okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün519
mod_vvisit_counterDün478
mod_vvisit_counterBu hafta2465
mod_vvisit_counterBu ay7189
mod_vvisit_counterHepsi1341515

Şirketokrasi Çağında Yeni Bir Siyasal Dil İnşasının Zaruretine Dair

21.yüzyılın ilk çeyreğini neredeyse geride bırakırken, kapitalist/neo-liberal dünya düzeni yeni bir ambalajla insanlığın karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Hatta (hazırlanmak ne demek) çıktı bile diyebiliriz. Liberal demokrasiyi tarihin son noktası olarak tanımlayanlar,aslında, şirketlerin egemenliğinde şekillenen 21.yüzyıl için ipucu vermişlerdi. Onlar liberal demokrasinin zaferini ilan ederken bir yandan Batı dışı toplumların dünyaya söyleyebilecek sözleri olmadığını (zımnen) dile getiriyor; diğer yandan ise kapitalist/neo-liberal değerler sisteminin ulviliğine dair farkındalık oluşturmak istiyorlardı. Bu konuda başarılı oldukları söylenebilir…20.yüzyılı, özellikle de ikinci dünya savaşı sonrasında, demokrasi ve insan hakları klişeleriyle oyalanarak geçiren toplumlar, 21.yüzyılın şirketlerin egemenliğinde şekillendiğini ve “şirketokrasi” nin tarih sahnesine (güçlü bir şekilde) çıktığını görmenin hayal kırıklığını yaşıyorlar mıdır acaba? Pek sayılmaz… Küreselleşme realitesi tarafından esir alınan, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu uluslar, hızla yeni dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyor… Özellikle de, istikballerini bu düzenin sorunsuz işleyişinde görenlerin keyfine diyecek yok… Onlar karlarını maksimize etmek için mustazafların nasıl daha profesyonelce sömürüleceğini dair uzman(bilimsel de diyebiliriz) yardımı almakla meşguller… İdeolojik rehberleri olan Amerikan müesses nizamının(WASP),başkan değişimi münasebetiyle dünyaya verdiği mesajı iyi anlamış olmalılar ki,şirket egemenliğini takdir ve tebcil eden bir yaklaşımın ikamesi için azami gayret sarfediyorlar. İkame etmeyi planladıkları bu yaklaşım,konfor alanına halel gelmemesi koşuluyla hangi değer sisteminin/paradigmanın egemenliğinde yaşadığını sorun etmeyecek bir toplumsallık inşa etmeyi de içeriyor. Siyasal/bürokratik/entelektüel alanlarda paranın/kapitalin belirleyici ve tayin edici olduğuna dair vaazlarıyla maruf olanların çoğalmasını bu bağlamda değerlendirmek mümkün.Kamuoyunu ziyadesiyle etkileme kapasitesine sahip olması bakımından ayrıcalıklı konuma sahip olan siyasal alanın,insanı “homo economicus” katında sabitleyen perspektif tarafından etki altına alınabiliyor olması (herhalde) Türkiye’nin en büyük talihsizliklerinden biri… Fakat şaşırmıyoruz!Çünkü yaklaşık yetmiş yıldır (NATO aracılığıyla) Amerikan müesses nizamının rehberliğinde şekillenen akademik/siyasi/iktisadi havzalar aracılığıyla halkımız bir yandan sindirilirken diğer yandan azdırıldı… Kapitalin kutsallığına,belirleyiciliğine iman eden sağ ve sol ideolojilerin tasallutu altında kalmanın sancılarını daha uzun yıllar çekeceğiz gibi görünüyor. “Karnı tok köle” olmayı özgürlüğün acı dolu ve riskli doğasına tercih etmenin daha efdal olduğunu öğütleyenler,köşe başlarını tutmuş vaziyette.

