okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün469
mod_vvisit_counterDün615
mod_vvisit_counterBu hafta469
mod_vvisit_counterBu ay7238
mod_vvisit_counterHepsi1321926

WASP İdeolojisinin Karakteristiğine Dair

Bu yazının hazırlık sürecinde, kapitalist/neo-liberal sistemin baronluğu makamını, ikinci dünya savaşından bu yana işgal eden ABD’de başkanlık seçimleri sonuçlanmış ve müesses nizamın (establishment) sadık hizmetkarı olarak görevinin hakkını ziyadesiyle veren bir megaloman (Trump),istemese de, yerini aynı nizamın belirlediği çerçeveye sadakati şüphe götürmeyen başka bir megalomana bırakmak zorunda kalmıştı. Günlerce Türkiye ve Dünya medyasını meşgul eden bu gölge oyunu, küresel sistemin kaptan köşkünde kimin olduğunu (bir kez daha) açık etmenin yanında, kaderi bu sistemin çarklarının sorunsuz dönmesine bağlı olanları da deşifre etmiş oldu. Bu durumun “ne yani koskoca bir süper gücün direksiyonuna kimin geçeceğiyle ilgilenmeyelim mi?” naifliğiyle geçiştirilemeyeceği muhakkak. Bir süper güçten bahsediyorsak şayet, bu gücün yönetim kademesinde kim(ler)in bulunduğundan ziyade, hangi paradigmanın/ideolojinin klavuzluğunda yol aldığının konuşulması daha efdal olsa gerek. Çünkü hiçbir süper güç geleceğini kalabalıkların reyleriyle belirlemez. Ya da şöyle diyelim: kalabalıkların rızasını kendi çıkarlarıyla örtüştürme becerisine sahip olmayan veya ilham aldığı ideolojik referanslar temelinde kalabalıkları endoktrine edemeyen (ki buna “rıza üretimi” de diyebiliriz) bir süper güçten bahsedilemez. Bu durumda Trump’ın gidişine üzülmek ne kadar manasızsa Bıden’ın gelişine sevinmek te o kadar manasızdır. İyi polis kötü polis rolünü oldukça profesyonelce icra eden Amerikan siyasal aklı, öngörülemez çılgınlıklar yapma ihtimalinin yüksek olduğu büyük bir çoğunluk tarafından tespit edilen Trump gibi birine küresel sistemin direksiyonunu emanet ederek, aslında hem yerelde hem de küre ölçeğinde ideolojik ve bürokratik düzeninin sağlamlığını test olmuş oldu. Amerika devletinin başına geçen(ler)in akli olgunluğunun, ahlaki duyarlılığının, siyasal bilgi ve becerilerinin ya da uluslar arası ilişkiler literatürüne vukufiyet düzeylerinin önemsiz olduğu; aslolanın WASP ideolojisinin kılavuzluğunda kapitalist iktisadi düzenin sorunsuz bir şekilde devamını sağlayacak enstrümanların güvenliği olduğu bir kez daha tüm dünyanın gözüne sokulmuş oldu. Kapitalizmin güvenliğini sağlamak içinse askeri müdahaleler de dahil her yolun meşru ve mubah olduğuna tarih şahittir.      

Yaklaşık yetmiş yıldır ABD öncülüğündeki NATO şemsiyesi altında bulunan, soğuk savaş hikayesinin cari olduğu yıllarda “stratejik müttefik”; Sovyetlerin dağılması sonrasında ise “model ortak” olarak tesmiye edilen Türkiye’nin bu seçimlere (aslında ABD’deki tüm başkanlık seçimlerine) gereken alakayı ziyadesiyle gösterdiği söylenebilir. Medya guruları aracılığıyla seçim sonuçlarından nasıl etkileneceğimize dair bol miktarda manipülatif enformasyona maruz kaldığımızı söylersek herhalde abartmış olmayız. İsimlerinin önünde görkemli ünvanları olan bu guruların, Türkiye-ABD ilişkilerini ele alış biçimleri (genellikle) “şayet Doğu-Batı arasında bir tercih yapmak zorundaysak bu Batı olmalı” dan öteye gitmedi. Gitmesi de oldukça zordur. Çünkü, Osmanlı’dan Cumhuriyete giden yolda modernleşme tecrübesinin kıblesi Avrupa’ydı. Cumhuriyet aydınlanmasının referansı ise Fransız İhtilali’ ydi. Türkiye, Osmanlı’dan miras aldığı strateji gereğince Ortodoks Doğu Hıristiyanlığıyla Katolik ve Protestan Batı Hıristiyanlığı arasındaki gerginliği avantaja dönüştürmeyi ve bu arada Batı aklının rehberliğinde çağı yakalamayı yeğledi. Nitekim yakın zamanda devletin en yetkili makamı “Türkiye’ye ayrımcılık yapmamaları ve Türkiye’ye yönelik aleni düşmanlıklara alet olmamaları koşuluyla kendimizi Avrupa’da gördüğümüzü ve geleceğimizi de Avrupa’yla kurmayı tasavvur ettiğimizi” söyledi.(1)

