okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün88
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta1778
mod_vvisit_counterBu ay88
mod_vvisit_counterHepsi1535356

Editörden

Derkenar(6)

Ahlak nedir? Sorusuna, Türkiye özelinde, kendisini muhafazakar-mütedeyyin olarak tanımlayan kesimlerin ekserisi ya kadınların açık-saçık giyinmesi ya da cinsellik bağlamında cevap verir. Ki ikisi de aşağı yukarı aynı kapıya çıkar. Bu önermenin tersi de doğrudur. Ahlaki yozlaşma nedir? diye sorsak alacağımız yanıtlar arasında en üst sıraları, kadınların açılıp saçılması ve cinselliğin serbestçe tatmin ediliyor olması işgal eder. Yalan söylemek, iftira atmak, yetim malı yemek, rüşvet, ehliyet ve liyakat yoksunu olmasına rağmen makam kovalamak, verdiği sözde durmamak, kamu malına çöreklenmek, sahih olmayan bilgilerle sevmediği insanları itibarsızlaştırmak gibi gayr-ı ahlaki davranışlar ya akla gelmez ya da son sıralarda yer bulur kendisine. Ulu hocalar/vaizler,toplumun ahlaki yozlaşmasına dikkat çekmek istediklerinde sözü bir şekilde kadınların dış görünüşlerine (etek boyu,makyaj v.b) getirirler.Kadının kurucu/inşa edici toplumsal rolüne dikkat çekerek haklılıklarını da ispat etmeye çalışırlar. Fakat ahlakı tümel olarak değil tikel bağlamda değerlendirerek din dilini sığlaştırdıklarının farkında değillerdir. Sezai Karakoç ulu hocalara hitap ettiği Hızırla Kırk Saat isimli şiirinde “ kardeşim İbrahim bana mermer putları nasıl devireceğimi öğretmişti/ Ama siz…..öğretmediniz” diyecektir haklı olarak. Ahlakı, kadın bedeni ve cinsellik bağlamına hapseden bir din dilinden put kırıcı bir söylem nasıl sadır olsun? Bu parçacı ahlak anlayışı, hayata tevhidi bir perspektiften bakmayı emreden İslam’ın ruhuna da yabancıdır diye düşünüyorum. İslam, hayatı bir bütün olarak kabul ediyor ve muhatabına bu bütüne ilişkin bir ahlaki duruşu öneriyor. Parçalı yaklaşımı reddediyor.

 

Derkenar(5)

İlkokul ikinci sınıfta, henüz daha anadilini bile tam manasıyla öğrenememişken,”zorunlu yabancı dil” dersiyle geleceğin gençleri/yetişkinleri olacak çocuklarının körpecik dimağlarını dağlayan kaç ülke vardır? Bunun adı kendi kendini sömürgeleştirmek değil de nedir? Dilini/lisanını kaybeden bir toplumun başına gelebilecek daha büyük bir musibet var mıdır? Konfiçyus kendisine sorulan “ yöneticisi olduğunuz bir toplumu değiştirmek için ne yapardınız?” sorusuna “sözcüklerini değiştirirdim” yanıtını verir. O,düşünme ve eyleme biçiminin değişmesi için sözcüklerin değişmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Demek ki dil sadece bir iletişim aracı olarak görülmemeli. Öyle olsaydı bunu insan dışındaki canlıların da yaptığını söyleyebilirdik. İnsana tasavvur ve tahayyül dünyasını ifade imkanı veren canlı bir olgudur dil. Kuşaklar arasındaki irtibat onun sayesinde mümkün olur. Hatıra ve tecrübeler, duygu ve düşünceler onun aracılığıyla sonraki nesillere aktarılır.Cürcani, Türkçe’ye “Sözdizimi ve Amlambilim” olarak tercüme edilen Delailü’l İ’caz adlı eserinde dilin inceliklerine “beyan ilmi” başlığı altında dikkat çekerek bu ilmin köklü, dallı budaklı, meyvesi tatlı ve aydınlık bir ilim olduğunu söyler ve ekler “insanlar bu ilim hakkında yanıldılar, büyük cehalete ve fahiş hataya düştüler. Oysa ki dilin ancak düşünülerek tespit edilecek incelikleri ve sırları, akılla idrak edilebilecek nükteleri ve özel anlamları vardır ve bunları ancak yaptıkları incelemeler sonucu dilin bu tür özelliklerini keşfetmiş ve dil ile aralarına gerilmiş olan perdeleri kaldırmış olan kişiler bilebilir.”(s.27-28) Diline/Lisanına gereken değeri vermeyen toplumlar, başka kültür havzalarının edipleri/şairleri/yazarları tarafından ilhak edilirler. Şüphesiz ki en etkili emperyalizm, sözcükler üzerinden yapılandır.