Vaktiyle “kızıl kafirin” gadrine uğramaktan endişe ettiği için “kapitalist kafirin” gölgesine sığınmayı tercih ederek Protestan burjuva uygarlığının nüfuz alanına bütünüyle dahil olan Türkiye’de şirket egemenliğine dayalı toplumsal/siyasal sistemin inşası,kendisini sağ/muhafazakar cenahta konumlandıranlar aracılığıyla tahkim edildi. İlham aldığı aydınlanma paradigmasının seküler/profan/laik /bilimci(scientist) karakterini, Fransız kültür kodlarından tevarüs eden ve böylece içine doğduğu kültürü, geleneği ve bunları da şekillendiren dini ilkel/arkaik/primitif/tarihsel olarak kodlayan Sol ise, sağ/muhafazakar çizginin bu ülkede her daim egemen olmasını sağlayacak söylemin ve eylemin mümessili oldu. Katolik geleneği mağlup ederek hem Latincenin emperyalizminden hem Katolik ümmetçiliğinden hem de bilgi ve yorum tekeline sahip Hıristiyan ulemadan kurtularak “tanrı buyruğunun değil bilimin egemen olduğu sınırları belli toprak parçası” üzerinde “milli” devletini kuran Protestan burjuva uygarlığından ilham alan milliyetçilik ise, güzel ülkemizin Amerikancı çizgiye daha da yak/ın/laşmasını sağladı. Bunu yaparken de anti-emperyalist olduğu yalanını söyledi. Oysa ki hiçbir milliyetçiliğin anti-emperyalist olması mümkün değildir. Çünkü milliyetçilik özü itibariyle Protestan burjuva uygarlığından ilham alır ve bu uygarlık,tarihen de sabit olduğu üzere, emperyalizme meşruiyet kazandırır. Demek ki tüm bileşenleriyle sağ, sol ve milliyetçi fraksiyonlar aynı memeden süt emen kardeşlerdir. Türkiye için en sahih çizgi olan İslamcılık ise, geçmişte bu fraksiyonlardan teberri ederek zihinsel ve eylemsel berraklığa kavuşmuş olsa da, şimdilerde “reel politika”,”konjonktürel zaruretler”,”ulusal çıkarlar” gibi putların etkisi altında kalmanın sonucu olarak ciddi bir kan kaybı yaşamakta ve yarının Türkiye’sinin protestan kültür kodlarına daha fazla teslim olmasına,istemeyerek te olsa,katkı sunmaktadır.

İnsanın yetkinliğini tabiatla arasına koyduğu mesafenin büyüklüğüne bakarak ölçen modern uygarlık, materyalist yaklaşımı kutsar. Tabiat üzerinde egemenlik tesis etmenin yolu da buradan geçer zaten. Bu egemenlik, ilerleme-büyüme-gelişme putlarının himmetine sığınılarak meşrulaştırılır. Toplumların/ülkelerin gelişmişliğinin seviyesi tespit edileceği zaman,onların tabiat üzerinde kurdukları egemenliğin şiddetine bakılır. Bu şiddet zamanla insanı hem kalben hem de zihnen hasta edecektir/etmektedir…Çünkü insan,hayatını sürdürebilmesi için tabiata bağımlıdır.Demek ki, tabiat üzerinde kurulan tahakküm bizi doğrudan ilgilendiriyor. Havanın, suyun, toprağın temizliği, tabiatın dengesinin korunması esas itibariyle kendimizi ve neslimizi korumakla aynı anlama geliyor. Fakat burjuva protestan uygarlığının epistemolojik hegemonyasının etkisi altında kalan bir kültür ikliminin içine doğduğumuz için,her ne kadar kendimizi İslam’a nispet ediyor olsak ta, bu kültürün seküler/profan/ladini ve materyalist perspektifinden kurtulamıyoruz. Ya da kurtulmak istemiyoruz! Hatta insanın-insana ve evrene/tabiata hakim olma çabasını kutsuyor;tebcil,tasdik ve tebrik ediyoruz.Türkiye özelinde “sağ”ın ve “sol”un tüm fraksiyonları sözünü ettiğim bu materyalist perspektifin kamusal alanda meşruiyet kazanması için çabaladı/çabalıyor.Kendisini solda konumlandıranlar, dinin ilkel/arkaik toplumların vehimlerinin ürünü olduğunu iddia ederek çabalarına meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Sağdakiler ise dinin(İslam’ın) doğasının materyalistçe bir hayat tasavvurunu olumladığını zannetti. Kamu bilincini de bu yaklaşımlarına göre şekillendirdiler.Böylece siyasal tercihte bulunacağımız zaman materyale en fazla yatırım yapacak olanı aradı gözlerimiz. Çantalarında yol, köprü, baraj, silah, havalimanı, fabrika v.b. “ayartıcı” projelerle karşımıza çıkan politik figürlere kolaylıkla tav olduk. Reylerimizi aldılar ve projelerini gerçekleştirdiler… Evleri balkonsuz yapan mimarları alınlarından öpen şairin gölgesinde büyüdüklerini iddia edenler “müslüman aklın” ürünü bir mahalle bile inşa edemediler… Yağmurdan sonra sokakların ortadan kalkmadığı şehirden öcalmak gerektiğini söyleyen şairin yazılarıyla büyüyenler, toprak kokusuna hasret kaldığımız,”genizlerimizi asfalt kokularının yaktığı” şehirler inşa ettiler.

