okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün355
mod_vvisit_counterDün406
mod_vvisit_counterBu hafta1142
mod_vvisit_counterBu ay3920
mod_vvisit_counterHepsi1552294

Türkiye Kim(in)dir?

Yaklaşık sekiz asır boyunca İber Yarımadası’nda kalan Müslümanlar XV.yüzyılın bitimine ramak kala Kıta Avrupası’ndan (Yahudilerle birlikte) kovulduklarında, Batı Hıristiyanlığı, aynı yüzyılın birinci yarısı henüz geride bırakılmışken ellerinden çıkan Doğu Roma başkenti Konstaniyye’nin intikamını aldığından (neredeyse) emindi. Ama intikamın kemale ermesi için, Müslümanların egemenliğinde İstanbul adını alan şehrin yeniden Ortodoks Hıristiyanların eline geçmesi gerektiği iddiasını kuşaktan kuşağa aktarmayı da ihmal etmediler. Aralarında Osmanlı’nın da olduğu dört imparatorluğu tarih sahnesinin dışına iten I.Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Fransa, Şam’ı işgal ettiğinde,Selahaddin Eyyubi’nin mezarına gidip “Kalk Selahattin biz geri geldik” derken, İstanbul’un intikamını alma yolunda önemli bir mevzi daha kazandığının farkındaydı. Bu farkındalık II.Körfez Savaşı’nda Irak’ın kütüphanelerinin (aslında hafızamızın) İngilizler tarafından yağmalanmasıyla tescillendi. Şimdilerde Bilad-ı Şam’ın, geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde (hem zihinsel hem de fiziksel olarak ) talan edilmesi de sözünü ettiğimiz bu farkındalıktan bağımsız değil. Asıl büyük savaş ise (aslında büyük hesaplaşma da diyebiliriz) İstanbul üzerinden yapılacak… Selahattin’in mezarı tekmelendiğinde Eyyüp El-Ensari’nin ve/veya Fatih Sultan Mehmet’in türbelerine ne olacağı da anlaşılmıştı aslında (sahi anlaşılmış mıydı?)

Haç-Hilal kavgasının bittiğini zannedenler ziyadesiyle yanılıyor… İber Yarımadası’nda (Endülüs’te) sekiz asırlık Müslüman hakimiyetinin bıraktığı mirastan geriye nelerin kaldığına bakarak, şayet müteyakkız olmayı ihmal eder ve İslam’a olan aidiyetimiz ve sadakatimiz sayesinde mümkün olan varoluşumuzu aşındıracak adımları atanlarla aramıza mesafe koymazsak, yaklaşık bin yıldır İslam Beldesi (dar-ül İslam) olan Anadolu’dan Orta Asya bozkırlarına sürülmemizin imkan dışı olmadığını görebiliriz. Bu söylediklerim fazlasıyla ütopik ve/veya real politikten (ya da konjonktürel gerçekliklerden) uzak görünebilir. Real politika ve konjonktür “putlarına” sadakati sayesinde köşeyi dönenler tarafından linç edilme tehlikesini göze alarak (ki bu göze alış protestan burjuva kültür kodlarının ilham verdiği tarih anlatısının ve uluslar arası ilişkiler literatürünün dışını çıkmayı gerektirir) meseleyi daha anlaşılır kılabiliriz hiç kuşkusuz... Tanzimat Fermanını başlangıç olarak kabul edersek, yaklaşık iki yüz yıldır, Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak ortaya çıkan ve eksiksiz bir biçimde Judeo-Hristiyan kodlar barındıran modern paradigmanın ithali süreciyle karşı karşıyayız. Bu süreç Fransız İhtilali’ni taklit eden Cumhuriyet modernleşmesiyle oldukça radikal bir şekilde devam etti. Fiziksel bağımsızlığımızı elde ettik ve fakat zihinsel bağımsızlığımızı kaybettik. Epistemolojik emperyalizm hala oldukça güçlü bir şekilde egemenliğini sürdürüyor.

