okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün104
mod_vvisit_counterDün772
mod_vvisit_counterBu hafta1193
mod_vvisit_counterBu ay1879
mod_vvisit_counterHepsi1576125

Kimler Sitede

Şu anda 37 ziyaretçi çevrimiçi

Epistemik Şiddet

Bu kitaptaki yazıların ortak noktası, 17.yüzyıldan itibaren geleneksel dünyanın bilgi-insan-evren-tabiat-tarih-zaman-mekan ve Tanrı tasavvurunu yerle bir eden “aydınlanma paradigmasının” (ki eksiksiz bir şekilde Yahudi-Hıristiyan referanslardan ilham alır) özelde Müslüman genelde ise Avrupa dışı tüm uluslara uyguladığı “epistemik şiddet”tir. Bu şiddet 19.yüzyılda “beyaz adamın misyonu” klişesine yaslanarak Avrupalı olmayan ulusların medenileştirilmesi için sömürgeci emellerine meşruiyet kazandırırken; 20. Yüzyılda demokrasi, insan hakları, emansipasyon, bilimsel özerklik gibi albenili sözcüklerin gölgesinde palazlandı, semirdi ve kendisini tahkim etti. 21.yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakmaya hazırlandığımız şu zamanlarda ise bilimsel bilginin yaşadığı (görece) iktidar kaybının zorunlu sonucu olarak ulus-devlet yapıları çatırdamaya başladı. Dezavantajlı grup hakları adı altında “mikro milliyetçilikler” ve “cinsel sapkınlıklarıyla maruf marjinal hareketler” meşruiyet hakkı kazandı. Bu durum Türkiye gibi henüz modern paradigmayla bile gerçek anlamda yüzleş(e)memiş, özgün kültürel üretkenlik zaafıyla malül olduğu için ciddi kimlik bunalımı yaşayan bir ülkede ağır sosyolojik krizlerin yaşanmasını mümkün kılıyor. Bu kriz, hiç şüphesiz ki,sadece Türkiye’ye özgü değildir... Şayet bir çıkış yolu bulunacaksa (bu yol) krizi yaratan ve yaşatan “araçsal akıl”dan teberri edip yeniden hikemi-irfani aklı” merkeze alarak mümkün olacaktır. Bilgiyi kar, güç, denetim/kontrol aracı olarak konumlandıran “araçsal akıl” insanlığın geleceğini tehdit ediyor. Küre ölçeğinde yaşananlara nazar ettiğimizde görüyoruz ki, kadim medeniyetlerin neredeyse tamamı sözünü ettiğimiz krizin çözümünü, ne yazık ki, o krizi üreten araçsal akla yaslanarak bulmaya çalışıyor.Ortodoks Doğu Hıristiyanlığının ve Budist-Konfiçyus geleneğinin içinde bulunduğu durum bunun delilidir. İslam Dünyası toplumları ise bu krizin farkında olmakla beraber, maruz kaldıkları oldukça yoğun “epistemik şiddetin” sonucu olarak belirginleşen zihinsel sömürgeleşme halinden henüz kurtulamadıkları için, çıkış yolu hakkında dişe dokunur bir şeyler söylemeleri şimdilik oldukça zor görünüyor.

 

Editör

 

Derkenar (35)

Modern devletin alamet-i farikalarından biri (ve belki de en önemlisi) karşıtını-muhalifini massedebilmesi (emmesi-soğurması) dır…Öyle ki yeri geldiğinde en ateşli muarızlarını dahi kendine hizmet ettirir… Hatta onların muhalefetinin şiddetini kendisi için can suyu yapar… Kimi zaman da bir muhalifini (kendi icadı olan) başka bir muhalifle bertaraf eder… Pekiyi nasıl yapar bunu? “Kamusal alanda” meşruiyeti olan bilgiyi ve kamuoyunu endoktrine edecek enformasyon araçlarını tekelinde tutuyor olması sağlar ona bu imkanı… Fakat asıl avantajı muhalifinin müteyakkız olmaması (yani eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilinci zaafıyla malül olması) dır… Ve bir de ulufeye-makama-mansıba-güce perestiş etmesi…Bilginin öncülüğünde örgütlü-sistematik ve belli bir hedef doğrultusunda mücadele yürütenlerden hoşlanmaz modern devlet aygıtı… Bilir ki böyleleri kolaylıkla manipüle edilemez, kullanılamaz,kontrol altına alınamaz… O, “kullanışlı muhalif “ leri sever…

 

Derkenar (33)

Hapishaneler, kapatılma mekanları olarak her devirde en dikkat çeken yerler olmuşlardır. Suç ve ceza arasındaki (sebep-sonuç) ilişkisinin somutlaştığı bu mekanlar,bir yandan mer’i( yürürlükte) hukukun doğasına dair farkındalık kazandırırken diğer yandan herkesçe meşru kabul edilen bir otoritenin varlığına da işaret eder. Bir insanın suçlu olduğunu iddia ve ispat edip o suça istinaden “ceza” ver(ebil)mek için yazılı ya da sözlü fark etmez “yasa/şeriat” gerekir. Yasanın uygulanması içinse meşruiyeti tartışmalı olmayan bir otorite… Belirleyici olan yasa/şeriattır. Otoritenin kendisi de meşruiyetini oradan alır… Geleneğimiz “şeriatın kestiği parmak acımaz” derken, yasaya duyulan (duyulması gereken) güvene işaret etmiş olsa gerektir…