Her proje bizi biraz daha tabiattan(aslında kendimizden) kopardı, doğayı tahrip etti, insani yanımızı çürüttü, Allah(c.c)’tan uzaklaştırdı ve nihayetinde ruhsuz “syborg” lara dönüştürdü. En insani yanımız olan irade,elimizin altından kayıp gitti…Artık oldukça kolay bir şekilde sevk ve idare edilen, manipülasyona açık, kontrol ve denetim mahkumu “kalabalıklara” dönüştük. Yaklaşık iki asırdır Batıyı mağlup etmek için Batılılaşma yolunu seçen Doğu toplumları,materyalist perspektifin insanlığı felakete götüren doğasını henüz fark edememiş olacaklar ki, yollarına tam gaz devam ediyorlar. Teknik bilgiye olan hayranlıkları sebebiyle sayılabilir ve ölçülebilir yatırımlar yapmayı, uzun erimli niteliksel çabalara tercih ediyorlar. Türkiye özelinde, tanzimattan bu yana, teknik bilgi ve kadrolar taltif ve terviç edilirken, medrese/ulema tahkir ve tezyif edildi. Nitekim mebzul miktarda mühendis yetiştirildi ve fakat zamanını müdrik mütefekkir/alim/entelektüel kısırlığı yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Bu yüzden Türkiye siyaseti mühendislerin/iktisatçıların eline kaldı. Ve gelinen nokta itibariyle ister sağ/muhafazakar isterse sol/Kemalist olsun herkes materyalizmin ulviliğine ikna olmuş durumda. Anlaşamadıkları tek nokta süreci kimin yöneteceği… Oysa ki toplumların/ülkelerin kalitesi, materyale yaptıkları yatırımla değil adalete, bilgiye,insana ve tabiata verdikleri değerle ölçülür.Ki bunların hepsi ahlaki bir muhtevaya sahiptir.Hele ki bu toplum kendisini İslam’a nispet ediyorsa o zaman mükerrem İslam’ın ahlaki ilke ve prensiplerinin ne düzeyde temsil edildiğine bakılır. Türkiye, maddi gelişim seyri itibariyle oldukça hızlı yol alırken, niteliksel alana ilişkin olarak her geçen gün kan kaybediyor. Parayla kıymetlendirilemeyecek değerlerimizden taviz vererek,alınıp satılabilen nesnelere sahip oluyoruz.Görkemli adliye binalarımız adaleti, ihtişamlı camilerimiz ahlakı, gösterişli okullarımız nitelikli bilgiyi, devasa kültür merkezlerimiz ilmi ve irfanı temsil etmekten her geçen gün uzaklaşıyor.Bu yüzden olsa gerek yolların güzelliği, havalimanlarının konforu, silahlarımızın menzili, camilerimizin ihtişamı gibi materyalistçe duygularla teselli buluyoruz.Varoluşunu sahip olduğu materyaller üzerinden kıymetlendiren bir yaklaşıma gönüllü olarak teslim olmuş durumdayız. Hem de miras olarak ilim ve ahlak bırakan bir Peygamberin(s.a.v) ümmeti olmamıza rağmen. O aziz peygamberin takipçileri, materyalist Roma ve Sasani Medeniyetlerini mübarek İslam’ın şahsiyet, adalet ve ihsan manifestosuna koşulsuz teslim oldukları için mağlup edebildiler. Kendisini medeniyetsiz olarak aşağılayan Sasani Kralına, itikadından aldığı güvenle “dileyeni kula kul olmaktan kurtarıp Allah(c.c)’a kul olmaya ikna etmek için geldik” diyen baldırı çıplak Müslüman/lar bizim için artık mitolojik bir hikaye gibi… Referanslarımız değiştiği için, hasırda yatan peygambere(s.a.v) değil saraylarda mukim sultanlara hayranız. Onların eserleriyle gurur duyuyoruz. Vahyin terbiye ettiği şahsiyetleri değil filozofinin spekülatif ikliminde şaşkın şaşkın dolaşanları örnek almaya başladık. Bilginin güç olduğuna artık biz de inanıyoruz… Saygı duyulan, hürmet edilen, güvenilen olmak yerine “caydırıcı güç” olmayı yeğlemişiz. Çünkü aldığımız modern eğitim saygınlığın “güç”le mümkün olduğunu öğretti bize ve biz de ikna olduk… İsmet Özel 1976’da yazdığı “üç mesele” adlı kitabını şu soruyla bitirmişti:”güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı; Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız”.(1) Türkiye Müslümanları bu soruya hala bir cevap ver/e/medi(!) Aslında yakinen şahit olduğumuz “muhafazakar materyalizme” bakılırsa bir cevap verildiğini söyleyebiliriz. Fakat bu cevap ne insanlığın ne de Müslümanların hayrına… Merhum Pakdil insanı Tanrı düşüncesinden alıkoyan her engeli “cin” olarak tanımlıyordu. Örneğin banka ve otomobil birer cindir ona göre. Şöyle der; “tüm otomobiller boşlukta çekilen cin mezarlarını andırıyordu. Otomobiller sokakları dolduran bir puttu. Küçük kentsoylular tapınma gereksinimlerini böyle gideriyordu. Kirlenen putlarını evlerinin önünde yıkıyorlardı.Tapınma törenlerine küçük bir hazırlıktı bu edimleri.”(2) Benzer yaklaşımı Başkaya’da da görmek mümkündür. O da arabanın kenti çölleştirdiğini,sosyal yaşamı fakirleştirdiğini ve insani yabancılaşmayı derinleştirdiğini söylecektir. (3)

