okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün478
mod_vvisit_counterDün478
mod_vvisit_counterBu hafta2424
mod_vvisit_counterBu ay7148
mod_vvisit_counterHepsi1341474

Kimler Sitede

Şu anda 14 ziyaretçi çevrimiçi

Küreselleşen "Epistemik Şiddet" ve Ortadoğu

 

Mer’iyette olduğuyla ilgili neredeyse kimsenin şüphe etmediği olgulardan biridir küreselleşme(Globalisation).Ne zaman başladığı ve nasıl cari olduğuna ilişkin farklı kanaatler olsa da, bir realite olarak varlığı kuşku götürmeyen bir gerçeklik. Bilinen insanlık tarihinin bütün safhalarında kendisini bir şekilde hissettirmiş kaçınılmazlık adeta. Yani yeni bir şey değil… Kimi zaman daha iyi bir hayat sürme arzusu,kimi zaman sahip olma güdüsü,kimi zamansa inancı yayma tutkusu ile insanlık ailesi tek bir mekana saplanıp kalmaktan kurtulmuş. Başka kültürlerle, toplumlarla, mekanlarla tanışmış. Kimi zaman ürettiklerini satmak için, kimi zamansa bilgisini,görgüsünü arttırmak için çıkmış yola ve bu yolculuk bazen tarihin seyrini değiştirmiş. Örneğin Hicaz yarımadasında küçücük bir belde de doğan İslam’ın bugün Fas’tan Endonezya’ya, Kurtuba’dan Buhara’ya, Kırım’dan Güney Afrika’ya kadar yayılmış iki milyara yakın mensubu var. Aynı şey Hıristiyanlık için de geçerli… Beytlahimli İsa(a.s)’nın Brezilya’da bağlıları var…Konfiçyus hayattayken vazettiği öğretinin bir gün Asya’nın yarısında egemen olacağını muhtemelen bilmiyordu. Ya da Haçlılar Kudüs’ü ele geçirmek için yola çıktıklarında, bu yolculuklarının tarihin seyrini değiştireceğini tahmin bile edemezlerdi. Kristof Kolomb yanına aldığı bir kaç gemiyle çıktığı seferin Kıta Avrupa’sının geleceğini şekillendireceğini bilemezdi. Ya da İbn-i Rüşd savunduğu fikirlerin bir gün Hıristiyan ilahiyatında devrim yapacağını ve Aydınlanmaya ilham vereceğini öngöremezdi.

 

Doğulu(lar) İsyan Edemez(mi)?

 

Başlıktaki Doğulu’nun yerine gönül rahatlığıyla Müslüman’ı koyabiliriz. O zaman sorumuz şöyle olacaktır: Müslüman/lar isyan edemez mi? O nasıl söz? Elbette edebilir dediğinizi duyar gibiyim. Fakat öyle değil. 20.yüzyıl boyunca Doğu’da meydana gelen halk hareketlerinin/isyanlarının hikayesi yazılırken tercih edilen dil, genelde bu toplumların isyanlarını itibarsızlaştırma amacına hizmet eder. Bu dil aynı şekilde, hatta üzerine biraz daha Batılı kibir boca edilmiş şekilde, halen etkisini sürdürüyor. Doğulunun(Müslüman’ın) isyan edemeyeceğine dair kanaat öylesine güçlü ki, isyan eden halkların kitlesel kıyıma maruz kalmaları bile dikkatleri celbetmiyor.Anlıyoruz ki,oldukça ideolojik bir sürecin içindeyiz.Şayet isyancılar Aydınlanma referanslarına ram olsalar ve kurmayı tasarladıkları düzeni Avrupamerkezci üst anlatının imkanlarına yaslanarak-ki böyle yapmaları kendi değer sistemlerinden teberri etmeleri anlamına gelecektir-gerçekleştirseler belki o zaman isyanları muteber kabul edilebilir.Ama yine garanti değil.Çünkü Doğu’da yaşıyor olmak daha baştan “imtiyazsız” ya da “reşit olmamış” olmayı kabullenmek demek.Nitekim adına “Arap Baharı” denilen isyan hareketlerinin özellikle Avrupa ve ABD medyasında(ki bu medya küresel enformasyon ağlarının önemli bir kısmını temsil eder) hak ettiği ilgiyi görememiş olmasının en önemli sebeplerinden biri de budur. Henüz olgunlaşmamış olanların devrim yaptıkları nerede görülmüş? Onların evvela ilkel/primitif düzeyden çıkma çabası içinde olmaları gerekir(!)

