemde yapmıştır.

Son yıllarda tarihi diziler/filmler aracılığıyla oluşturulmaya çalışılan milli ve yerli atmosfer,1970’li yılları hatırlatıyor. O yıllarda Türkiye’nin ABD, Yunanistan ve AB ile ilişkileri (bugün olduğu gibi) biraz limonidir.“Beka kaygısı”, “üç tarafımız denizlerle dört tarafımız düşmanlarla çevrili” söylemi oldukça revaçtadır. Bu durumu fırsata çevirmeye çalışan sinema(Yeşilçam) birbiri ardına tarihi filmler çek(tiril)miştir.“Battal Gazi”,”Kara Murat”,”Malkoçoğlu”,”Tarkan” gibi filmler (din sosuyla tezyin edilerek) bir yandan milli ve yerli duyguları harekete geçirmeye çalışmış ve kamuoyunu savaş atmosferine hazırlamış; diğer yandan ise anti-komünist mukavemet hattını sağlamlaştırmıştır. Ancak işin tuhaf tarafı bu filmlerin çekildiği dönemler (yukarıda da işaret etmeye çalıştığım üzere)aynı zamanda müstehcen film furyasının yaygınlık kazandığı yıllardır. Hatta bu filmlerin de neredeyse tamamı “erotik ögeler” içermektedir. Ancak bu ögeler “gavur karılar” üzerinden gösterildiği için hoşgörüyle karşılanmaktadır(!)

Son yıllarda tarihi dizi ve filmlere olan teveccüh de “konjonktürel ihtiyaçlar” bağlamında değerlendirilebilir kanaatindeyim. Birçok cephede savaşan Türkiye’de “Diriliş Ertuğrul”,”Payitaht Abdülhamit”,”Uyanış Selçuklu”,”Börü”, “Savaşçı” gibi diziler ve “Nefes: Vatan Sağolsun”,” Deliler”, “Dağ I-II” vb. filmler Türkiye kamuoyunu ve (özellikle gençliğini) askeri/güvenlik bürokrasisinin sadık neferi olmaya ikna etmeyi amaçlıyor.Öte yandan bugünkü Türkiye erotik/pornografik içerik tüketimi ve bu içeriklere erişim noktasında Dünya’da ilk on arasında…Bu içeriklere erişim yaşı ilkokullara kadar inmiş durumda. Savaş gibi yakıcı bir gerçekliğin hayatımızı kuşattığı bir vasatta erotik/müstehcen içeriklere olan yoğun talep bizi şaşırtmamalı. Freoud, şiddet ve cinsellik arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin insan benliği üzerindeki etkisini açıklayalı bir asırdan fazla oldu. Dolayısıyla bu ülkenin gençlerinin ilmi/entelektüel yetenekleri (tıpkı 1970’li 1980’li yıllarda olduğu gibi) kültür endüstrisi kullanılarak, bir takım konjonktürel ve reel politik gerekçelerle, hamaset ve popülizm dili ve söylemi aracılığıyla, tarumar ediliyor. Ferdiyet bilinci zaafa uğratılıyor ve her biri birer manipülasyon nesnesi haline getiriliyor. Ulus-devlet aygıtı, tarih adı altında kurgulanan filmler/diziler aracılığıyla, küresel sistem ise erotik/müstehcen içeriklere ulaşım kolaylığı ve imkanı sağlayarak ( ki bu imkanları sağlarken küresel sistemin hizmetçiliğini çoğu zaman sağ/muhafazakar/milliyetçi gelenek yapmıştır) genç kuşakları zihinsel olarak kadavralaştırıyor.

