Edilgenliğin Girdabından Kurtulmak

Dışarıdan belirlen/ebil/iyor olmak bir toplumun başına gelebilecek en büyük musibetlerden biridir. Çünkü ciddi bir bilinç zafiyetine ve farkındalık yoksunluğuna delalet eder. Belirleniyor olmanın nesneleşmek,özne olmayı terk etmek veya özne olma iradesini tabarüz ettirecek ilmi/entelektüel/hikemi donanımdan uzak olmakla çok yakın bir ilişkisi vardır.Edilgenlik maruz kalmayı, maruz kalmak ise belirleniyor olmayı beraberinde getirir. İçinde Türkiye’nin de bulunduğu halkı Müslüman ülkelerin neredeyse tamamı, yaklaşık iki asırdır dışarıdan tanımlanıyor/belirleniyor ve tarif ediliyor. Bu duruma nasıl geldiğimiz hususu ayrıca teşrih masasına yatırılmalı…Ancak bir an önce çözüm bulmamız gereken sorunlarımızdan biri de edilgenliği içselleştirmektir diye düşünüyorum. Çünkü içinde bulunduğumuz ahval,belirleniyor olmaktan rahatsız olmadığımızı gösteriyor.Bu sorunu aşabilmek için hem geleneğe hem de modern döneme ilişkin sahih bir perspektif geliştirmenin doğru olacağı kanaatindeyim. Çünkü edilgenliğimiz büyük ölçüde geleneğin tortularının tevarüs edilmesinden ve modernitenin değişimi kutsayan doğasına meftun oluşumuzdan kaynaklanıyor.Geleneksel imparatorluk kültürümüz özellikle siyasal alanın şekillenmesinde “elitist” bir tutumu benimsediği için,toplumun siyasal bilinç düzeyinde ciddi anlamda bir zafiyetin oluşmasına hizmet etmiştir. Bu durum muhatabını “özne” olmaya çağıran İslam’ın ilke ve prensipleriyle alenen çatışmasına rağmen sürdürülmüştür. Bunun yanında yöneticilerin “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi(zillullahi fil arz)” olarak tavsif edilmesi, onlara mülk üzerinde mutlak tasarruf hakkı tanımış ve özel teşebbüsün gelişmesine set çekmiştir. Ferdiyetin/şahsiyetin billurlaşmasında hayati önemi haiz olan siyasal ve iktisadi alanlarda ortaya çıkan bu savrulma,Osmanlı özelinde,16. Yüzyılda iktisadi imtiyazların Avrupalı ülkelerin eline geçmesine sebep olacak ve bu imtiyaz zamanla kültürel-siyasal alana da sirayet edecektir. Toplumu,yöneten elit kesim(rai) ve yönetilen (reaya) olarak ayırıp,yönetme biçimini de çoban-sürü ilişkisi üzerinden temellendiren bu perspektifin edilgenliği besleyen doğasıyla gerçek anlamda yüzleşmekle mükellef olduğumuzu unutmamak gerekir. Nitekim içinden geçmekte olduğumuz zaman zarfında da,Osmanlı güzellemeleri eşliğinde benzer siyasal söylemin öne çıkarılmaya çalışılması yaşananlardan ders almadığımızın göstergesidir. “Raina(bizi güt)” demeyin “unzurna(bizi gözet)” deyin diyerek muhatabını çoban-sürü(özne-nesne) ilişkisinden kurtarıp özne-özne ilişkisine yönlendiren aziz Kur’an’ın şahsiyet manifestosunu gündemleştirmek hayati derecede önem arz ediyor. Denebilir ki, sadece Türkiye’nin değil,hemen hemen bütün halkı Müslüman ülkelerin temel sorunu, yönetici elitlerin halkın şahsiyetine ve bu şahsiyetin siyasal bilincine olan güvensizliği ve bundan mütevellit toplumu güdülmeye mahkum bir yapı olarak telakki etmeleridir.Böylece kendi elleriyle toplumlarını edilgenliğe mahkum etmekte ve manipülatif ve spekülatif bilgi tarafından kolaylıkla ayartılmalarına zemin hazırlamaktadırlar.”Üst akıl” olarak tanımlanan mihrakların/odakların Müslüman toplumlar üzerinde kolaylıkla operasyon yapabiliyor olmalarının sebebi tam da budur. Şayet ülke/ler olarak fertlerine özne olma bilincini kazandırabilen bir ufuk ve bilinç sahibi olabilseydik,belirleniyor olmayacaktık. Toplumlarımıza yön ve istikamet tayin etmek amacıyla yazılan raporlar ve yapılan çalışmalar bizim entelektüel ve siyasi bilincimizin zaaflarla malul oluşundan ve (bununla birlikte) kolaylıkla sevk ve idare edilebileceğimize dair oluşmuş kanaatten dolayıdır.