Siyaset yapıcılar tarafından ekonomik argümanların ön planda olduğu değerlendirmeler toplum olarak kapitalizmi içselleştirdiğimizin işareti olarak okunabilir. İnsanı ekonomik bir varlık olarak tanımlayan, ondaki sahip olma ve tüketme hırsının serbest kalması durumunda meydana gelecek rekabetten refahın/bolluğun doğacağını iddia eden Adam Schmitci anlayışın siyasal arenada (yerli ve milli bir gömlek giydirilerek) terviç edilmesi, 21.yüzyılın egemen ideolojisi olmaya aday “şirketokrasi” nin Türkiye toplumu tarafından kanıksanması amacına matuf sistematik bir adımdır. Hobbes’tan mülhem ‘’İnsanı insanın kurdu’’ olarak gören bu anlayışa göre her bir insan tekinin nefsinin kışkırtılması ve bu münasebetle hem tüketim hem de üretimde bir yarışın meydana gelmesinin sağlanması gerekmektedir.Nitekim kapitalizm de gerek yeni tüketim alışkanlıkları oluşturmak,gerekse moda aracılığıyla,her yeniyi bir sonraki günün eskisi haline getirmek suretiyle insanda sürekli bir tüketim alışkanlığı oluşturarak çarkını döndürmeye çalışmaktadır. Bu süreç,eşrefi mahlukat olan insanı kışkırtılmış nefsinin kölesi haline getirerek,aşağının bayağısı bir konuma razı etmeye çalışmaktadır.Tüketimi bir asalet nişanesi olarak takdim eden kapitalizm,tamahkarlığı muteber bir haslet haline getirmektedir. Popüler kültür vasıtasıyla insana ‘’ait olacağı’’ sanal bir dünya sunulmakta ve nihayetinde yapay mutluluklar ile insanın varoluşsal sorunlarının çözüleceği yanılgısı oluşturulmaktadır.