 

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı:Endülüs

"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,

Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara

Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar

Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar

Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür

Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür

Der ki:

"Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla

Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"

Mehmet Akif Ersoy/Safahat

Endülüs, Müslümanların tarihinde sadece büyük bir gururun değil aynı zamanda tarifi imkansız bir hüznün de kaynağıdır.Gururun kaynağıdır.Çünkü Peygamber(s.a.v)’in vefatının üzerinden henüz yüzyıl bile geçmemişken, Müslümanlar Hicaz topraklarından İber Yarımadası’na kadar olan yerlerde egemen unsurdurlar.Bu egemenlik sadece kılıç zoruyla sağlanmış değildir.Aziz İslam itikadının ulviliğine olan inancın,teslimiyetin ve adaletin sonucudur.Endülüs, bu hızlı yayılma sürecinin en görkemli durağıdır.Öyle ki, Müslümanlar bu durakta yaklaşık sekiz yüz yıl kalacaklardır.Bu süre içinde Endülüs, bilinen Dünya’nın ilim,irfan,sanat ve estetik merkezlerinden biri olacak ve Avrupa Kıtası’nda Rönesansa(yeniden diriliş) ve Aydınlanmaya ilham verecektir.Hüznün kaynağıdır.Çünkü Hıristiyan takvimine göre 11.yüzyıldan itibaren reconquista(yeniden fetih) amacıyla başlayan çatışmalar, nihayet 1492’de Gırnata Emirliği’nin teslim oluşuyla sona erer.Bu tarihten sonra İber Yarımadası’ndaki bütün Müslümanlar ve Yahudiler “sınır dışı” edilir.Binlercesi katledilir.Tarifsiz işkencelere maruz kalır.Ayrılmak istemeyenler ise din değiştirmeye zorlanır ve engizisyon mahkemelerinde akla ziyan cezalara muhatap olur.

 

Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik

 

Müslümanların modern paradigmayla karşılaşmaları, benzerine daha önce rastlanmamış sancılı bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu.Modern öncesi dönemde çok daha ağır travmalarla karşılaşmış olmalarına rağmen yaslandıkları değerler sistemine(tevhid) ve tutundukları sağlam kulpa(urvetül vuska) olan kavi imanları sayesinde bir çıkış yolu bulan Müslümanlar,özelikle 17.yüzyıldan itibaren yüzleşmek zorunda kaldığı modern paradigma karşısında mağlubiyet psikolojisine girdiler.Oysaki Müslümanlar ilk defa başka bir değer sistemiyle karşılaşıyor değillerdi.Henüz daha miladi 8.ve 9.asırda Abbasiler döneminde Beyt-ül Hikme aracılığıyla Grek/Yunan/İskenderiye,İran,Cundişapur,Babil geleneğinden tercümeler yapılmış ve aynı anda birkaç farklı kültürün düşünce dünyasıyla yüzleşmek gerekmişti.Bu tercüme sürecinde seçici davranılmış,mitoloji ve edebiyat gibi eserler yerine bilim,felsefe,tıp ağırlıklı eserler tercüme edilmişti.Başta İtizal ekolü olmak üzere Eşari ve Maturidi uleması bu yüzleşme sürecinde oldukça önemli işlev görmüş,bahsi geçen düşünce havzalarından İslami bünyeye uygun olanlar alınmış olmayanlar ise dışarıda tutulmuştu.Bu süreç aynı zamanda İslami ilimlerin usul disiplinlerinin inşa edildiği bir dönemi imler.

 

Ulus Devletin Geleceği:Salata mı Olacağız? Aşure mi?

            

İslam Düşüncesi dersleri kapsamında, bu yıl aylık periyotlarla geleceğin felsefesine ilişkin çözümlemeler yapma arzusundayız. Bu çerçevede ilk dersimizin konusu hepimizi yakından ilgilendiren “Ulus-Devlet Paradigması ve Geleceği” hakkındaydı. İstisnasız hepimizin zihin dünyasını iğdiş eden ve şayet eleştirel bir dikkat ve deruni bir farkındalık bilinci geliştirmezsek iğdiş etmeye devam edecek olan bir bela/musibet olarak ulus devleti teşrih masasına yatırmanın önemli olduğunu düşünüyorum.Bu bağlamda dersimizde öne çıkan bazı başlıkları konuya ilgi duyanların nazar-dikkat/ler/ine arz etmek isterim.