Edilgenliği içselleştirme sürecinin anlaşılması için Osmanlı Mısır’ının maruz kaldığı Fransız müdahalesine dikkat kesilmekte fayda var. Oldukça travmatik etkileri olan bu müdahalenin Doğulu (özelde Müslüman) toplumların dönem itibariyle içinde bulunduğu düşünsel/kültürel/entelektüel iklimi anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Başka benzer örnekler de bulunabilir hiç şüphesiz. Ancak Mısır’ın sömürgeleştirilmesi, aynı zamanda, Oryantalist bilginin operasyonel amaçlı olarak belki de ilk defa uygulandığı ve başarıya ulaştığı tarih/zaman kesitine işaret eder.Napolyon’un Mısır’a, sadece askerlerle değil, aynı zamanda bir bilim adamları ordusuyla gelişi,klasik işgal türlerinden farklı olarak, müdahale edilen toplumun zihin kodlarının da değiştirilmesi amacına matuf olarak okunabilir. Antropologlar, tarih felsefecileri, arkeologlar, filologlar gibi “aydınlanma aklının misyon şefliğini” yapan disiplinler aracılığıyla, mağrip havzasının kadim kültürü çok ta uzun olmayan bir sürede Batı aklı için anlaşılır kılınmış ve Mısır entelektüel/ilmi havzası modernleşmenin kaçınılmazlığına ikna edilmişlerdir.Bin yıllık geleneğe sahip olan Ezher’in bile bu sürece teşne bir pozisyona razı olması oldukça düşündürücüdür. Kısacası toplumsal bünye sömürülmeye elverişlidir.

Osmanlı modernleşmesine öncülük etmesi yönüyle de dikkat çekicidir Mısır’ın maruz kaldığı bu müdahale… Gerçi Osmanlı 18.yüzyıldan itibaren edilgenliği kabul etmiş görünmektedir. Ancak Avrupa’ya öğrenci gönderme fikri ilk olarak Mısır havzasından doğacaktır. Tahtavi öncülüğünde başlayan bu öğrenci hareketliliği Osmanlı’yı da etkisi altına alacak ve özellikle 19.yüzyıl yoğun bir öğrenci trafiğinin yaşandığı dönem olarak kayda geçecektir. Bu öğrenci hareketliliğinin Osmanlı bünyesinde oldukça sarsıcı etkileri olduğunu söylemek mümkündür. Gerek meşrutiyetin ilanında gerekse kamusal alanda gerçekleştirilen reformlarda sözünü ettiğimiz bu hareketliliğin etkileri barizdir.Edilgenliğin zirve yaptığı bu dönemler “paradigmatik bir savrulmaya” da işaret eder. Fransız Pozitivist geleneğinin yoğun etkisi altında kalan bir kısım aydın/entelektüel kadrolar zamanla inisiyatifi ele alacak ve Fransız İhtilali’nin benzerini Osmanlı hinterlandında, bugünkü Türkiye havzasında, gerçekleştirmek isteyeceklerdir. Cumhuriyet modernleşmesi olarak karşımıza çıkan bu yeni tablo, hem bilgi felsefesi hem de siyasal ve hukuki formasyonu itibariyle Protestan kültür ikliminin değer sistemine ayrıcalık tanımış ve İslam’ın bir referans sistemi olarak işlev göremeyeceğine dair kanaatin kamusallaşması için yoğun çaba harcamıştır.Böylece 18.yüzyıldan itibaren peyderpey gerçekleşen maruz kalma/edilgenleşme/nesneleşme süreci kemale ermiş ve Müslümanlar için benzerine tarihte rastlanmayan yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum, mutlak hakikat olmaklığı itibariyle kesin, şeksiz ve şüphesiz bilgi kaynağı olarak kabul gören vahiy bilgisinin ve vahyin mücessem örneği olan nübüvvete ait bilginin modern bilgi sisteminde muteber kabul edilmemesidir. Bilimsellik zırhının arkasına sığınan modern bilgi sistemi,lineer tarih anlayışının rehberlik ettiği kültürel antropolojinin, toplumları ilkel-medeni ve büyüsel-mitsel kategorik ayrımına mahkum eden perspektifine yaslanarak,sezgisel olduğu ve şifahi kültür kodlarını taşıdığı için vahiy ve nübüvvet bilgisini “dışarıda” tutmayı başarmıştır. Hazin olan ise, Müslümanların da modern bilgi sisteminin bu kategorik ayrımına rıza göstermesi ve dinlerini sadece bireysel alanda yaşanan bir tür “manevi tatmin vasıtasına” dönüştürmesidir. Bu söylediğimiz husus özellikle Türkiye, Tunus, Azerbaycan, Türkistan gibi medrese geleneğinin de tahrip edildiği yerlerde caridir. Medresenin bir şekilde devam ettiği halkı Müslüman beldelerde “direniş” hala devam etmektedir.

