okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün194
mod_vvisit_counterDün473
mod_vvisit_counterBu hafta1100
mod_vvisit_counterBu ay8553
mod_vvisit_counterHepsi1824024

Kimler Sitede

Şu anda 22 ziyaretçi çevrimiçi

Hümanizmanın Striptizi

Fransız egzistansiyalist (varoluşçu) düşünür J.P.Sartre, Cezayir Bağımsızlık direnişinin mühim simalarından Martinikli psikolog Frantz Fanon’un “yeryüzünün lanetlileri” adlı eserine yazdığı önsözde, Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını ifade sadedinde şöyle der: “ Öncelikle şu beklenmedik manzarayla bir yüzleşelim: Hümanizmamızın striptizi. İşte çırılçıplak, güzel değil: Yalancı bir ideolojiden başka bir şey değil, yağmanın incelikli aklanması; yapmacık tavırları ve sevgisi, saldırgan eylemlerimize kefil oluyor. Şiddet karşıtlarının görüntüsü hoştur: ne kurban ne işkenceci! Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz.” (1)

Yazımın başlığını Sartre’dan ödünç aldım. Bu yazının yazıldığı tarihte 3. Haftasına giren Gazze’ye yönelik İsrail barbarlığı/vahşiliği, Judeo-Hıristiyan referanslı modern/post-modern paradigmanın ( ve onun insan tasavvurunun ideolojik formu olan hümanizmin) doğasını deşifre ediyor. Evet tam da budur modern paradigma/aydınlanma ideolojisi... Ne fazla ne eksik… Kimi zaman WASP (White Anglo Sakson Protestan) esinli Amerikan kurulu düzeniyle kimi zaman Avrupamerkezci hegemonyasıyla kimi zamansa Siyonizm formunda çıkar karşımıza… Hepsinde ortak nokta kendi dışındakileri “insan altı yaratıklar” olarak görmektir. İsrail’ li bir yetkilinin “insansı hayvanlarla savaşıyoruz” cümlesinde belirginleşen bu kibir sömürgeci geleneğin mirasıdır.

 

Aliya'yı Anla(t)mak

20.yüzyılın Müslüman tefekkür havzasında köşe taşı diyebileceğimiz isimlerden biridir Aliya İzzetbegoviç. Onun zamana Müslümanca tanıklığı, 21.yüzyılı müdrik Müslümanlar için yol göstericidir. Hem modern paradigmanın epistemolojik ve ontolojik mahiyetine hem de İslam’ın tevhidi perspektifine olan vukufiyeti sayesinde özgün bir duruşun, haysiyetli bir temsilin, vakur bir liderliğin mümessili olmayı başarmıştır. Bir yandan bağımsızlık için direniş örgütlerken diğer yandan toplumunun İslami referanslar temelinde biçimlenmesi için gösterdiği gayret takdire şayandır. Avrupalı “beyaz adamın” barbarlığının/vahşiliğinin deşifre edilmesinde oynadığı rol kritiktir. İnsan Hakları, hümanizm klişelerinin Müslüman (daha genelde doğulu) toplumları kapsamadığını bizzat tecrübe ederek öğre(n/t)miştir. 1492’de ve sonrasında Endülüs’ten geriye kalanlara reva görülen zalimlik, yaklaşık beş yüz yıl sonra Bosna’da hortladığında, aydınlanmış Avrupa’nın kapkaranlık yüzüyle karşılaşacağını beklemiyordu buradaki Müslümanlar. Fakat tarih tekerrür etti ve Kıta Avrupa’sı Müslümanların sistematik kıyımına müzaheret etmekte hiçbir sakınca görmedi. Öteden beri farklı inanç gruplarıyla barış için bir arada yaşama kültürüne yabancı olan Batı Hıristiyanlığı, biz kez daha, kodlarındaki “farklı olana nefret” duygusunun esiri oldu. Bu nefretin, bugün de ,yoğunluğundan hiçbir şey kaybetmeden farklı şekillerde tezahürleri olduğunu görmemek için herhalde kör olmak gerek…

 