ABD seçim sonuçlarının, Türkiye’nin içinde bulunduğu iktisadi buhranı daha da derinleştireceği yönünde yoğunlaşan kanaatler (aslında) ülke olarak kapitalist değerler sisteminin( ki bu değerler eksiksiz bir biçimde Protestan kültür ikliminin kodlarını taşır) mahkumu olduğumuzu izhar etmiş oluyor. İnsanı “homo economicus” evresinde sabitleyerek, sömürgeciliğin fikir babalarından Hobbes’un “insan insanın kurdudur”(ki kurt kanununda düşeni yemek kuraldır) felsefesini bayraklaştıran egemen söylem,zihin ve kalp kıvamımızı haddinden fazla zedeliyor. Aslında yabancısı olmadığımız bir sürece şahitlik ettiğimizi söyleyebiliriz. Obama’ nın gelişini kurban keserek karşılayanlarla aynı havayı teneffüs ediyoruz. ABD’nin görkemli savaş aygıtlarını ballandıra ballandıra anlatarak nasıl bir güçle karşı karşıya olduğumuzu, ayağımızı denk almazsak maruz kalacağımız şiddetin derecesinin büyüklüğünü gündemleştirenler de bu ülkede yaşıyor. Seçimlerin ardından devletin en yetkili makamları “müttefiklik” ilişkisine vurgu yaparak “uyumlu ve uzun erimli” birlikte çalışma niyetlerini açık ettiler.“Reel politika” ve “konjonktürel zaruretler” adlı putların böyle durumlar için zulada bekle(til)diğini bir kez daha görmüş olduk. Siyasal çizginin ana muhalefet kanadında bulunanların da “dostluk ve stratejik müttefiklik” vurgulu tebrik mesajları(2), doğrusunu isterseniz, sanki ABD’nin eyaletiymişiz gibi bir hissiyata kapılmamızı sağladı! NATO’nun sadece askeri güvenlik eksenli bir örgüt olmadığı; siyasi, iktisadi ve akademik alanlarda da etki sahibi olduğu bu vesileyle bir kez daha tebellür etmiş oldu. Soğuk savaş yıllarında Sovyet nüfuzuna maruz kalmamak için gönüllü olarak tercih ettiğimiz NATO blokunun ideolojik referansı, hiç kuşkusuz, Amerikan kurulu düzeninin de ilham aldığı (hatta bizzat düzenin mimarı olan) WASP( White Anglo-Sakson Protestan) perspektifidir.

Kıta ve Ada Avrupası tarafından sömürgeleştirilen Amerika Kıtası, yerli nüfusun büyük bölümünün ya hastalık ya da savaşlar aracılığıyla yok edilmesinden sonra bir göçmen beldesi olarak öne çıktı. Bu beldenin yeni sakinleri “Beyaz Adam”ın bütün karakteristik özelliklerini taşıyordu. Paranın gücüne inanıyordu ve Protestanlığını(yani dinini) paraya tahvil etme becerisine sahipti. Yerlilerden nefret ediyordu. Onları insan altı yaratıklar olarak görüyor, öldürülmeleri ve/veya ehlileştirilmeleri gerektiğine inanıyordu. Öyle ki Güney Amerika’da işlenen katliamların boyutları Charles Darwin’i bile şaşkına çevirmişti. Tabiatta güçlü türlerin daha zayıf hayvan ve bitkileri ortadan kaldıracağına inanan Darwin, Güney Amerika’da gördüğü katliamlardan sonra teorisini insan ırkı için de genelleştirmişti. Arjantin’deki İspanyolların açıkça Pampaları temizlemeye karar verdiklerini, özellikle yirmi yaşını geçmiş kadınların sistematik olarak öldürüldüğünü bizzat katliama katılan generalden dinlemişti. Bunun insanlıkla alakası olmadığını söylediğinde aldığı cevap “Niçin, ne yapılabilir ki? Durmadan yavruluyorlar.” Olmuştu.(3)

