okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün322
mod_vvisit_counterDün406
mod_vvisit_counterBu hafta1109
mod_vvisit_counterBu ay3887
mod_vvisit_counterHepsi1552261

Umran Dergisi Kamil Ergenç'le Yeni Kitabı "Epistemik Şiddet"i Konuştu

Hayli zamandır dünyada ve ülkede olup bitenleri anlatma iddiasındaki haberlerin ayrılmaz bir parçasını oluşturan kelimelerden birinin “şiddet” olduğunu görüyoruz. Sosyologlar, psikologlar, eğitimciler ve daha nice uzman, şiddetin tehlikelerinden bahsediyor. Siz ise kitabınızda (ve elbette yazılarınızda) epistemik şiddetten söz açıyorsunuz. Nedir epistemik şiddet?

“Episteme”en genel anlamıyla bilgi,kavrama,bilme,bir açıklaması bulunan doğru inanç demektir. “Epistemik” sıfatı ise bilgi özelliğine sahip, bilme, kavrama, anlamayla ilgili demektir. Şiddet sözcüğü İngilizce literatürdeki (violence) anlamıyla baskı, zor, cebir, tecavüz, zorlama anlamlarını içkindir. Bu bağlamda “epistemik şiddet” terkibi belli bir bilme, kavrama biçiminin,dünya görüşü ve hayat tarzının başka bilme-kavrama biçimleri,dünya görüşleri ve hayat tarzları üzerinde kurduğu tahakküm olarak adlandırılabilir diye düşünüyorum. Merhum Hüsamettin Arslan’ın 1991’de sunduğu doktora tezi “epistemik cemaat(bir bilim sosyolojisi denemesi)”başlığıyla kitaplaşmıştı. Arslan o eserinde bilginin ve metodun masum olmadığını, belli bir klik tarafından (ki o bu kliğe “epistemik cemaat” diyor) belli bir değer sistemine, modele(paradigmaya) yaslanarak üretildiği,yayıldığı ve meşrulaştırıldığını söylüyordu. Bendeniz de kitabımda Arslan’ın masum olmadığını söylediği bilginin (ki eksiksiz bir şekilde Judeo-Hristiyan kodları içkindir)üretimi, yayılımı ve meşrulaştırılması sürecinde (özellikle zihinler üzerinde) uyguladığı zorbalığı,şiddeti,tecavüzü ele almaya çalıştım.

Epistemik şiddeti aynı zamanda kültürel emperyalizmle birlikte düşünmek gerektiğini belirtiyorsunuz ayrıca…

Doğrudur. Bilindiği üzere her kültür belli bir değer sisteminin/itikadın etrafında şekillenir. Bu bağlamda “nötr” bir kültürden bahsetmek mümkün değildir. Bilinen insanlık tarihi boyunca kültürlerarası etkileşim olmuştur. İnşa ettiği sosyal gerçekliğin cazibesi yüksek olan kültürler diğerlerini gölgede bırakmış veya kendine katmıştır. Adeta bir savaş makinesi gibi hareket eden Moğollar’ın, bir iki nesil sonra İslam’a ram olmaları kendi kültürel gerçekliklerinin İslam’ın inşa ettiği sosyal gerçeklik karşısında dayanamadığının göstergesidir. Kıta Avrupa’sında yaklaşık sekiz asır varlık gösteren Endülüs’ün etkisi de öyle… Ortodoks İstanbul’a haçlı seferi düzenleyerek eşi benzeri görülmemiş barbarlıklara imza atan Latin Avrupa Katolik kültürüne karşı Müslüman egemenliğini tercih eden Hıristiyanlar da… Örnekleri çoğaltmak mümkün… Kültürel emperyalizm belli bir bilme-kavrama biçiminin, hayat tarzının ve dünya görüşünün yumuşak veya sert sömürgecilik aracılığıyla dayatılması anlamına geliyor. Her kültür bir değer sisteminin/itikadın etrafında şekillendiği için bu dayatma eksiksiz bir biçimde itikadi referanslar içeriyor. Bu noktada iki farklı durum ortaya çıkıyor: Ya kendi itikadını cebren ve hileyle benimsetiyor ya da muhatabının itikadının içini boşaltarak sömürülmeye elverişli hale getiriyor. Birincisi sert ikincisi ise yumuşak sömürgeciliğe örnek verilebilir. Bizi yakından ilgilendiriyor olmasından dolayı Türkiye’nin yumuşak sömürgecilik aracılığıyla esir alınmaya çalışıldığı söylenebilir.  

Bunun yanında ontik ve metodik şiddet de var. Bu ayrımlara dair bizi biraz bilgilendirebilir misiniz?