Kutsala Savaş Açmak

İnsanlık ailesi,yaklaşık üç asırdır, Judeo-Hıristiyan kodlarla mücehhez modern paradigmanın hegemonyasına tanıklık ediyor. Seküler-ırkçı-pozitivist-hümanist özellikleriyle temayüz eden modern paradigma, burjuva protestan kültür kodlarını ve bu kodlardan müteşekkil kavramsal çerçevesini yumuşak ve sert sömürgecilik aracılığıyla evrensel kılmaya çalıştı/çalışıyor. Yumuşak sömürgeciliği kültürel enstrümanlar (özellikle lisan) üzerinden kalıcılaştırırken-ki bunu da ilgili toplumun kültürel anadilinin içini boşaltarak piyasa değerini düşürüp, akabinde anglo-sakson geleneğin lisanı olan İngilizceyi cazip hale getirerek yapar- savaşlar yoluyla da sert sömürgeciliği cari kıldı. 19.yüzyılda “beyaz adamın yükü” , “uygarlaştırma misyonu” klişelerine yaslanarak Batılı olmayan uluslara müdahale etme hakkını meşrulaştırdı. 20.yüzyılda demokrasinin yaygınlaş/tırıl/ması ve insan haklarının teminat altına alınması argümanlarına yaslanarak müdahaleciliğini sürdürdü. Oysaki “insan hakları” kavramı mustazafları (madunları-mağdurları-mazlumları) kapsamıyordu. Beyaz adamın-kadının hakkını korumak üzere üretilmişti. Bir de silah şirketlerinin ve bankaların hakkını… 21.yüzyılda ise özgürlük şemsiyesi altında cinsel sapkınlıkları, marjinal ve dezavantajlı grupları himaye adı altında yeni bir boyut kazandı sömürgecilik. Post-kolonyal döneme özgü bu yaklaşım, kendisini bağımsız zanneden ulusların entelektüelleri/aydınları tarafından da sahiplenildi. Sömürgecinin dilini iyi biliyordu bu aydınlar…

 

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı: Endülüs

"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,

Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara

Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar

Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar

Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür

Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür

Der ki:

"Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla

Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"

Mehmet Akif Ersoy/Safahat

Endülüs, Müslümanların tarihinde sadece büyük bir gururun değil aynı zamanda tarifi imkansız bir hüznün de kaynağıdır. Gururun kaynağıdır. Çünkü Peygamber(s.a.v)’in vefatının üzerinden henüz yüzyıl bile geçmemişken, Hicaz topraklarından İber Yarımadası’na kadar olan yerlerde İslam/Müslümanlar öznedir. Adalet temelli müstesna ferdiyet(şahsiyet) manifestosunun sonucudur bu özne olma hali... Endülüs, bu halin en görkemli duraklarından biridir. Öyle ki, Müslümanlar bu durakta yaklaşık sekiz yüz yıl kalacaklardır. Bu süre zarfında Endülüs ilim, irfan, sanat, edebiyat, estetik üssü olacak, Avrupa Kıtası’nda Rönesansa (yeniden diriliş) ve Aydınlanmaya ilham verecektir.

 

"AKSA TUFANI"NA SELAM OLSUN

Irkçı-sömürgeci-siyonist İsrail’e ağır bir bedel ödeten, onun kibirli,küstah ve kirli yüzünü yere sürten izzetli direnişçileri alınlarından ve gözlerinden öpüyor, tüm benliğim ve bilincimle her birini ayrı ayrı saygı ve hürmetle selamlıyorum…

Gazze direnişi, Allah(c.c)’a layıkıyla teslim olanların bütün engelleri aşacağının somut örneğidir… Ümmetin ve insanlığın onurunu korurcasına direnen bu aziz beldenin vakur evlatlarına selam olsun…

Irkçı-sömürgeci siyonizmin/emperyalizmin sergilediği barbarlık-vahşilik şaşırtıcı değil… Onlar karakterlerinin gereğini yapıyorlar…

Fakat kendisini İslam’a nispet ettiği halde direnişi küçültmeye, tahkir ve tezyif etmeye, komplocu yaklaşımlarla kirletmeye, kriminal ve terörist bağlama hapsederek yargılamaya çalışan Müslümanların tutumu şaşırtıcı (hatta utanç verici)… Bu tutum Judeo-Hıristiyan referanslı modern paradigmanın kavramsal ve kurumsal tahakkümüne razı olmanın, onun epistemolojik emperyalizmini içselleştirmenin, sömürgeci-ırkçı-pozitivist perspektifini kanıksamanın,hasılı kelam, zihinsel sömürgeleşmenin sonucudur… 