Türkiye, Fransız İhtilali’nin ideolojik referanslarının ilhamıyla attığı radikal adımlar sebebiyle amorf kimliklerin, Frankafon entelektüellerin, Protestanlığın izlerini taşıyan siyaset anlayışının ve hukukunun,büyük ölçüde kapitalizme entegre olmuş iktisadın tebarüz ettiği bir ülke haline geldi.Fransa’nın ve İngiltere’nin ikinci dünya savaşının akabinde klasik sömürge kültürüne post-kolonyal gömlek giydirerek devam etme kararı almasından sonra,Türkiye Anglo-Sakson dünyanın öncülüğünü yapan ABD’nin çekim alanına girerek,içselleştirdiği edilgenliğini sürdürmeye devam etti.Öyle ki iktisadi,içtimai,siyasi,hukuki,akademik tüm alanlar ABD çıkarları doğrultusunda yeniden tanzim edildi. Sovyet tehdidi gerekçesiyle sığınılan NATO limanı,esasında,ABD çıkarlarının Türkiye hinterlandında teminat altına alınmasına hizmet etme amacı taşıyordu. Bu örgütün kolonyalizmin mücessem halini temsil ettiğini söylemek sanırım abartı olmaz. Klasik anlamda sömürgeciliğin itibar kaybettirdiğini gören Batı aklı, Neo-kolonyalist bir perspektifle hareket etmeyi yeğlemiştir. Bu perspektifin ete kemiğe büründüğü yer NATO dur. En kullanışlı klişesi ise demokrasi,insan hakları ve özgürlüktür.