Ontik şiddeti varlığı ilahi vahyi(nebevi pratiği) referans almadan anlam(landır)maya çalışma çabasının sonucu olarak ortaya çıkan durumun ifadesi bağlamında kullanıyorum. Metodik şiddeti ise insan-insan, insan-tabiat, insan-eşya ilişkisini hangi usulle ele almamız gerektiği, bilginin nasıl elde edileceği gibi soru(n)ların ilahi vahiy(ve nebevi pratikten) bağımsız bir şekilde cevaplandırılması neticesinde ortay çıkan durumun ifadesi bağlamında kullanıyorum. Malum, modern/post-modern paradigma vahiy bilgisini ve nebevi pratiği referans olarak kabul etmiyor. Yani bilgi değeri taşıdığına inanmıyor. Sezgisel, folklorik ya da manevi işlevi olabileceğini ve fakat bir bütün olarak hayata-tarihe-bilgiye-hukuka-siyasete-ekonomiye v.b vaziyet edemeyeceğini iddia ediyor. Bu iddiasını temellendirmek için de özel “epistemik cemaat/ler” istihdam ediyor.

Öteden beri genelde İslam dünyasının özelde Türkiye’nin maruz kaldığı durumlar üzerine eleştirel mahiyette çokça metin yazıldı. Günümüzde maruz kalınanları öncekilerden farklı kılan hususlar bağlamında neler söylenebilir?

Maruz kalmak başlı başına bir sorun zaten… Edilgenliğe razı olan toplumların kaderidir maruz kalmak. İslam dünyası ne zamandan beri maruz kalıyor sorusuna kesin bir yanıtım yok açıkçası. Ancak, merhum Fuat Sezin Hoca’dan ilham alarak, 15.yüzyılın sonundan itibaren başlayan bir “içerik üretme zafiyeti” ne işaret edilebilir. Kıta Avrupa’sının dini saiklerle başlattığı deniz seferlerinin burjuva Protestan kültürün inkişafında oynadığı rol mühimdir. Batı’dan Endülüs, Doğu’dan Osmanlı, Güney’den ise Memlük tarafından sıkıştırılan Avrupa için Batı’dan gelen tehlikenin(Endülüs’ün) bertaraf edilmesi çok önemli bir kazanım olmuştur. Ümit Burnu’nun aşılması sonrası Afrika ve Amerika’dan gelen sermaye, Endülüs’ün ilmi-entelektüel mirasının Tuleytula-Sicilya üzerinden tevarüs edilmesiyle birleşince burjuva Protestan kültürün inkişafının da önü açılmış oldu. Bu süre zarfında Avrupa’ya en yakın imparatorluk olan Osmanlı’daki “meraksızlık” sürecin doğru okunmasının önünde engel teşkil etmiştir diye düşünüyorum… Öyle ki Hıristiyanlık içi gerilimden istifade etmek amacıyla protestanlığı destekleyen Osmanlı, bu akımın kısa-orta ve uzun vadede neye yol açacağını hesap edememiştir. Protestanlık Endülüs’ün ilmi/entelektüel mirasını sekülerleştirerek münharif bir çığır açacaktır. Nitekim 19.yüzyıla gelindiğinde,Osmanlı özelinde,“değer sistemi ithali” nin önü açılmış durumdadır. Tanzimat radikal bir kırılma olarak kabul edilebilir. Fransız İhtilali’ni taklit eden Cumhuriyet modernleşmesi ise bu kırılmayı “onarılması güç” hale getiren adım olma özelliğine sahiptir. Esasında Müslümanlar tarih boyunca bir çok büyük sarsıntı/lar geçirmesine rağmen ayağa kalkmayı başarmıştır. 8.-9.yüzyıllarda köklü medeniyetlerin ilmi-entelektüel-felsefi birikimiyle (hiçbir komplekse kapılmadan) yüzleşebilmişlerdir.13.yüzyılda Doğu’dan Moğol, Batı’dan Haçlı saldırıları karşısında çok büyük yıkımlar yaşamasına rağmen itikadına olan güveni sayesinde (yeniden) tarihin öznesi olmayı başarmıştır. Modern dönemi öncekilerden farklı kılan ise, kanaatimce, Müslümanların itikatlarına olan güvenlerinin sarsılmasıdır. Artık kimi Müslümanlar İslam’ın “dinlerden bir din” ya da “bir çok hakikat içinde bir hakikat” olduğuna inanıyor. Böyle olunca başka değer sistemlerinin sosyal gerçekliğini teneffüs etmekte beis görmüyor. Asl olanın içsel/manevi huzur olduğuna inanıyor. Binaenaleyh İslam, kapitalist/neo-liberal hayat tarzının örselediği ruhları bir takım ritüeller aracılığıyla huzura kavuşturup yeniden piyasanın hizmetine sunan bir din haline geliyor! Umran Dergisi’nin geçen ayki sayısında dikkat çektiği üzere “müphemlik kültürü” terviç ediliyor. Bu kültürün muhteviyatındaki “sabitesizliği özendirme” çabası görmezden geliniyor.  