Gazze’nin asil ve onurlu direnişi, Avrupa'nın yerelliğini insanlık ailesinin tek makul seçeneği olarak küreselleştirmek isteyenleri şok etti ve insanca yaşamak isteyenler için yegane istinatgahın aziz İslam olduğunu (bir kez daha) izhar etti...Gazze sadece Müslümanlara değil, insanlık ailesine de, anti-emperyalist/anti-siyonist bir bilinç aşılayarak, onurlu/izzetli bir hayatın imkanını öğretti/ öğretiyor…

Gazze direnişi vesilesiyle modern Firavunların/Calutların nasıl mağlup edileceğini, onların güçlerinin aşılamaz olmadığını, hakkıyla iman edenlerin örgütlü birlikteliği sayesinde tüm mütehakkim zümrelerin/sistemlerin yerle bir edilebileceğini yakinen müşahede ediyor insanlık…

Şimdi asıl konuşulması gereken şey Judeo-Hıristiyan referanslı modern paradigmanın kavramsal ve kurumsal hegemonyasından kurtuluş yollarıdır…Sistem içinde kalarak (sistemin uygun gördüğü muhalefet unsurlarını kullanarak) çözüm aramak değil…

İlahi vahiy bilgisi, nübüvvet pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimi referans alarak örgütlü birliktelik inşa etmek suretiyle tarihe tanıklık etmenin tam zamanıdır...Kokuşmuş ulus-devlet retoriği,pörsümüş uluslar arası ilişkiler literatürü insanlık ailesinin hayrına değil... Bu retorik ve literatür sadece zalimlerin hukukunu koruyor...

Nehrin suyundan fazla içenlerin (dünya lezzetlerine meftun olanların, sömürgecilerin çanağını yalamaktan haz alanların,karnı tok köle olmayı meşakkatli özgürlüğe tercih edenlerin) dizlerinin bağı çözüldü… Onlar Calut’un (ırkçı-sömürgeci siyonizmin/emperyalizmin) mağlup edilemeyeceğine inanıyor… Aşağılanarak yaşamayı izzetli ölüme yeğledikleri için haysiyetli bir yarınları olmayacak... Oysaki hayatı anlamlı kılan şey direniştir...

 

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Malik B. Nebi'nin "Çağa Tanıklığı" ve Sömürülmeye Elverişli Kültürün Karakteristiği

Burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen modern paradigmanın hegemonyasında şekillenen son dört asırlık tarih, bilinen insanlık tarihinin doğal tekamülünün bir sonucu değil, bilakis büyük bir sapmanın/inhirafın tarihidir. Felsefenin/hikmetin klavuzluğunu reddeden bu sapma, araçsal-seküler aklı öne çıkararak insanın ve doğanın mahvına giden yolun köşe taşlarını döşedi. Araçsal-seküler akıl sayılabilir ve ölçülebilir olana odaklandı, kesinlik iddialı çözümlemeler yaptı, evreni ve insanı matematiğin-fiziğin diliyle okudu… Madde ile mananın, ruh ile bedenin, dünya ile ahiretin, fizikle metafiziğin arasını ayırdı ve bunları birbirinden bağımsız unsurlar olarak kodladı. Bilgiyi güçle eşitleyerek, tahakküm-sömürü aracı olarak kullandı. Avrupa merkezci gelişen bu yeni (modern) süreç , sadece ortaya çıktığı coğrafyayla sınırlı kalmadı. Dünyanın geri kalanını da kendisine benzetmek için oldukça sistematik ve barbarca bir sömürgeleştirme stratejisiyle hareket etti. Kendi büyük sapmasını başka uluslara da dayattı. Çünkü başka türlü hayatta kalması mümkün değildi. Çirkinlik-kötülük ne kadar yaygınlaşırsa o kadar normalleşirdi. Avrupalı beyaz adam da kendi sapkınlığını görünmez kılmak için,sapkınlığı küreselleştirmeyi tercih etti. Bunu büyük oranda başardı da…

 