Amerika’ya (özellikle Kuzey kesimine) asıl rengini Sakson kabileler verdi. Ada Avrupası olarak bilinen İngiltere’nin öncülüğünde buraya yerleşen Saksonlar, WASP ideolojisinin mimarları olarak kabul edilebilir.Papalık,miladi 7.yüzyılda Hıristiyanlığa giren saksonlara jest yapmak için, Cermen aidiyetlerinin remzi olan “Anglo” sözcüğünü, melek anlamına gelen Angel ile mezcederek Anglo-Saksonluğu tanrısal bir hüviyete büründürmüş ve bu hüviyet gittiği her yere (adeta) Tanrının seçkin kulları olarak kök salmalarına imkan vermişti.Anglo-Sakson, “meleksi özellikleri olan kavim” anlamında Saksonları ayrıcalıklı kılıyordu. Nitekim sonraları kiliselerini bile ayırmışlardı. Roma Katolik kilisesine bağlı olmak yerine Anglikan kilisesini inşa ederek imtiyazlı konumlarını muhafaza etmeye çalışmışlardı.(Bağlam dışı ama Brexit sürecini de bu seçkinci geleneksel arka plandan bağımsız düşünmemek gerekir diye düşünüyorum) Deneysel (ampirik) düşünmeye meyyaldiler. Sanayi devrimi bu deneyci(ampirik) aklın ürünüydü. Kıta Avrupa’sının teorik/felsefi yoğunluğuna karşı daha pratik, karlı ve somut düşünme üzerinde yoğunlaştılar.

Avrupa Hıristiyanlığı 1492’den sonra başlattığı denizaşırı seferlerde karşılaştıkları toplumları üç kategoride inceledi:

1- Çin-Japon ve bazı Hint toplulukları gibi yasaları, yönetimleri, yazıları ve geçmiş hakkında kayıtları olanlar;

2- Aztek ve İnka medeniyetleri gibi yönetimleri, dinleri ve geçmiş hakkında bilgileri olan fakat yazısı olmayan yarı uygar toplumlar;

3-Yönetimden, dinden, yasadan yoksun olan vahşiler(4)

İki ve üçüncü kategoride olanlar (folklorik olarak temsil edilmelerine yetecek kadarının dışında) tarihten silindi. Birinci kategoride olanlar ise zihinsel olarak sömürgeleştirildi ve Protestan kültür kodlarına teslim olmak zorunda kaldı. Denizaşırı seferlerde görev alanların en önemli motivasyonları dindi. Kendilerini seçilmiş olarak gördükleri için, karşılaştıkları toplumlar üzerinde istediklerini yapma hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. Amerika Kıtası’na ayak basanlar, öncelikle, Hıristiyan öğretiden nasiplenmemiş bu yarı uygar toplumun (bir daha kendine gelememesi için) bütün kültürel mirasını yok etti. Yerlilerle süren uzun savaş, aslında bir tür keşif ve araştırma ya da doğayla iletişim kurarak buraları kendine maletme çabasının sonucu olarak görülüyordu! Yoksa ortada katil-maktül ilişkisi yoktu! Çünkü maktül olarak nitelenecek olanların zaten yaşamaya hakkı yoktu!( Amerikan askeri gücü tarafından 21.yüzyılın başlarında Felluce’de birkaç Amerikan askerinin öldürülmesi karşılığında binlerce insanın “halı bombardımanı” yöntemiyle katledilmesi, Anglo-Sakson ideolojinin Amerikan yerlilerine reva gördüğü muameleyle aynıdır. Yaşamaya hakkı olmayanlar seçilmiş olanların kanını akıtamazlar…)