Cumhuriyet tarihimiz boyunca Haç ile Hilal,mukatele etmek üzere, sadece Kıbrıs’ta karşı karşıya geldi. 1974 tarihi Türkiye’nin hilalin tarafında olduğunun hem ikrarı hem de izharı idi. Bu savaşta “haç”la aramıza sınır çizerek mevzimizi tahkim ettik. Küfür cephesini ziyadesiyle rahatsız eden bu zaferin bedelini, kafirlerle işbirliği yapmazsak hayatta kalamayacağımıza inanan aramızdaki yönetici/bürokrat/politikacı vasıflı ödleklerin, Kıbrıs’ın her türden gayr-ı meşruluğun ana karargahı haline ge(tiri)lmesine seyirci kalmasıyla ödedik. Ödleklikleriyle maruf bu güruhların Kıbrıs’a reva görülenin benzerini Türkiye için de cari kılmak üzere attıkları mülevves adımların kimlerin işine yaradığını görmek zor değil. Şimdilerde Kıbrıs’ın yeniden büyük bir mücadele sahası haline geldiğini müşahede ediyoruz. İstanbul’un etrafındaki çemberin daraldığını gör(e)meyenler yaşananları (haç-hilal kavgasından bağımsız) stratejik askeri/siyasi adımlar olarak değerlendirmeyi tercih ediyorlar. Çünkü beyaz adamın inşa ettiği yeni dünya düzeninin uluslar arası ilişkiler literatürü onlara bunu emrediyor. 1991’de Sovyetler çöktükten ve adına soğuk savaş denilen hikaye sona erdikten sonra revize edilen NATO konseptinin Türkiye için uygun gördüğü “yeni misyon” bir yandan Ortadoğu ülkelerine model olmak iken diğer yandan ise Türki Cumhuriyetlere “önderlik(!)” idi. Milliyetçi idealizmin duygularını kabartan bu misyonun kimler tarafından yerine getirildiği erbabının malumudur. Son iki asırda(özellikle de Soğuk Savaş hikayesi sona erdikten sonra) ne olup bittiğine dikkat kesilenler bu misyon/ideal(!) aracılığıyla bize, Hıristiyan/Roma toprakları olan Anadolu’dan(Küçük Asya’dan) çıkıp ait olduğunuz yere (Orta Asya’ya) gidin mesajının verildiğini hemen anlayacaktır. “Dört nala gelip uzak Asya’dan/Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” diyen şair meseleyi anlamış olsaydı şayet, o zaman, buraları bizim yapan şeyin itikadımız olduğuna dikkat çekmesi gerekirdi.

Üzerinde yaşadığımız toprakların bir zamanlar Hıristiyanlığın kalbi olduğu gerçeğinden bihaber olanların meseleyi anlaması mümkün değil zaten. İslam’a olan aidiyeti ve sadakati sayesinde 20.yüzyılın başında emperyalizme karşı verdiği mücadeleyle kendisine dayatılan gerçeklikle uzlaşmayı reddeden Türkiye’yi uzak Asya’nın bozkır göçebelerinin işgal ettiği “yurtmuş” gibi göstermeye çalışan Türkoloji üstatları, adına Turancılık(Pan-Türkizm) denen ideal(!) aracılığıyla bu ülkenin İslam’la mümkün olan varoluşunu aşındırmayı başarmış görünüyor. KGB artıklarının hükümferma olduğu Türki Cumhuriyetlerle el ele vererek haysiyetli bir gelecek inşa edeceğimizi zannedenlerle, çareyi NATO konseptine sadakatte arayanlar arasında zihin bulanıklığı bakımından fark yok. İster Turancılık ister Türk-İslam mefkuresi ideali adı altında olsun Türkiye’ye giydirilmeye çalışılan gömlek, Pan-Kürdizm ve Pan-Arabizm safsatalarına can suyu vermiş olacaktır.Demek ki evvela Türkiye’nin kimliği hakkında zihinsel berraklığa ulaşmamız gerekiyor.

Üzerinde mutabık kalınmış bir kimlikten yoksun olması Türkiye’nin halihazırdaki en büyük sorunudur. Bu sorun Türkiye’de bir milletin yaşamadığının göstergesidir aynı zamanda. Çünkü millet, yüce Kur’an’ın da işaret ettiği üzere, nebevi şemsiye altında bir araya gelmiş itikat eksenli bir birlikteliğe işaret eder. Ortada Türkiye’yi tanıttığı zannedilen o kadar çok kimlik var ki dilediğinizi şeçmekte özgürsünüz(!) Ancak ilginçtir bu kimlikler “beyaz adamın” menfaatlerini tehdit edecek bir bilinç içermiyor. Burjuva Protestan kültür kodlarından ilham alarak hayatına istikamet tayin edenlerin üzerimizden rahatça geçmesini arzulayanlar ve (bu geçişi) “kar” a tahvil etmeyi becere(bile)nler “Türkiye, Asya ile Avrupa arasında köprüdür” klişesini üretti. Sadece üretmekle de kalmadı. Çoğumuzu bu klişeye ikna etti. Zihinlerimiz klişelerin tasallutu altında işlev görmeye teşne olduğu için “köprü” olmanın efdaliyetine ilişkin argümanlar üretmekte güçlük çekmedik. Hatta bununla da kalmadık... Mimari olarak köprü inşa etmeyi “gelişmişlik” olarak tesmiye ettik. Yapılan her gösterişli köprü Türkiye’nin küresel kapitalizme tam bağ(ım)lılığını tahkim etmekten başka bir işe yaramadı. Bilmek gerekiyor ki köprülerin kendilerine mahsus kimlikleri yoktur. Sentetiktirler. Varoluş amaçları iki tarafı birbirine bağlamaktır. Yani “taraflar” varsa köprüler vardır. Demek ki köprülerin bizatihi kendileri taraf ol(a)mazlar. Bir kimliğin başına gelebilecek en büyük musibet te budur zaten. Taraf ol(a)mamak… Halbuki inancımız bize hakkın, hakikatin tarafında batılın/küfrün karşısında olmayı öğütler…