Müslümanların “paradigma dışı bir varoluş mücadelesinin imkânları üzerine kafa yormaları” gerektiğini vurguluyorsunuz. Ayrıca küresel ölçekteki “cendereden kurtulmak için epistemolojik bağımsızlık savaşını başlatmak gerekir. Bu savaş insan kalma savaşıdır.” diyorsunuz. Peki, böyle bir bağımsızlaşma mücadelesi nasıl yapılabilir?

Bağımsızlaşma mücadelesi verebilmek için evvela “bağ”ların farkında olmak gerekir. Türkiye özelinde Müslümanların bu farkındalığa sahip olduğunu söylemek (şimdilik) mümkün görünmüyor. Verili olanla uzlaşmayı esas alan bir yaklaşım söz konusu.Uzlaşmaya karar verdiğimiz andan itibaren ona uygun bilgi-fikir-yorum üretmekte güçlük çekmiyoruz. Oysa ki nebevi gelenekten öğrendiğimiz en temel ilke, kanaatimce, uzlaşmayı reddetmektir. Nasıl ki uzlaşmaya karar verdiğimizde ona uygun söylem-eylem pratiği inşa edebiliyorsak, uzlaşmayı reddettiğimizde de ona uygun söylem-eylem üretebiliriz. “Epistemolojik bağımsızlık savaşı” derken, Müslümanlar olarak temel referans noktamız olan vahiy bilgisi-nübüvvet pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimimizden ilham alarak inşa edilmiş bir bilgi sistemini; bu sistemden neşet eden iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki-felsefi-estetik sosyal gerçekliği kastediyorum. İnsanlık ailesinin felahının buradan geçtiğine inanıyorum. Sözünü ettiğim bağımsızlığın kazanılması için örgütlü-sistematik-uzun erimli bir mücadele stratejisi üzerinde kafa yormak gerektiği kanaatindeyim. Önceki sayınızda Kürşat Atalar Bey’in dikkat çektiği “düşüncenin okullaşması” önerisinin (bu bağlamda) önemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada modern/post-modern değer(ler) sisteminin ve bu sistemin kavramsal/kurumsal çerçevesinin (tüm yönleriyle) İslam noktayı nazarından teşrih masasına yatırılması elzemdir. Bu yapıldığında karşımıza İslam’la asla ve kat’a telif edilemeyecek bir bilme-kavrama-yorumlama biçimi çıkacağından kuşkum yoktur. Sözünü ettiğim bilme-kavrama-yorumlama biçiminin sosyal bilimlerin diline/söylemine nüfuz ettiği gerçeğiyle (de) yüzleşmemiz gerekiyor. Demem o ki sosyolojinin bilme-kavrama-yorumlama biçimine yaslanarak Müslüman bir toplum analizi yapılamaz. Çünkü modern sosyoloji Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak ortaya çıkan sosyal gerçekliği referans alır ve bütün toplumları bu gerçekliğin içinden değerlendirmek ister. Bunu Said Halim Paşa yaklaşık yüzyıl önce söylüyor… Öte yandan toplum üzerindeki etkisi oldukça fazla olan siyasetin Fransız devriminin ilham verdiği kavramların tasallutundan kurtarılması, İslami referanslar temelinde bir siyaset felsefesinin ve siyasal dilin inşası için çaba göstermek gerekiyor. Ulus-devlet aygıtının bilinçlerimizde açtığı yaraların tedavisi için seferberliğe ihtiyacımız var. Özellikle İslami iddialı havzaların bu seferberlikte rol almaları gerekiyor. İstişari zeminlerimizi olabildiğince geniş tutmak elzemdir. Her bağımsızlık mücadelesinde olduğu gibi epistemolojik bağımsızlık ta ciddi riskler içeriyor. Bu risklerin başında da egemen paradigma tarafından kriminalize ve terörize edilmek geliyor.

İslam dünyasındaki entelektüeller ve âlimler posthümanizm, postkolonyalizm, biopolitika gibi yeni kavramların işaret ettiği durumlar hakkında gerektiği ölçüde düşünce ortaya koyabiliyorlar mı? Sizin bunları tartışma noktanızdan biraz bahsetmek ister misiniz?