Türkiye yaklaşık yetmiş yıldır NATO üyesidir. Bu örgüt sadece askeri amaçlar doğrultusunda hizmet(!) ediyor gibi görünmesine rağmen, siyasi/iktisadi ve akademik alanlarda da söz sahibi olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Soğuk savaş hikayesiyle oyalandığımız yıllarda bu örgüt, Türkiye’nin hangi şehrinde ne tür üniversite açılacağından, anti-komünist literatürün muhtevasına varıncaya kadar etkilidir. Sovyetlerin yıkılmasından sonra bu örgüt, küre ölçeğinde paradigma dışı varoluş mücadelesi veren İslami hareketleri bertaraf etmeyi, onların yerine sistemle barışık dini hareketleri(FETO vb. gibi) öne çıkarmayı ve Ortadoğu da İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasına fırsat vermemeyi misyon edinmiştir. Bu çerçevede Cezayir ve Bosna direnişine engel olunmuş,Hamas-İslami Cihat gibi direniş hareketleri hedef tahtasına yerleştirilmiştir.Libya,Afganistan,Somali gibi ülkelerde katliamlara imza atan bu örgüt halihazırda Türkiye’nin 25(yazıyla yirmi beş) farklı noktasında üslere sahiptir.27 Mayıstan 15 temmuz’a varıncaya kadar tüm darbe ve muhtıralar bu örgütün sevk, idare ve lojistik desteği sayesinde mümkün olmuştur.Ancak ne hazindir ki, Türkiye bu örgütü gereği gibi tartışamamaktadır.Çünkü ulus-devletin uzman kadroları/stratejistleri/güvenlik danışmanları, yazılı ve görsel medya unsurları aracılığıyla, reel-politik argümanlar eşliğinde, kamuoyunu Türkiye-NATO ilişkisinin zaruri olduğuna ikna etmiş durumdadır. Hatta son günlerde İdlib özelinde Rusya’yla karşı karşıya gelen Türkiye’ye desteğini, içinde başörtülü kadınların da bulunduğu bir video yayınlayarak veren NATO, şimdilerde, kamuoyu desteğini arttırma çabasındadır.Neo-kolonyalist paradigma, Türkiye özelinde, meşruiyetini garanti altına almıştır.Bu meşruiyetin tahkimatında rol oynayan en önemli unsur,hiç şüphesiz ki, Müslümanlar olarak edilgenliğe rıza göstermemizdir.

Mısır’ın sömürgeleştirilme sürecinde Batı aklının takip ettiği yol bugüne kadar değişmemiştir. Yani, halkı Müslüman toplumlar özelinde, iki yüzyıldan fazla zamandan beridir aynı taktik ve stratejiyle yol alınmaktadır. Napolyon,Mısır üzerine yürümezden evvel kimi düşünce kuruluşlarından nasıl bir yol takip etmesi gerektiğine ilişkin öneri istediğinde aldığı cevap kabaca şöyledir:

1- Etnik ve mezhebi farklılıklar üzerinde yoğunlaş ve bu farklılıkların birlikte yaşama iradelerini tahrip et

2- Mistik/batını/sufi yapıları teşvik et ve popüler olmalarını sağla

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan RAND raporunun 2007 versiyonunda, küre ölçeğinde halkı Müslüman olan toplumlarda nasıl bir strateji izlemesi gerektiğine ilişkin ABD’ye sunulan rapor(1) da aynen Napolyon’un Mısır işgaline hazırlanırken aldığı önerilere benzemektedir. Müslümanları küresel sisteme entegre etmek ve modern bilgi sisteminin ve değerler hiyerarşisinin içselleştirilmesini sağlamak amacıyla yeni bir İslam yorumunun gündemleştirilmesi/terviç edilmesi için oldukça titiz bir çalışma yapılmıştır. Sözünü ettiğimiz bu çalışmada, Müslüman toplumlar gelenekçiler,fundamentalistler,modernistler ve laikler olarak kompartmanlara ayrılmış,Batı için en uygun partner olarak laikler ile modernistlere işaret edilmiştir.En tehlikeli olarak zikredilen fundamentalistler ise gelenekçiler ile dengelenmeye çalışılarak bir anlamda yeri geldiğinde geleneksel ekollerin de işlevsel kılınabileceğine dikkat çekilmiştir.Laik ve modernistler doğal partner olarak kabul edildiği için, toplumsal tabanın bu çizgiye uygun olarak yönlendirilmesi gerektiği fikri baskındır. Ancak en ilginç noktalardan biri de sufiliğin desteklenmesi ve sivil toplumun özendirilmesidir. Halkı Müslüman toplumların büyük çoğunluğunda sufi yapılanmalar siyasal alanın dışında bir görünüm vermekte ve maneviyatı güçlendirme odaklı söylemleri nedeniyle küresel sistem açısından zararsız kabul edilmektedirler. Ayrıca keşf/sezgi/ilham eksenli bilgilenmeye verdikleri önem ve merkezde konumlan/dırıl/an kutsal adamların, şer-i şerife muğayir davransa dahi, eleştiriden muaf tutulmaları nedeniyle manipüle edilmeye müsaittirler.Edilgenliği besleyen havzalar olarak sufi yapılar, yakın dönemde Mısır’da gerçekleşen darbede de yakinen görüldüğü üzere, sistemle kolaylıkla işbirliği yapabilmektedir. Sivil Toplum ise, demokratik teamüllerin belirleyici ve tayin edici olduğu ve yalnızca sistemin ürettiği sorunları sistemin özüne dokunmadan çözme iradesi gösterdiği için,yaygınlaştırılması oldukça önemlidir.Nitekim raporun yayınlandığı 2007 den sonra Türkiye’de dernek/vakıf adı altında örgütlenmeler artmış ve İslamcı hareketler bile (her ne kadar aksini iddia etseler de) “cemaat” yerine sivil toplum perspektifine ikna edilmişlerdir.Bu durumun halihazırda içinde bulunduğumuz entelektüel atalet,siyasal bilinç zafiyeti ve modern değerler sistemiyle tam barışıklık halimize taalluk eden boyutuna da dikkat çekmekte fayda var. Üzülerek müşahede ediyoruz ki, Türkiye İslami hareket/ler/i “Kızılay/ın şubeleri gibi” çalışmaya mahkum edilmişlerdir. Ya da buna razı olmuşlardır. Sadece yardım odaklı çalışmalar yaparak varlığını izhar eden bir İslami hareket perspektifine doğru hızlı adımlarla ilerlenmektedir. Sistemin özüne yönelik deruni farkındalık bilincinde ortaya çıkan zafiyet, İslami söylemin özgün ve özgür karakterini de tahrip etmektedir.