 

Derkenar (4)

İslamcıların diyanetle araları geçmişte pek iyi değildi. Bu kurumun devlet aygıtının kontrolünde olması,rezervli bakışın ana omurgasını oluşturuyordu. Çünkü devlet, kendisini laik olarak niteliyordu ve İslamcılara göre laikliğin İslam’da yeri yoktu. Kaldı ki, diyanetin kuruluş amacının “laikliği korumak” olduğunu vaktiyle diyanet reisliği yapmış bir zatın ağzından bizzat ben de işitmiştim. Bu nedenle diyanetin beyanlarına hep “şerhli” yaklaşılırdı. Ancak son yıllarda diyanetle İslamcılar arasında gerek söylem gerekse eylem düzeyinde ciddi bir yakınlaşmanın olduğu görünüyor. Hatta ortak sosyal projeler bile yürütül/ebili/yor. Devletin laik karakterinde bir değişiklik olmadığına göre bu yakınlaşmanın sebebi ne olabilir? Sorusuna birkaç olasılık çerçevesinde yanıt verilebilir diye düşünüyorum:

a)Kurumun başına getirilen kişilerin İslamcılarla aynı kaygıyı taşıyor olması

b)FETO sonrası oluşan konjonktürün zorlaması

c)İslamcıların söylem ve eylem gücünü kaybetmeleri ve böylece devletin önerdiği dindarlık biçimine ikna olmaları

d) Muhafazakar-Milliyetçi kimlik tarafından temsil edilen politik dilin Türk-İslam sentezi adı altında “itikat” gibi pazarlanması ve bu itikada mensup olmayanların kriminalize edilmesi

e) İktidarda olanların geçmişte İslamcı havzalarla temas kurmuş olması

f) “Birlik ve beraberliğe en çok ihitiyaç duyduğumuz bu zamanlarda” çekişmenin anlamsız olacağı…

Belki bu maddelere başkaları da ilave edilebilir. Ancak hepimizin devlet ve iktidar alanının izin verdiği kadar dindar olmaya ikna edildiğimiz gerçeği değişmez. Oysa ki İslamcılık, ulus-devlet realizmine karşı çıktığı ve hayatın bütününe müdahil İslami dilin ikamesi için çaba sarfettiği oranda özgün ve özgür kalabildi. Diyanet,bu ülkede,İslam’ın ana istinatgahları olan vahiy ve nübüvvet bilgisinin iktisadi/içtimai/siyasi/hukuki/akademik v.b hiçbir alanda referans alınmadığını bilmesine rağmen,bu sorunu aşmak üzere,kamusal bilincin arttırılmasına yönelik olarak ne yapıyor? Halihazırda cari olan seküler/kapitalist/neo-liberal düzene karşı kamuoyu farkındalığı oluşturacak ne tür çalışmaları var?Neo-Kolonyalizmin bugünkü temsilcisi olan NATO’nun Türkiye’nin yirmibeş farklı noktasındaki üsleriyle ilgili ne düşünüyor? Kısa bir süre önce binlerce suçluyu dışarı salan infaz düzenlemesinin İslam noktay-ı nazarından ahlak-kritiğini yaptı mı? Bu sorulara,sapkın gruplar tarafından hedef gösterildiği için diyanet reisine sahip çıkan sivil toplum havzalarının da cevap üretmesi lazım gelir. Çünkü aziz ve mübarek İslam, sadece cinsel ahlakı terbiye etmek için gelmedi.

 

30/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (3)

Bir ülkede siyasi iktidarın el değiştirmesi toplumun bir kesiminde sevinç, mutluluk ve heyecana neden olurken; başka bir kesiminde korku, endişe ve panik yaratıyorsa o ülkede şu olasılıklardan biri ya da bir kaçı caridir:

a)Ülke nereye gideceğini bilmiyordur. Yani ciddi bir istikamet, aidiyet ve kimlik sorunu vardır. Her gelen kendi meşrebine göre bir yol tutturmaktadır.

b)Yargı, erkler üstü olma özelliğini kaybetmiştir. Yani adaleti sağlamakla mükellef olanlar, karar verirken, güç/iktidar imtiyazını elinde bulunduranların endişelerini dikkate almak zorunda kalmışlardır.