Türkiye’de müstakil bir kültür bakanlığı olmadığı, var olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ise ağırlıklı olarak turizm bürokrasisinin sorunlarıyla ve Türkiye’nin bir turizm cenneti haline getirilmesi için neler yapılması gerektiğiyle ilgilendiği için, maruz kaldığımız kültür emperyalizminin girdabından nasıl kurtulacağımıza dair bir fikrimiz yok.Kaldı ki plaj-eğlence ve tur odaklı turizm faaliyetlerinin neo-kolonyalist emellere hizmet ettiğine dair hatırı sayılır bir literatür de mevcuttur. Ancak ne hazindir ki, bu ülkenin entelijansiyası ve sivil toplumu böyle meseleleri gündemine almaya tenezzül etmiyor. Zihinsel sömürüye maruz kalan her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de tarihi ve doğal güzellikler, turizm adı altında, yerli ve yabancı bir avuç seçkin/elit kesimin fantezilerini tatmin etmek amacıyla istimlak ve talan ediliyor. Karşılığında aldığımız döviz ise sus payı olarak işlev görüyor. Ulus-devlet aygıtının uzman kadroları, turizm gelirlerinin cari açığın kapatılmasında hayati rol oynadığını söyleyerek hepimizi yağma ve talan karşısında sessiz kalmaya ikna ediyor.(Kitle turizminin neo-kolonyalist emeller için nasıl işlev gördüğüne dair daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yusuf Dündar/Neo-Kolonyalizm Aracı Olarak Kitle Turizminin Etkileri Üzerine Bir Araştırma/ Doktora Tezi/Gazi Ünv. Turizm İşletmeciliği Anabilim Dalı)

Sivil toplum adı altında faaliyet yürüten havzalar,kültür emperyalizmine ilişkin çözümleme yapacak kabiliyet ve donamından yoksun oldukları için (daha çok) sosyal yardım projeleriyle meşgul oluyorlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2017 senesinde yaptığı Milli Kültür Şurası’nda Türkiye kamuoyunun ve hassaten gençliğinin maruz kaldığı “pornografik şiddete” dair tek bir cümle yok. (Merak edenler ilgili şuranın sonuç raporuna bu linkten ulaşabilir.https://kultursurasi.ktb.gov.tr/Eklenti/50571,raporsurasonucpdf.pdf?0)Şuranın sonuç raporunda Türk dizilerinin kültür ve medeniyetimizi tanıtma aracı olarak kullanılması, Türk sinema arşivi hazırlanması, tiyatro-bale-opera gibi sahne sanatlarının sorunlarının giderilmesi üzerinde durulmuş ve fakat toplumsal bilincimizin müstehcenleşmesine nasıl engel olabiliriz sorusu gündem yapılmamış. 1921-1926 heyet-i ilmiye çalışmalarından 2014’e gelinceye kadar icra edilen toplam 20 milli eğitim şurasının ana gündemleri arasında da öğrencilerimizin maruz kaldığı müstehcenlik ve pornografik şiddet karşısında ne yapılması gerektiğine dair bir beyan ne yazık ki yok. Örneğin Türk sinemasında erotik filmlerin yaygınlaşmaya başladığı 1970’li yıllarda yapılan Milli Eğitim Şuralarının gündemleri sırasıyla şöyle;

28 Eylül-3 Ekim 1970 tarihli şura gündemi;

1. Ortaöğretim Sistemimizin Kuruluşu

2. Yükseköğretime Geçişin Yeniden Düzenlenmesi

24 Haziran-4 Temmuz 1974 tarihli şura gündemi:

1. Millî Eğitim Sisteminin bütünlüğü içinde programlar

2. Öğrenci akışını düzenleyen kurallar

Merak edenler ilgili şura raporlarına şu linkten ulaşabilir:https://ttkb.meb.gov.tr/www/gecmisten-gunumuze-mill-egitim-sralari/icerik/328)

Son olarak Gazi Üniversitesi bünyesinde 2004 yılında Pınar Mehri Ceylan tarafından yapılan “Müzik Videolarındaki Erotik,Müstehcen ve Pornografik Görüntülerin İlköğretim Birinci Kademe Öğrencileri Üzerindeki Etkileri” konulu master tezinin yaptığı önemli tespitleri gündemleştirmeyi önererek yazıya noktayı koymak istiyorum. “Müstehcen Bilinç” ve “Pornografik Şiddet” başlıkları etrafında farkındalık oluşturmak için özellikle öğretmenlere ve eğitim-öğretim alanında faaliyet yürüten sivil toplum havzalarına çok büyük görev düşüyor. Bu ülkenin çocuklarının ve gençlerinin kalp ve zihin kıvamına yapacağımız her katkı,soylu bir direniş örneği olarak tarihteki yerini alacak.

Kamil ERGENÇ

05/11/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 


AddThis