RAND adlı düşünce kuruluşunun 2000’de yayınladığı “Türk-Batı ilişkilerinin Geleceği” başlıklı rapor(2) da, geçtiğimiz günlerde yayınlanan rapor gibi, Türkiye’nin edilgenliğini öne çıkaran içeriklerle doludur. Milliyetçiliğin yükselişte olduğuna dair iddia o günkü raporda da aynen mevcuttur. (Zira ulus-devlet zindanında yaşayan tüm toplumlar, devletin zaaf içerisine girdiğini hissettikleri anda, ulus-devletin yönlendirmesiyle, milliyetçi argümanların gölgesine sığınarak direnmeyi seçerler.) İlgili raporda ABD ve Avrupa’nın aktif bir biçimde Türkiye’nin Batı’ya entegrasyonuna destek vermeleri gerektiği ve Türkiye’yi Batı limanına demirlemeye mecbur olduklarına dair değiniler öne çıkmaktadır. Türkiye’nin en önemli avantajını jeopolitik konumu olarak tespit eden ilgili rapor,soğuk savaş sonrası için Türkiye’yi hem Türki Cumhuriyetlere hem de Ortadoğu’ya model olarak görmektedir.Demokratik teamüllere olan bağ/ım/lılığı ve dinamik özel sektörü aracılığıyla (kapitalizme olan yatkınlığı diye de anlayabiliriz) Batı çıkarlarının teminatı olarak görülen Türkiye’nin kaybedilmesi stratejik oldukça riskli görülmektedir. Enerjinin güvenli akışını teminat altına almak için Türkiye gibi kavşak noktasında bulunan bir ülkeye her açıdan ihtiyaç vardır. Nitekim bugün de, hatırı sayılır bir kesim tarafından ,Türkiye için önerilen tek çıkış yolu Batı Bloku olarak öne çıkmaktadır.20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sovyet tehlikesini Anadolu içlerinde durdurmak gibi bir misyonla görevlendirilen Türkiye için, bugün uygun görülen misyon da aşağı yukarı aynıdır.Dış politikasını,yaklaşık iki yüz yıldır, Ortodoks Doğu Hıristiyanlığı ile Katolik-Protestan Batı Hıristiyanlığı arasında cereyan eden teolojik ve jeopolitik gerilimi lehine kullanma üzerine kuran Türkiye’nin,bu edilgenliği aşabilmesi için evvela nereye ait olduğuna, hangi değer sisteminden ilham alması gerektiğine karar vermesi gerekmektedir. Sonrasında ise “maruz kaldığı” epistemik şiddetle mücadele edebilecek bir bilincin inşası yolunda canla başla çabalamak gerekir.