Ürkütücüdür hapishaneler… Sadece mahkumların kötü, tehlikeli ve zararlı kişiler olduğuna dair anlatı değildir buraları ürkütücü yapan… İnsanı hürriyetinden yoksun bırakan soğuk duvarlar, katı prosedürler ve envai çeşit suçtan hüküm giymiş olanlarla aynı havayı teneffüs etmenin zarureti de dahildir bu ürkütücülüğe… Merhum Aliya hapishanede geçen yıllarını anlatırken adi suçlularla değil de idealleri için mahkum olanlarla aynı koğuşta kalmanın kendisi için büyük bir nimet olduğundan bahseder…

 

Postmodern Zamanlarda Aile

Hayata gözlerimizi açar açmaz kendisiyle temas ettiğimiz gerçekliğin adıdır aile. Öncesi de vardır elbet. Henüz dünya ile tanışmazdan evvel anne karnında geçirdiğimiz uzunca bir varediliş sürecini de aile “bağ”ından bağımsız düşünmemek gerekir. Nitekim bebek henüz dünyaya gelmemişken bile anneye bağlıdır. Bu bağ doğum sırasında kesilir. Ancak manevi olarak hayat boyu devam eder. Bir hukuka/yasaya/şeriata/nomos’a istinaden birlikte olan kadın ve erkeğin oluşturduğu yapının ifadesi olarak aile ontolojik bir boyuta sahiptir. İnsanlık tarihinin başlangıcı bu boyutun tezahürü olarak okunabilir. Adem ve Havva insanlık “ailesinin” babası-annesi olarak tavsif edilirken esasında bütün insanların birbiriyle olan münasebetine dair vurgu da belirginleşir. Renk-ırk-kabile-soy-sop farklılıklarına işaret ederken mübarek Kur’an’ın “tearüf” sözcüğünü kullanması boşuna değildir. Tanıma-tanışma anlamında tearüf/muarefe insan-insan ilişkisinin mahiyetine dair önemli bir içeriğe sahiptir. İnsan sözcüğünün “cana yakınlık” manasında ünsiyetle olan anlam ilişkisi de bu bağlamdan bağımsız değildir. “Hepiniz Adem’densiniz Adem ise topraktandır” sarih beyanı insan türü olarak aynı ontolojik kökene sahip olduğumuzu vurgular. Kadın ve erkek olmak üzere iki cins olarak yaratılan insanın fıtratında içkindir aile kurmak. Bu içkinliğin yasasını/şeriatını ilahi otorite peygamberler/nebiler/rasuller aracılığıyla beyan eder. Yasanın/şeriatın ihlal edildiği yerlerde/zamanlarda aile bütünlüğü zaafa uğrar ve nesillerin manevi-içtimai selameti tehlikeye girer.

 

İslamcılığın Türkiye'ye Mahsus Tecrübesi

19.yüzyılın ikinci yarısında tarihsel bir sorumluluk alarak çökmeye yüz tutmuş Osmanlı’nın yeniden ayağa kaldırılması, dar-ül İslam’ın gavur eline geçmesinin engellenmesi, Müslüman halkların sömürgeci bilginin, tutumun ve dayatmanın sınırlarını aşması, geleneğin ve modernitenin müteşerri bir perspektifle teşrih masasına yatırılması, içtihadi çabanın özendirilmesi, kolonyalist müdahaleye maruz kalan Müslüman halkların bağımsızlıklarının kazanılması, kokuşmuş saltanat ideolojisinin ve istibdadın tasallutundan bizar olmuş toplumun ferdiyet bilincinin inşası amacına matuf olarak ortaya çıkan İslamcılık ideolojisi, yaklaşık 150 yıllık tecrübesinin ardından yine hayati soru ve sorunlarla yüz yüzedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık kazanmasında oynadığı hayati rolle, bu ülkenin İslamsız var olmasının mümkün olmadığını dosta düşmana göstererek tarihe tanıklık eden bir ideolojiden bahsediyoruz nitekim… Fakat buna rağmen Cumhuriyet modernleşmesinin ötekisi olmaktan kurtulamayan, kolu kanadı kırılarak, terörize ve kriminalize edilerek sistemle uyumlu hale getirilmeye çalışılan, kimi zaman konjonktürel gerekçelerle yardıma çağırılan, şimdilerde ise küresel, bölgesel ve yerel dinamiklerin ittirmesiyle, II. Meşrutiyetin faili olan İttihat Terakki bünyesindeki ittifakları hatırlatırcasına, misyon üstlenen bir ideoloji İslamcılık…

 

Derkenar (34)