Türkiye’yi müze malzemesi yapmak (yani ölü uygarlıkların zevkle temaşa edildiği yer olarak kodlayıp) turizm aracılığıyla kolonize etmek isteyenler ise “Türkiye medeniyetler beşiğidir” klişesine yaslandı. Bu klişenin haklılığını tespit sadedinde arkeolojik çalışmalara hız verildi. Yapılan her çalışma turizmin değirmenine su taşıdı/taşıyor. Aklı istimlak edilmişlerin erk sahibi olduğu ülkemizde, turizmin neo-kolonyalist emellere nasıl hizmet ettiğinin fark edilmesi mümkün değildi. “Medeniyetler beşiği” olmak övünç kaynağı olarak kabul ediliyordu. Çünkü o medeniyetler içinde Roma-Grek-Urartu-Hitit-Mezopotamya gibi insanlık tarihinin görkemli durakları vardı. Bunlara ev sahipliği yapmış olmak bizi bahtiyar etmeliydi(!)Protestan burjuva kültür kodlarından ilham alan modern tarih disiplini, kadim medeniyetlere yataklık yapan coğrafyaların istisnai özelliklere sahip olduğunu söylüyordu. Bu söylem bizi büyüledi… Büyülendiğimiz için ne olup bittiğini anlamadık… Beyaz adam gururumuzu okşuyordu… Esasında vermek istediği mesaj, merhum Şeriati’nin de dikkat çektiği üzere, şuydu: “Siz geçmişte oldukça görkemli medeniyetler inşa ettiniz ya da ev sahipliği yaptınız. Ama bugüne söyleyecek sözünüz yok. Bugünün tarihini biz şekillendiriyoruz.”

XVII. yüzyıldan sonra bilim-felsefe-sanat-edebiyat-hukuk-tarih disiplinlerinin yeniden şekillendirildiğini (yani) Protestan burjuva kültürünün biricikliğini ispat eden yeni bir “sosyal bilimler dili ve söylemi” icat edildiğini bilenler, medeniyetler beşiği adlandırmasının ilerlemeci(progressive) ve doğrusal(lineer) tarih anlayışının tasdik edilmesi amacına hizmet ettiğini de bilirler. Sözünü ettiğimiz sosyal bilimler dili ve söyleminin halihazırda Türkiye’nin bütün üniversitelerinde cari olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde… İlerlemeci/doğrusal tarih tezine inananlar, peygambere iman ve ittiba edemezler…

Türkiye’nin sokaklarında, caddelerinde “akışkan kimliklerin” dolaşmasından memnun ve mesut olanlar gökkuşağı renklerini taşıyan bayraklar sallayarak “Türkiye kozmopolit kültürel kimliğin ana üslerinden biridir” klişesine sığındılar. “Farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması” gibi sükseli ifadeler kullanarak, çoğulculuk(plüralizm),müphemlik ve özgürlük adı altında fahşanın ve münkerin her türlüsünün alenileşmesi için ter döktüler. Çok renkli-çok kültürlü olmayı terviç eden bu söylem, bizi biz yapan değerin (yani Müslümanlığımızın) tebarüz etmesini engelleyerek akışkan kimliklerin üremesine vesile oldu. Bilindiği üzere akışkanların kendilerine mahsus şekilleri yoktur. Yani hangi kabın içine dökülürlerse o kabın şeklini alırlar. Modernite (ve şimdilerde post-modernite) “katı olan her şeyi buharlaştırma” özelliğiyle maruftur. Dinler(bilhassa da İslam) muhataplarına katı kimlikler önerdiği için modern kültür zaviyesinden kabule şayan değildirler. Katılık, modern/post-modern paradigmanın nefretini celbeder. Çünkü bu iki ideoloji tüm akışkanlar için “kap” üretebilecek kabiliyete sahiptir. Bu nedenle akışkanın mahiyeti ve keyfiyetiyle ilgilenmez. Onun ilgisi muhatabının akışkan özellikte olup olmadığı üzerinedir. Bilir ki “katı”ları bir kabın içine sokmak zordur. Onların kendilerine özgü şekilleri(kimlikleri) vardır.

Pekiyi öyleyse Türkiye kim(in)dir? Hangi tarif üzerinde mutabık kalırsak Türkiye’nin şimdisi ve geleceği için hayırlı olanı seçmiş oluruz? Kanaatimce kısa ve öz tarif şu: Türkiye varlığını ve varoluşunu İslam’a borçlu olan bir “İslam Yurdu”dur. Bu tariften zorunlu olarak çıkan sonuç ise şudur: Şayet Türkiye mevcudiyetini ve meşruiyetini devam ettirmek istiyorsa İslam’a olan aidiyetine ve sadakatine halel getirecek ne varsa (onunla) arasına mesafe koymak zorundadır. Türkiye’yi düze çıkaracak olanlar bu tarifi ve tariften hasıl olan sonucu kabul edenlerdir. Bu kabul “köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyenlerin “ değil “kan tükürse de kızılcık şerbeti içtim” diyenlerin el üstünde tutulduğu bir sosyal gerçekliği tazammun eder.

 

NOT: Bu yazı'm farklibakis.com sitesinde aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Kamil ERGENÇ


AddThis
 

Yorum ekle