Portekiz-İspanyol ve İngilizlerden oluşan işgalciler bu bakir coğrafyaya(Amerika Kıtası’na) daha fazla hemşehri çekmek için özel gayret gösterdiler. Amerika Kıtası’nın flora ve faunası hakkında bilgi topladılar. Edward Said’in deyimiyle “Avrupalı gözlemci, gezgin-tüccar-bilgin-tarihçi-romancı kılığında topladığı verileri Anavatanın refahı için uzak yerlerin sömürgeleştirilmesine dair anlatının nesnesi olarak kullandı. Daniel Defoe’nin Robinson Cruse adlı romanı bu yaklaşımı destekleyen ilk roman olma özelliğine sahiptir.” (5) John Stuart Mill “ Sınır dışı topraklarımıza pek te ülke olarak bakılamaz. Daha çok büyük bir topluluğa ait tarım topraklarıdır. Örneğin Batı Hint adaları kendilerine ait üretken sermayeleri olan ülke değil, daha çok İngiltere’nin kahve, şeker ve diğer bazı tropik metaların üretimi için elverişli gördüğü yerdir.(6) derken tam da Anglo-Sakson ideolojisinin temsilcisi gibi konuşmaktadır. Yarı uygar toplumların yaşadığı yer ülke olamaz. Buraları biz, buraya ayak bastıktan sonra mamur hale getirdik ve şimdi ülke olma vasfı taşıyor! Nitekim bugün Amerika’ya vaziyet eden akıl, kendileri dışındaki toplumların daha alt bir kategoriyi temsil ettiklerini ve ancak kendileri gibi inanır ve yaşarlarsa uygarlıktan nasip alacaklarını düşünür. Bu kibirli ve küstah tavrın Irak’ın işgalinde ilk yaptığı şey, Anglo-Saksonların Amerika Kıtası’na ayak bastığında yaptığıyla birebir aynıdır. Kütüphane ve müzeleri yağmalayarak Irak’ın kültürel mirasını yok etmek…

Anglo-Sakson kültür iklimi İngiliz deneyciliğinin izlerini taşır.Düşünce tarihinde isimleri zikredilen çoğu İngiliz filozof esasında bu deneyci aklın küreselleşmesine hizmet eden, İngiliz sömürge bakanlığının ücretli memurları olarak görev üstlenen ve nihayetinde ise bugün adına kapitalizm denen “karın önüne geçen veya geçmesi muhtemel tüm engellerden kurtul” düzeninin fikir önderleri olarak anılabilirler. Bireyciliği öne çıkaran ve rekabet esaslı ilerlemeyi şiarlaştıran bu korkunç sistemin insan ve tabiat üzerinde yarattığı tahribatın büyüklüğü artık saklanamıyor. Katolik kültürün cemaatçi ve dünyaya yüz çeviren(çileci) karakterine kesin bir karşı(protest) duruş olarak öne çıkan Aydınlanma projesi, kendine özgü kavramlarını da üretti. Bu kavramların tamamı Protestan kodlara sahipti ve gittiği her yer bu kodları taşıyordu. Hindistan ve Afrika kıyılarından Avrupa’ya akan sermayenin oluşturduğu refah sayesinde kilise karşısında bağımsızlığını kazanan Protestanlık, burjuva uygarlığının diniydi. Kapitalizm ilk önce Londra’da kök saldı. Devlet,en güçlü siyasal organizasyon olmanın yanında paranın/ticaretin/karın maksimizasyonunu temin eden (ve esasında temel amacı bu olan) örgütlü yapı olarak yeniden kurgulandı. Şayet bir devlet, ticari ilişkilerin güvenliğini ve mülk emniyetini teminat altına al(a)mıyorsa misyonunu yerine getirmiyor demekti. Paranın serbest dolaşımı ile toplumun refah düzeyi arasında kurulan ilişki sayesinde devletlerin misyonu para hareketliliğini kolaylaştırmakla sınırlandırılmıştı. Devlet, bireysel mülkiyet ve kazanma hakkını güvence altına almak ve vergileri mümkün olduğu kadar düşük tutmakla vazifeli olmalıydı.(7)Müdahil olmayan devlet anlayışı, sermayenin hızlı dolaşımını sağlamanın en önemli unsurlarından biriydi. Böylece bir yandan devlet karşısında birey öne çıkarılırken diğer yandan devlet bir tür şirket ortaklığı gibi konumlandırıldı.Amerikan müesses nizamının şirketlerin menfaatlerini gözeten tavrının arkasında bu bağlamın yattığı söylenebilir.