Halihazırda tecrübe ettiğimiz sosyal,siyasal,iktisadi,hukuki,akademik ve hatta dini hayat,epistemik şiddetin belirlediği kavramsal ve kurumsal çerçeveyle mütenasip bir mahiyettedir. Toplumumuz sözünü ettiğimiz bu şiddet türüyle mücadele edebilecek ilmi/entelektüel donamımdan ve önderlikten mahrumdur. Cemaat/tarikat havzalarımız büyük oranda manevi tatmin ya da yardım odaklı çabalar içerisindedirler. İslam’ın siyasal,içtimai,iktisadi,hukuki,akademik alanlara ilişkin söylemini dile getirmekten hicap duyan bir yaklaşım,Müslümanlar tarafından da benimsenmektedir.İslam’ın 21.yüzyılın dünyasına söyleyecek hiçbir şeyinin olmadığı,onun yalnızca içsel huzuru temin eden bir inanç olduğu algısı güçlendirilmeye çalışılmaktadır.Türkiye özelinde muhafazakar demokrasi ekseninde tebarüz eden ve kafi miktarda milliyetçilik barındıran siyasal dil, her geçen gün, İslam’ın ulvi ilke ve prensiplerini ulus devletin çürüyen temellerini tamir etmek amacıyla istismar ediyor. Protestan kültürün “Hıristiyan demokrat” çerçevesini ithal ederek, iki yüz yıllık edilgenliğin kavileşerek devam etmesine olanak sağlayan muhafazakar demokrasi, İslam’ın hakikat telakkisinin rehberlik ettiği sosyal,siyasal,iktisadi,hukuki,bilimsel gerçekliğin mümkün olmadığı algısının kamusallaşmasına hizmet etmektedir. Bu algı, aynı zamanda, kapitalist iktisadi düzenin bugünün dünyasında tek geçerli sistem olduğuna dair bir yaklaşımın belirginleşmesini sağlamıştır. Kendisini sol’un veya sağ’ın farklı kulvarlarında konumlandıran siyasal hareketlerin tümü, Müslüman toplumları modern paradigmanın hakikat telakkisine ve sosyal gerçekliğine ikna etme amacı taşımaktadırlar. Dolayısıyla son RAND raporunda dile getirilen kaygılar/endişeler (ki “milliyetçiliğin yükselişi” en büyük endişe olarak öne çıkmış),kanaatimce, artık ulus-devletlere ihtiyacı kalmayan ve hiçbir “sınırı” hoş görmeyen kapitalizmin tipik manevralarından biri olarak okunabilir.Türkiye Müslümanlarının “paradigma dışı” bir varoluş mücadelesinin imkanları üzerinde kafa yorması gerekiyor.

 

Kamil ERGENÇ

 

Not: Bu yazı’m umran dergisi’nin mart 2020 (307.) sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Umran Dergisi –Şubat 2007-Sayı 150(Ek:RAND raporu/Cherly Benard tarafından kaleme alınan “Sivil Demokratik İslam(Ortaklar,Kaynaklar ve Stratejiler) başlıklı rapor için Umran Dergisi’nin seçtiği başlık “ABD Stratejisi:”Müslümanları Böl,Parçala ve Yut”)

2-Umran Dergisi-Ekim 2002-Sayı 98(Türkiye-Batı İlişkilerinin Geleceği: Stratejik Bir Plana Doğru/IAN O.Lesser-Z.Khalilzad-F.S.Larrabee/Türkçesi:Mehmet Babacan)

3-Umran Dergisi-Şubat 2003-Sayı 102(Ek: RAND raporu: Belirsizlikler Çağında Türk Dış Politikası/Türkçesi:Mehmet Babacan)

4-William L.Cleveland/Modern Ortadoğu Tarihi/Çeviri: Mehmet Harmancı/Agora Yay./İstanbul 2008

5-Pierre-Jean Luizard/İslam Topraklarında Otoriter Rejimler/Çeviri:Egemen Demircioğlu/İstanbul Bigi Ünv.Yay./İstanbul-2013

6-Cangül Örnek/Türkiye’nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı: Antikomünizm ve Amerikan Etkisi /Can Yay./İstanbul-2015


AddThis