c)İktidarını kaybedecek olanlar ve onların yarenliğini yapanlar , yeni gelenler tarafından gadre uğrayacaklarını düşünmektedir. Yani ciddi bir güven zafiyeti vardır.

d)İktidarı devralacak olanlar,kendilerinden önce o makamlarda oturanların bir daha iktidar yüzü görmemesi için meşru ya da gayr-ı meşru bütün yolları kullanarak, tahkir ve tezyif kampanyası başlatacaklardır.

e)İktidarı devredecek olanlar, iktidarda kaldıkları süre boyunca edindikleri servet, şan, şöhret gibi varlıklarının hesabını verememekten korkuyorlardır.

f) İktidarlara hakikati söylemekle mükellef olan alim/aydın/entelektüeller, iktidarların hakikatini söylemeye başlamıştır. Yani ilmi ve entelektüel bağımsızlık ciddi yara almıştır.

Diyelim ki sözünü ettiğimiz bu ülke kendisini İslam’a nispet edenlerin yaşadığı bir yer olsun. O zaman durum çok daha vahimdir. Demek ki, alamet-i farikası eminlik olan mü’min/mü’mine şahsiyetin yerini Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur” ya da Makyavelli’nin “hedefe ulaşmak için her yol mubahtır” felsefesi almıştır. İslam yalnızca manevi bir tatmin vasıtası işlevi görmektedir. Kamusal alan İslam dışı bir değer sisteminin rehberliğinde şekillen/diril/miştir. Bu durumda o ülkede yaşayan Müslümanların, hiç vakit kaybetmeden, bütün mesailerini İslam’ın hayata müdahil söylem ve eyleminin inşa edilmesi uğruna harcaması icap eder. Bu uğurda atılacak ilk adım, ilmi/entelektüel bağımsızlığın inşasıdır.

 

29/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (2)

Ne zaman ne yapacağı, hangi durumda nasıl davranacağı belli ve öngörülebilir olan kişi ve toplumlar hem manipülasyona açıktır hem de kolaylıkla sevk ve idare edilebilir.Bu önermenin tersi de doğrudur. Yani ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişi ve toplumlar kolayca sevk ve idare edilemezler. Manipülasyona da açık değillerdir. Manipülasyona açık olmak, zihinsel sömürüye açık olmakla eş değerdedir. İktidarlar karşılarında her zaman “öngörülebilir” davranışlarda bulunan bir toplum isterler.Öngörülemeyen davranışlarda bulunan kişi ve toplumlar genellikle tehlikeli addedilir. Bu nedenle ister siyasi ister iktisadi isterse de manevi iktidarlar olsun ellerindeki tüm imkanları (okul,medya-sosyal medya,seminer/konferans vb.) kullanarak muhataplarını öngörülebilir davranışlarda bulunan bir yığın haline getirirler. Üzülerek söylemek gerekir ki, Müslümanlar da uzunca bir süredir “önceden kestirilebilir” eylemler ürettikleri için bu yığına dahil olmuştur.Bu yüzden şeytanca plan yapanlar kimi zaman bir karikatür,kimi zamansa bildiri veya konferans aracılığıyla hepimizin ayarını bozabiliyor. Oysa ki (teşbihte hata olmasın) Müslümanların “deli gibi” davranması gerekir. Deliyi korkutucu kılan şey, öngörülebilir davranmamasıdır. Sistem, kontrol ve denetim dışı olanlardan her zaman korkmuştur.Eğer Müslümanlar bugün nicelikleriyle orantılı bir caydırıcılığın mümessili olamıyorlarsa,kendilerini denetlenebilir kıvama getirdikleri içindir.Artık her şeyimiz şeffaf…Evlerimiz bile… Halbuki aziz Kur’an, şeytanın tuzaklarının muhlisler üzerinde etkili olmayacağını beyan ediyor. Demek ki muhlis olmak,kurulan tuzakları fark etmeyi tazammun ediyor. Şayet itikadımıza ihlasla bağlı isek endişe etmeye gerek yok. Peygamberimiz (s.a.v) “ size deli(mecnun) denmedikçe imanınız sahih olmaz” buyuruyor. Nitekim kendisi de en yakınları tarafından delilikle(mecnunlukla) suçlanmıştı. Delilikle suçlanan peygamberin ümmeti olan bizler, zekice atraksiyonlar peşindeyiz. Oysa ki zeka çoğu zaman pragmatik davranmaya meyillidir. Delice bir hayatı terk ettiğimiz için, zeki olanlar tarafından kolaylıkla sevk ve idare ediliyoruz.