Protestanlık, Katolik gelenek karşısında mevzi kazandıkça tarihe bakış ta değişecektir. Artık tarihin şekillenmesinde en önemli unsur iktisattır. Toplumlar iktisadi durumlarına göre değerlendirilmekte, tarihin yorumlanmasında iktisadi ilişkilere olağanüstü önem atfedilmektedir. Ekonominin motorunu kişisel menfaat olarak tanımlayan ve etkisi hala devam eden Adam Smith, bu geleneğin (aynı zamanda Anglo-Sakson kültürün) istisnai simgelerinden biridir. Kişilerin kendi menfaatleri için çabalamasının kamusal yarar doğuracağını iddia ederek, liberal ticari yaklaşımın yol haritasını belirlemiştir. 18.yüzyılda öne çıkan aşamalı tarih yazımının etkisinde kalarak, insanlık ailesinin vahşi olandan başlayıp çoban-göçebe şeklinde devam ettiğini, nihayetinde ise tarım ve ticaretle kemale erdiğini söyleyecektir. “Ulusların Zenginliği” adlı çalışması “takdir-i ilahi” nin yerini iktisadın almasına önayak olmuştur. Nasıl ki, Newton’un matematiksel/mekanik evren tasavvuru otonom varlık anlayışının öne çıkmasına yol açtıysa,Adam Smith’in bu eseri de,tarih hakkında sahih bir perspektife sahip olmak için toplumların ekonomik düzeylerinin,üretim-tüketim ilişkilerinin,ticaret potansiyellerinin ve şekillerinin bilinmesinin önemine dair inancı besledi.Sonraları Marks bu geleneği sürdürecek ve meşhur tarihsel determinizm teorisini (iktisat temelli olarak) geliştirecekti. Adam Smith’in önemli ardıllarından biri de (yine Sakson kültürden) Jeremy Bentham’dır.Panopticon’un mucidi olan Bentham, devlet aygıtına mutlak denetimin nasıl sağlanacağı ve bu denetim sırasında suçluların, yoksulların ve düşük gelirlilerin kol gücünden nasıl istifade edileceğine dair öneriler sunar. Bulduğu çözüm Nazilere de ilham verecek olan “çalışma kampları”dır. Vahşi rekabete katılamayanların (kamuya olan borçlarını ödemek için ) yapacakları tek şey bu kamplarda çalışmaktır. Böylece burjuva Protestan uygarlık, sadece kar edenlerin muteber olacakları bir sistemin köşe taşlarını döşemiş olur. Amerika’ya dört yıl başkanlık yapan megalomanın, aynı zamanda, tüccar olması, aslında müesses nizamın karakteristiğine ilişkin önemli bir veridir. Bütün tüccarlar gibi o da kar odaklı düşünmektedir. İnsanların hayatı şirketlerin güvenliği ve işlevselliği için feda edilebilir. Devletler şirketlerin güvenliğini sağladığı ölçüde muteberdir. Bentham’ın panoptikon önerisini yaklaşık bir asır sonra Fransız düşünür Foucoult, ulus-devlet aygıtının mutlak kontrol ve denetim arzusunun bütün bir toplum üzerinde yarattığı travmalara dikkat çekmek amacıyla yeniden gündemleştirecektir.

Neo-Con David Horowitz’in Amerika’nın en tehlikeli 101 öğretim üyesi arasında saydığı Gıl Anidjar, sözünü ettiğimiz Protestan kültürün teslisi olarak “sermaye-ulus-devlet” olgularına dikkatlerimizi çeker.(8)WASP ideolojisinin de ana omurgasını oluşturan bu teslis, Amerikan müesses nizamının anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Adaleti, mülkiyetin ve sermayenin korunmasıyla eşitler. Paranın adeta kan gibi akışkan özellikte olduğuna inanır.(Para akışı ifadesi bu bağlamda dikkat çekicidir. Anidjar, hem Katolik hem de Protestan Hıristiyanlıkta “kan” ın ulusu-sermayeyi ve devleti inşa ve temsil eden özelliği olduğunu iddia eder. Carl Schmitt’ten yaptığı alıntıda “modern dünya tarihinin bütün anlamlı kavramlarının akışkanlaştırılmış teolojik kavramlar olduğunu; (bu bağlamda) İsa’nın kanının sermayenin akışı haline geldiğini söyler.)