Salih Diriklik

Temmuz Dergisi dikkat çekmiş olmasaydı “sinemanın Müslüman duruşlu sakin gücü” senarist/yönetmen Salih Diriklik’i tanı/ya/mayacaktım. Kültür hayatının “yumuşak gücü” olarak tarif edilen sinema aracılığıyla Müslümanların görsel sanatlar ufkunu açan Salih Diriklik, 1951 İstanbul doğumlu… İstanbul İmam Hatip Okulu mezunu… 1969‘da tıp fakültesini kazandığında dahi, çocukluğundan beri ilgi duyduğu sinemayla ilişkisini kesmemiş. İmam Hatip’te okurken, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı romanından uyarlanan ve Yücel Çakmaklı’nın çektiği “birleşen yollar” filmi hakkında yazdığı yazıyı okulunun çıkardığı “Tohum” dergisinde yayınlatır. Bu yazı Çakmaklı’nın dikkatini çeker ve Salih Bey için sinemanın mutfağına giden yol açılır. Artık ikinci reji asistanı olarak çekimlere katılmaktadır.(Önemli Not: Birleşen Yollar filmi, Türkan Şoray’ın ilk defa “gerçek anlamda” tesettürlü ve Türk sinemasında “gerçek anlamda“ kurallara uyularak kılınan namazın olduğu filmdir. Filmde ana karakter Feyza’nın elinde Bekir Topaloğlu’nun “İslam’da Kadın” ve Muhammet Hamidullah’ın “İslam’a Giriş“ ve “İslam Peygamberi” kitaplarının “görünür” olması da dönemin Türkiye’sinde İslamcı akımın “esin ve besin kaynaklarına” işaret etmesi bakımından manidardır. Bkz. Hamza Türkmen’in Yazısı/ Temmuz Dergisi/ Haziran-2021/Sayı:55)

 

Kamil Ergenç,Milli Düşünce Gazetesi'nin "Türkiye'de Eğitim Sisteminin Bir Felsefesi Var Mı?" başlıklı söyleşisine konuk oldu

1-Öğrencilerimizi ve okullarımızı tutucu, yobaz, dar, değişime kapalı, sorgulama ve eleştiriden uzak bir eğitim ideolojisinden kurtarabilir miyiz?

Kurtarabilmemiz için evvela Türkiye’de eğitim-öğretimin temel meselesinin ne olduğunu, akabinde ise nasıl bir modelle yol yürüyeceğimizi tespit etmek gerekiyor. Ki bu ikisi birbirinden bağımsız değildir. Yani sorunu tespit etmek ile çözüm önerisi sunmak arasında sıkı bir bağ vardır. Cumhuriyet tarihimiz boyunca, sonuncusu 1-3 Aralık 2021’de olmak üzere, yapılan 20(yazıyla yirmi) Milli Eğitim Şurası’nın hiç birinde eğitim-öğretimin temel/yapısal sorunları, ne yazık ki, gündeme alınmamıştır. Ya teknik-bürokratik sorunlar ve çözüm yolları ya ulusal bilincin tahkim edilmesine yönelik atılması gereken adımlar ya da konjonktürün zorlamasıyla spesifik kozmetik değişiklikler üzerinde durulmuştur. Benzer durum, sonuncusu 2017 tarihinde yapılan, 3 (yazıyla üç) Kültür Şurası için de geçerlidir. Meseleye esastan giriş yapacaksak şayet, Türkiye’de eğitim-öğretim alanında yaşanan sorunların kaynağında “epistemolojik bağımlılık” vardır. Yani ülkemizde anaokulundan üniversiteye kadar her düzeyde cari olan, işlenen, yayılan, düzenlenen, yorumlanan bilgi, burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen aydınlanma ideolojisinin belirlediği çerçeveye sadık bir bilgidir. Bu bilginin karakteristik özelliği ise seküler-ırkçı-pozitivist ve hümanist olmasıdır. Binaenaleyh ilahi vahyi ve nebevi geleneği (nübüvveti) inkar etmesi, bilgi olarak kabul etmemesi, hasılı kelam referans almamasıdır. Dolayısıyla bu bilginin nüfuz ettiği (iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki-akademik v.b) her alanda kaçınılmaz olarak, burjuva Protestan kültür kodlarının rengi egemendir. Toplumumuz-akademimiz-siyasetimiz ne yazık ki bu büyük buhranın farkında değildir. Olmadığı içindir ki, her dönemde, kozmetik değişikliklerle yetiniyor, günü kurtarmaya dönük faaliyetlerle teselli oluyorlar. Sözünü ettiğim epistemolojik bağımlılıktan kurtulmadıkça, yani kendi “Marifet Nazariyemizi” inşa ve ikame etmedikçe, eğitim-öğretim sistemimiz “beyaz adamın” muradına uygun bir sosyal gerçekliğe lojistik destek sağlamaktan kurtulamayacaktır.