 

28/04/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (1)

Bir toplumda mal,can,ırz ve akıl emniyeti devletin varlığıyla merbut ve mukayyetse,yani devlet otoritesi ortadan kalktığında bu değerlerin emniyetine halel geliyorsa, o toplumun çok ciddi bir ahlaki zaafla malul olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir toplum için devletin tanrısal bir işleve sahip olduğunu iddia etmek te mümkündür. Bizim devlet geleneği de bu perspektiften beslenir.“Ya devlet başa ya kuzgun leşe” klişesi, şayet bir devlet otoritesi yoksa, orada kuzgunların(anarşi ve kaostan beslenenlerin) iştahını kabartan leşler vardır anlamında devleti tanrı gibi konumlandırır. Bundan dolayıdır ki bizde padişah/sultan/kral “zillullah-ı fil arz(yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir). Oysa ki İslam tanrı-kralların,şehinşahların,kayserlerin ve kisraların egemen olduğu bir dünyaya,muhatabını yalnızca Allah’a kul olmakla mükellef tutan akidesiyle darbe vurarak, devlet/kral/sultan/tiran merkezli düzenleri yerle bir etti. Ancak ilginçtir bu aziz akidenin mensubu olan Müslümanlar çok geçmeden devleti yeniden tanrılaştırdı. Bu tanrı geçmişte imparator, son iki asırda ise ulus-devlet olarak temayüz etti. Şimdilerde bu tanrı,kendisine ortak koşanları veya eleştirenleri merhametinden yoksun bırakırken; kullarının(vatandaşlarının) birbirlerine karşı işledikleri suçları bağışlayarak tarihsel rolünü oynuyor. Kullar ise bu tarihsel rolün heybeti karşısında hayranlıkla karışık bir korkuya müptela…

 

15/04/2020 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Seminere Davet

 

Batı Sonrası Dünya'nın Kodları:Epistemolojik Bağımsızlık Arayışı

Geleceğin Felsefesi üst başlığıyla aylık periyotlarla yaptığımız derslerin bu ayki gündemi “Batı Sonrası Dünya’nın Kodları: Epistemolojik Bağımsızlık Arayışı” idi. Avrupa merkezci bilginin egemenliği altında şekillenen son dört asırlık zaman dilimini gözden geçirerek bugünü anlamaya ve şayet Batı uygarlığının çökmesi halinde nasıl bir dünyaya uyanacağımızla ilgili çözümleme yapmaya çalıştık. Bu bağlamda öne çıkan başlıkları ve bu başlıklara özgü içerikleri ilgilisinin dikkatlerine arz etmek isterim.

Batı kavramı bir yön ifade etmekten ziyade ideolojik içeriği de içkin olan bir olgu olarak çıkar karşımıza. Bu ideolojik içerik zaman içerisinde oluşmuştur elbette. M.Ö Heredot ve İskender tarafından Ege’nin doğusunu ifade etmek amacıyla kullanılan “doğu” kavramı “pers kültürüne” işaret eder esasında.Yunan havzasının kendi dışındaki toplumları barbar/vahşi/ilkel/primitif olarak niteleyen perspektifi zamanla “doğu”yu ideolojik içerikle yüklü bir mekan olarak kodlayacaktır.Aslen doğulu olan Hıristiyanlığın da bu süreçten olumsuz etkilendiği söylenebilir.Ta ki 1492 ‘ye kadar…Bu tarihten sonra Cezayirli tarihçi Jaques Attali’nin ifadesiyle Avrupa,kendisine Kudüs’ü hatırlatan her şeyden kurtulmuş ve Romalı kodlarına sadık kalarak Hıristiyanlığı Avrupa’ya özgü olarak yeniden yorumlamıştır.Kudüs’ün yerine Vatikan icat edilmiş ve Beytlahimli İsa(a.s) ve annesi Meryem(a.s) bir anda Avrupalılaşmıştır. Sonraları Latin emperyalizmine karşı mücadele ederek yerel ulus dillerini/kültürlerini öne çıkaran ve böylece Katolik ümmetçiliğini mağlup eden Avrupa Hıristiyanlığı, burjuva öncülüğünde yeni bir dünyaya adım atacaktır. Yaklaşık dört asırdır küre ölçeğinde etkili olan modern paradigma bu dünyanın ürünüdür.

 
Daha Fazla İçerik...