İktisadi imtiyaz WASP için hayati derecede önemlidir. Doların üzerinde yazan “tanrıya güveniyoruz” cümlesi aslında teoloji literatürünün dünyevi kazancın arttırılması amacına matuf olarak nasıl araçsallaştırıldığının da göstergesidir. Anayasal çerçeve (sadece Amerika’da değil küre ölçeğinde) sermayenin akış hızına engel olmayacak ve onun güvenliğine halel getirmeyecek şekilde belirlenmelidir. Para akışını ve şirketlerin operasyon kabiliyetlerini zaafa uğratan ya da üretim-tüketim ilişkilerini azgın rekabet ikliminden çıkarıp hakkaniyet ve merhamet eksenli değerlendirmek isteyen tüm ahlak öğretilerine karşı şedittir. Sınırsız üretim ve tüketimden yanadır. Açık toplum olmayı özendirir. Bu sayede (özellikle halkı Müslüman ülkelerde) dinin belirleyici ve tayin edici olmasının önüne geçmeyi arzular. Dini değerleri, sistemin işlevselliğine halel gelmeyecek şekilde yeniden yorumlama taraftarıdır. Dinin siyasal söyleminden hazzetmez. Sosyal yardım projeleri eksenli çalışmaları önemser. Çünkü bu çalışmaların sistemin acımasızlığını görünmez kıldığına inanır. Nitekim bugün Amerika’da sosyal hizmet kuruluşlarının üçte biri kar amacı gütmeyen ve çoğunlukla dini cemaatlerin öncülüğünde hizmet verir.(9) Sivil toplum çalışmalarını özendirir. Çünkü sivil toplumun devletin yükünü hafiflettiğine inanır. Halkı Müslüman ülkelerdeyse sivil toplum, kodlarında gizlenmiş Protestanlığa özgü bir toplumsallık inşa eder. 2000’li yıllarda, Türkiye hakkında, yayınlanan RAND raporlarında sivil toplumun özendirilmesine ilişkin öneriler bu bağlamda değerlendirilebilir.(10) Sadece Türkiye’de değil halkı Müslüman beldelerin tamamında sivil toplum örgütlenmesi terviç edilmektedir.

Demokrasi ise bu sürecin en kullanışlı aparatıdır. Kalabalıklara, düşüncelerinin dikkate alındığı yanılsaması bu aparat sayesinde oluşturulur. Belirli periyotlarla tekrar edilen seçimler sayesinde halklar, devletlerin(in) gidişatı hakkında söz sahibi olduklarına inanırlar. Oysa ki bu bir ilizyondan ibarettir. Devlet aygıtı piyasanın ilke ve prensiplerine göre işlemeye devam eder. Şirketlerin güvenliği için olağanüstü önlemler alınır. Kamuya ait olan ne varsa özelleştirilir. Piyasanın “serbest” olması zaruridir. Bu serbestlik dini/ahlaki kaidelerin bağlayıcı olmadığı ya da piyasa koşullarına göre yeniden yorumlandığı bir bağlamı tazammun eder. Demokrasi, piyasa güvenliğinin tehlikeye girdiği yerlere müdahale aracı olarakta işlev görür. Adeta her kapıyı açan maymuncuk gibidir. “Demokrasiyi egemen kılmak” dendiğinde, akan sular sunmaktadır. Öyle ki türlü desiselerle icra edilen işgaller, talanlar ve katliamlar demokrasi aracılığıyla meşrulaştırılabilmektedir. Demokrasi aparatı kullanılarak (Latin Amerika,Mısır,Türkiye,İran gibi ülkelerde yakın geçmişte görüleceği üzere) askeri darbeler birer kurtuluş reçetesi olarak sunulabilmektedir. Demokrasi Guantanamoyu, Ebu Garib’i, Bagram ve Şibirgan’ı görmezden gelen bir kamuoyu icat edebilmektedir. 11 Eylül sonrasında Irak’ın işgalini protesto eden İngilizlere dönemin başbakanı Tony Blair “sizin refahınız için oradayız” dediğinde bütün protesto gösterileri sona ermişti.Amerikan kamuoyunu Saddam’ın füzelerinden korkması gerektiği hususunda endoktrine eden enformasyon unsurları,demokrasi oyununun kurallarını da koyuyorlardı.