Tüketimin sadece mal/eşya/meta ile sınırlı kalmayıp insanın bizzat kendisinin de tüketim nesnesi haline ge/tiri/lmesi ise durumun vahametini göstermektedir.Mahlukatın en şereflisi olan insan, kapitalist/neo-liberal telakkide reklam malzemesi olarak kullanılabilmekte ve hem yeni ihtiyaçların tanıtılması hem de tüketimin kışkırtılması sürecinde hemcinsine karşı kullanılmaktadır. Her yaştan(bebek,çocuk,genç,yetişkin,yaşlı) insanın mal/eşya/meta tanıtım nesnesi haline ge/tiri/lmesi,kapitalist/neo-liberal değerler sisteminin pespayeliğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. William Shakespare’nin Atinalı Timon adlı eserinde altın için kullandığı şu ifadeler sanki bugünü anlatmaktadır: “Altın: karayı ak,çirkini güzel,yanlışı doğru,soysuzu soylu, yaşlıyı genç,korkağı yiğit etmeye yeter…Altınla rahipleriniz, kullarınız elinizden alınabilir. Sapasağlam insanlar ölüm döşeğine serilebilir. Bu sarı köle dinleri yıkar da yapar da…Cehennemliği cennetlik eder…İğrenç cüzzamlıları sevdirir insanlara; hırsızları başköşeye oturtup şanlar,şerefler alkışlarla senatörler arasına sokar. Yıpranmış dullara koca bulduran budur;hastaları tiksindiren kadına gül kokuları sürer;nisan güneşleri bitirir bu! Haydi git adı batası çamur ! Seni bütün insanlığın ortak orospusu seni…Altın hep genç ,dinç kalan,sevilen, üstüne titrenen,en uzlaşmaz şeyleri birleştirip öpüştüren gözle görünür tanrı.Sen ey her dilde konuşup her derdini anlatan. Sen ey yüreklerin mihenk taşı.(4)

İnsanın reklam malzemesi olarak kullanılması karşısında çığlık atmak ve insanı içine düştüğü bu şahsiyetsizleş(tiril)me buhranından kurtarmak için kavga vermek başta aydın/entelektüel/alimler olmak üzere (hassaten de) toplumu etkileme kapasitesi oldukça yüksek olan siyasetin en önemli görevi olmalıdır. Şirketokrasi düzeni (merhum Nuri Pakdil’in kavramsallaştırmasıyla) firavunisttir. Bu düzen gücünü hevayı kışkırtarak, arzuyu kamçılayarak, nefsi azdırarak tahkim etmektedir. Siyasetin bu gibi konulara kafa yorması gerekirken,zaten insanı kişiliksizleştiren bu sistemi daha da pekiştirecek ,onun gücüne güç katacak/semirtecek retoriklerle meydanlara çıkması kabul edilebilir değildir.Siyaset gibi oldukça soylu bir iştigal alanı,kapitalizmin ‘’tüketimin asaleti’’anlayışına teslim olmamalı ve bu anlayışı yerle bir edecek adımları atma cesaretini gösterebilmelidir. Akli ve ahlaki olgunluk çabası üzerine kurulu yönüyle siyaset, maruf olanı egemen kılmak,fahşa ve münkeri mağlup etmek,fısk ve fücurun,tuğyan ve nifakın yerine adalet ve merhameti,kıst ve isarı,ilim ve hikmeti ikame etmek azmiyle hareket etmelidir. Siyasal sorumluluk üstlenenler ve üstlenmeye aday olanlar , insanı ekonomik bir  varlık(homo economicus) olarak değil, yeryüzünün en mükerrem varlığı olarak tanı(mla)mak ve bu varlığın akıl,kalp ve zevk selametini batılın tecavüz girişimlerine karşı koruyacak soylu bir mücadelenin mümessili olmakla mükelleftirler. Bu mükellefiyeti kamil manada yerine getirebilmenin yolu mutlak hakikatin kaynağı olan mübarek Kur’an’a ve insanlık ailesinin yegane hidayet rehberi olan son Elçi(s.a.v)’ye tabi olmaktan geçiyor. Demek ki siyaset, şeriatın sınırlarını gözettiği ölçüde muteber…

 

Kamil ERGENÇ

 

NOT:Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 318.sayısında (Şubat-2021) "Şirketokrasi Çağında Yeni Bir Dil İhtiyacı" başlığıyla yayınlanmıştır.

 

KAYNAKÇA

1-İsmet Özel/Üç Mesele/Şule Yay./13.Baskı/2006

2-Nuri Pakdil/Biat II.cilt/Edebiyat Dergisi Yay.

3-(Fikret Başkaya/Bir Başka Uygarlık İçin Manifesto/Yordam Kitap/I.Basım/2016)

4-William Shakespare/Atinalı Timon/Çev. Sabahattin Eyüboğlu/İş Bankası Yay./3.Baskı/2012


AddThis
 

Yorum ekle