 

İslam Hukukuna Giriş/Wael B.Hallaq

İslam Hukukuna Giriş, Wael b. Hallaq tarafından kaleme alınan ve Türkçeye Necmettin Kızılkaya tarafından tercüme edilen klasik tarzdan farklı bir biçimde kaleme alınmış önemli bir eserdir. Resul-i Ekrem efendimizin vefatından günümüze kadar olan süreçte bireysel ve toplumsal yaşamın tayini için ana kaynak olarak Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (s.a.v)’den nakledilen hadis metinleri İslam alemindeki ilmi çalışmaların çekirdeğini oluşturmaktaydı. Bu çekirdek çerçevesinde yapılan çalışmalar yüz yıllar içerisinde müstakil ilim dallarını ortaya çıkardı. İslam Hukuku da bu ilim dallarından birisidir ve bu ilim dalı sadece Müslüman toplumların ilgi ve alaka konusu olmakla kalmamış başka medeniyet havzalarının da dikkatini çekmiştir. Bu bağlamda, modern dönemle birlikte İslam Hukuku alanında sadece İslam alimleri ve düşünürleri değil,Oryantalistler de çok yoğun çalışmalar yapmıştır ve bu çalışmalara devam edilmektedir. Lübnan asıllı olan akademisyen Wael b. Hallaq ise mezkur eserini yukarıda da belirtildiği üzere ne klasik islam ilim geleneği çerçevesinde ne de oryantalist literatür çerçevesinde kaleme almıştır.

 

Akif'i Unut(tur)arak İslamcılıktan Öc Almak

 

Yakın tarihimizin en dikkat çeken simasıdır Mehmet Akif Ersoy.Gerek mücadelesi gerekse yaşantısıyla hak eder bu dikkati.En ateşli muarızları dahi hakkını teslim etmekten imtina etmez.İtikadına olan sadakati,hayatının bütün evrelerinde barizdir.İslamcıdır Akif…Hem de tepeden tırnağa kadar…Unutulmaya terk edilmesinin esas sebebi de budur aslında.İslamcılığın 20.yüzyıla tevarüs eden birikiminin sadık bir mümessili olarak, Jön-Türk/İttihat terakki çizgisinin Batıcı perspektifine karşı tavır almıştır.Çile dolu hayatının en muhataralı dönemi başlar böylece.Sükut içinde ölene kadar sürer bu dönem…İstiklal Harbi’nin manifestosu olan marşı yazmış olması bile Akif’i kurtarmaz .O artık sadece senede bir kere,o da kerhen,hatırlanması gereken biridir.Sanki karanlık bir el Akif anılmasın,anlaşılmasın diye uğraşmaktadır.Senede bir kere icra edilen törensel/folklorik nümayişlerle, güya,Akif’e vefa borcu ödenmiş olmaktadır.Oysa ki tam da bu törensel/folklorik nümayişlerdir Akif’i anlaşılmaz kılan.Bir şey ki törenselleşmiştir artık o şey,içeriğini kaybetmiş demektir.Hem Akif hem de İstiklal Marşı için durum tam olarak budur.

 

Korku

 

Çocukken annelerimiz yaramazlık yapmamızı engellemek amacıyla “hortlak”,”öcü”,”canavar” gibi kötücül varlıkların himmetine sığınırdı. Böyle yaparak sadece yaramazlık yapmamızı engellemiş olmaz aynı zamanda hem “sükuneti” sağlamış olur hem de kendilerinden başka bir “sığınağımız” olmadığını, şayet emniyet ve güven arıyorsak, yaramazlıktan uzak durmamız gerektiğini de zımnen ifade etmiş olurlardı…

Sonraları okula başladık. Bu sefer sıra öğretmenlerimizdeydi. Onlar da “sükuneti” sağlamak için korku silahına sarıldılar.Korkutmak için en elverişli argüman hiç şüphesiz “not”tu.Bu sayede onlar da yaramazlık yapmamızı engellemiş oluyorlardı.Esasında buradaki yaramazlık sadece dersin huzurunu bozmak değildi.Öğretmeni zorda bırakacak sorular sormak veya eleştirel tavır takınmak ta kolayca yaramazlık olarak değerlendirilebiliyordu.Hasılı,öğretmenin canını sıkmayan öğrenci olmak en iyisiydi(!)Eğitim-öğretim hayatımızın sıhhati açısından böyle olmamız isteniyordu…