“Beyaz Adam”ın Amerika’da inşa ettiği Protestan burjuva uygarlığının (kuruluşundan bugüne) yerliye/kara deriliye olan husumetini Bıden’ın yardımcısı Kamala Harris’in ten rengine ve ailevi kökenlerine yapılan atıflarda görmek mümkün. Irkçılığın, WASP ideolojisinin ana omurgasını oluşturduğu gerçeği (artık) gözden ırak tutulamıyor. Ancak buna rağmen iyi ambalajlanmış özgür Amerika klişesinin terviç edildiği söylenebilir. Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz “sert beyaz adama” karşı ılımlı (hukuka ve yumuşak gücün efdaliyetine inanan) siyahinin, Amerikan’ın ali menfaatlerini gözetme hususunda üzerine düşeni yapmaya hazır oluşu, dikkatimizden kaçmamalı. Obama, kırk dördüncü başkan olarak beyaz saraya yerleştiğinde de benzer bir atmosfer vardı. Aslında Amerikan müesses nizamı, Obama’ nın gelişini 2002’de Hella Berry’e Oscar vererek (zımnen) müjdelemişti(!) Oscar alan ilk siyahi kadın olarak gündem olan Berry’nin beyaz adamın zevk nesnesi ve hizmetkarı olarak üstlendiği rollerin karşılığında aldığı Oscar ödül törenindeki duyguları “yıllarca efendisi tarafından ezilip/horlanmış birinin günün birinde (efendisi) tarafından takdir edilmesi karşısında duyduğu hayal kırıklığının izlerini taşıyordu.(11) Obama’ nın nasıl bir başkan olacağının işaretleri Berry’nin duygularında gizliydi. Neo-Con’ ların “hard power” stratejisinin icrasında görev alan Bush’un ekibinde de siyahi bir şahinin(Condelezza Rice) bulunması tesadüf değildi elbette. Bayaz adam, günahlarının sorumluluğunu tek başına üstlenmek yerine (yanına) zalimliğine maruz kalanları da alarak kendisini temize çıkarmaya çalışıyordu. Böyle yaparak dünyayı özgürlüğün tek adresinin kendisi olduğu yanılsamasına ikna etmiş oluyordu. Onun bu özelliği özellikle Vietnam bozgunundan sonra belirginleşti. Yalnız başına müdahale ettiği Vietnam’da yaşadığı hezimet, sonraki müdahalelerini ulusüstü kurumların onayı ya da en azından bilgisi dahilinde yapması gerektiği noktasında ikna edici oldu. NATO ve BM gibi çokuluslu küresel örgütler, ABD hegemonyasının tahkimatını sağlamak amacıyla misyon üstlendi. Nitekim Afganistan-Libya ve Irak gibi yerlere müdahale ederken bu örgütlerin şemsiyesini kullandı. Örneğin Afganistan’da yanına NATO üyesi Türkiye’yi alarak oradaki varlığının daha az rahatsızlık yaratmasını sağladı. Hakeza Irak’ta da benzer taktiği kullanarak bölgesel meşruiyetini teminat altına almış oldu. Şimdilerde de Suriye sınırları içerisinde ve Doğu Akdeniz’de NATO güvenlik şemsiyesi altında pastadan en büyük payı alma amacında.

 

Kamil ERGENÇ

 

NOT: Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 316.sayısında (aralık 2020) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-https://tr.euronews.com/2020/11/21/erdogan-kendimizi-avrupa-da-goruyoruz-gelecegimizi-ab-ile-kurmay-tasavvur-ediyoruz)

2-https://www.birgun.net/haber/kilicdaroglu-ndan-biden-a-tebrik-mesaji-322093

3-Tarık Ali/Bush Bağdat’ta(Irak’ın Yeniden Sömürgeleştirilmesi)/Çev:Osman Akınhay/Agora Yay./1.Baskı/2003-İst.

4- Daniel Woolf/Tarihin Küresel Tarihi/Çev.Mehmet Moralı/1.Baskı/2014-İst.Alfa Yay.

5-Edward Said/ Kültür ve Emperyalizm/Çev.Necmiye Alpay/Hil Yay./4.Baskı/Eylül-2016/İst.

6- Edward Said a.g.e

7-Jeremy Rifkin/Avrupa Rüyası(Amerikan Rüyasından Avrupa Rüyasına)/Çev.Buket Okucu ÖZBAY/İstanbul Bilgi Ünv.Yay./1.Baskı/2010-İst

8-Gil Anidjar/Kan(Bir Hıristiyanlık Eleştirisi)/Çev.Ahmet Demirhan/Ketebe Yay./1.Baskı/2018-İst.

9-Jeremy Rifkin a.g.e

10- Umran Dergisi –Şubat 2007-Sayı 150(Ek:RAND raporu/Cherly Benard tarafından kaleme alınan “Sivil Demokratik İslam(Ortaklar,Kaynaklar ve Stratejiler)

11-(bkz.https://www.youtube.com/watch?v=llgL7mGYVTI)


AddThis
 

Yorum ekle