Yakın tarihimizde olup bitenlere dair farkındalığımız bugünü ve yarını inşa ederken en önemli istinatgahlarımızdan biridir. Geçmişi bilmek bugün olup bitenlerin nedenlerini bilmektir. Tarih, zannedildiğinin aksine, bitmiş bir sürecin adı değil, halen yaşanmakta olanın adıdır. Dün-bugün-yarın sözcüklerinin birbirleriyle olan merbutiyetidir bu tespitimizin dayanağı… ”Yarın” ve “dün” diyebilmek için “bugün”e ihtiyacımız var… Demek ki bugün yapıp ettiklerimiz yarının tarihidir aynı zamanda… Binaenaleyh yaşarken inşa ediyoruz yarının tarihini… Bu nedenle “geçmiş” olarak adlandırdığımız ne varsa aslında bizim (yani insanın) hikayemizdir. Aslolan bu hikayeden insan denen mahlukun zaaf ve imkanlarını öğrenmek ve gereken dersi çıkarmaktır. İbret alınan tarihin tekerrür etmeyeceği erbabının malumudur. Yüce Kur’an’da oldukça hacimli yer tutan kıssaların hikmeti de (kanaatimce) budur… Zamana tevhidi perspektiften bakmamızı salık veren mübarek Kitabımız, dün-bugün-yarın arasında kopmaz bir bağ olduğuna işaret ederek ilerlemeci(doğrusal-lineer) tarih tasavvurunun gayr-ı meşruluğunu beyan etmiş olur…

 

Geçmişten Notlar

Hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır der Andre Gide… Sonrakiler,bu kurtulanlardan ibret alarak inşa ederler yarının tarihini… Bugün yaşananlar dünden, yarın yaşanacaklar ise bugünden bağımsız olmadığı (yani tarihte mutlak anlamda bir kopuştan/kesintiden bahsetmek mümkün olmadığı) için mühimdir tarih bilmek… Hatıra(t)lar bu bilme arzusunun tatmin edilmesi için hayati önemi haiz metinlerdir. Akademik tarih anlatısının soğuk, hiyerarşik, kronolojik ve sistematik doğasına karşı hatıralar akıcı,içten ve ayrıntı zenginliği bakımından ilgili dönemin zihinsel-sosyal gerçekliğine nüfuz etme imkanı barındıran eserleridir… Bir kişinin gözlemleri-tanıklıkları-tahlilleri olması münasebetiyle zaman zaman objektiflikten uzaklaşmaları hatıra(t)ların zaafı olarak zikredilebilir.

Bu girizgahı yakın tarihimizin milliyetçi/mukaddesatçı zaviyeden oldukça ayrıntılı fotoğrafını çeken Zübeyir Yetik’in “Geçmişten Notlar” adlı hatıralarına dikkat çekmek için yaptım… Zübeyir Yetik’i bizim kuşaklar “İslam Savaşçısına Notlar” ve “Her Nemrud’a Bir İbrahim” kitaplarıyla hatırlayacaktır… Bir de rahmetli Aliya’nın nehir yayınlarından çıkan “Doğu-Batı Arasında İslam” adlı eserinin redaksiyonunu yapmış olmasından…Ancak O, seksen yıllık ömrüne kitap yazma haricinde, Türkocağı Şube Başkanlığı, Komünizmle Mücadele Derneği kuruculuğu, Memur-Sen Genel Başkanlığı, Milli Gazete Genel Yayın Müdürlüğü, Hak-İş kuruculuğu, İSKİ’de idarecilik gibi teşkilat tecrübesi gerektiren bir çok vazifeyi de sığdırmıştır.

 

Sivil Toplumun Karakteristiğine Dair

                                          

Sivil toplum, Aristo’dan beri gündemdeki yerini koruyor. Grek kültüründe Yurttaşlıkla eşanlamlı olarak kullanılan bu kavramın, yönetme ve/veya yönetime katılmayla olan doğrudan ilişkisi, sonraları Batı literatüründe de benzer işlevini sürdürecek, bazı dönemlerde ise kimi ufak tadilatlara maruz kalacaktır. Kadim Grek kültüründe/Atina’da, sınırlı sayıda kişi yönetime katılırdı. Yönetmek, akli olgunluk sahibi kişilerin harcı kabul edilirdi. Bu nedenle siyaset, aklın kemale ermesini sağlayan çabanın adı olarak anlam kazanmıştı. Siyasal bilince sahip olmayanlar “rüşd sahibi” kabul edilmezdi. Aristo geleneğinde siyasal bilinç sahibi olmak, insan olmanın da ön koşuluydu. Demek ki bu geleneğe göre yönetme kabiliyetine sahip olmayan biri henüz insan olmuş sayılmazdı. Buradaki yönetme sadece belli bir insan topluluğunu idare etme anlamında değil, evvela insanın kendini yönetmesi,öfke-şehvet gibi duygularını akıl yardımıyla denetim altına alma iradesi göstermesi anlamında değerlendirilmelidir. Binaenaleyh yönetime katılmayanlar Yurttaş, hatta insan sayılmazdı. Kadınlar, çocuklar ve köleler akli olgunluk düzeyine erişmedikleri için yönetime katılamazlardı.