Sözünü ettiğiniz kavramlar/ideolojiler aydınlanma paradigmasının kendi iç eleştirisi olarak okunabilir kanaatindeyim. Bu bakımdan ideolojik anlamda bir iç tutarlılıktan söz edilebilir. Hümanizm ne kadar batılsa post-hümanizm de o kadar batıldır. Hümanizm, özgür olmak için tanrıyla savaşmak gerektiği tezi üzerine kuruldu. Zeus-Prometeus kavgasından ilham alarak Prometeusçu bir yaklaşımı terviç etti. “Beyaz adamı” merkeze aldı ve oldukça eril bir dil kullandı. Post-Hümanizm ise beyaz ve erkek olmayanları (hatta kadın ve erkek cinsi dışında olduğu varsayılanları) da kuşatma iddiasında… Post-kolonyalizm, sömürgeciliğin doğrudan(cebren) değil de dolaylı(yumuşak) olarak devam ettiği tezine yaslanır. “Beyaz adamın” dünya görüşü ve hayat tarzının içselleştirilmesi sonucu ortaya çıkan duruma vurgu yapar. Bio-politika ise,Michael Foucoult’un tespitiyle, iktidarın bedenler üzerinde kurduğu tahakküme işaret eder. Takip edebildiğim kadarıyla,Türkiye’de dahil, İslam dünyasında bu konular üzerinde düşünce üretimi oldukça azdır. Umran Dergisi’nin mart sayısında( 331.sayı) Katar Şark Gazetesi’nden Ahmet El Kadidi, Filistin asıllı Edward Said’in 1993’te yayınlanan “Kültür ve Emperyalizm” adlı eserinin hala Arapçaya tercüme edilmediğine dikkatlerimizi çekiyordu. Bunun anlaşılabilir ve izah edilebilir bir tarafı yok… Kaldı ki o kitabında Edward Said en çok ta Arapların maruz kaldığı emperyalist tahakküme dikkat çekmektedir. Yani milliyetçi saiklerle bile hareket edilmiş olsaydı bu kitabın çoktan Arapçaya tercüme edilmesi gerekirdi.(Sözünü ettiğim kitap yayınlandıktan beş yıl sonra Türkçe’ye tercüme edilmiş.) Bu noktada Filistin’e ayrı başlık açmak gerektiği kanaatindeyim. Arap havzası içinde zihinsel dinamizmi en yüksek toplum olarak Filistin’e işaret edilebilir. Siyonist barbarlığa karşı verdikleri mücadele onları diri kılmış. Her alanda üretmeye özen gösteren bir ruh hali var Filistin halkının…Merhum Akif Emre İz’ler kitabında ,kısa adı PASSIA olan ( Uluslar Arası İlişkiler Çalışmaları Filistin Akademik Topluluğu) Doğu Kudüs merkezli kuruluşun,bir çok bağımsız devletin bile yapamadığı ansiklopedik çalışmalara imza attığına dikkatlerimizi çeker. Siyonist sömürgeciliğe karşı yerelde ve küre ölçeğinde farkındalık oluşturmaya çalıştığını söyler. Petrol zengini Körfez Tiranlıklarının şımarıklığına karşı Filistin’in bu kavi entelektüel duruşu/çabası dikkate şayandır.    

Matrix evreni, dijital kültür insan olma tarzımızı değiştiriyor mu?

Kesinlikle değiştiriyor. Gerçeği sanaldan ayırt edemeyen bir sosyal gerçekliğe doğru koşar adım ilerliyoruz. Gerçeklikle temas kurma kabiliyetimizi yitiriyor, duygularımızı sanal alemin insafına terk ediyoruz. Bu durum zorunlu olarak söze ve yazıya duyarsızlaşmayı beraberinde getiriyor. “Göz”ün merkezde olduğu bir hayata zorlanıyoruz. Aslında zorlanma demek belki kolaycılık olarak anlaşılabilir. Bu hayatı kendimiz tercih ediyoruz dersek daha isabetli olur herhalde. Asırlarca sözün ve yazının, kalemin ve kelamın gölgesine sığınarak varlığını anlamlı kılmış insanlık ailesi için “göz” ün merkezde olması, kupkuru bir materyalizmin girdabında debelenmek anlamına geliyor. Söze ve yazıya duyarsızlaşan insan meramını “emoji” lerle anlatmaya çalışıyor. Yani düşüncenin en ilkel biçimiyle… Göz’ ün merkezde olması kamera ve fotoğraf makinesinin hayatımızın her anını işgal etmesiyle yakından alakalı. Artık göz önüne getirilmeyen şeyin kıymeti yok… Bu nedenle olsa gerek resim ve video gündelik hayatın ayrılmaz parçası adeta… Bendeniz bu süreci,”bilincin pornografikleşmesi” olarak adlandırıyorum. Malum pornografi en ince ayrıntısına kadar görünür kılmayı amaçlar. Böylece yorumu imkansızlaştırır… Yorumun olmadığı yerde fikir de yoktur. Çünkü her yorum bir fikre istinad eder… Fikir de bilgiye… Enformasyon bombardımanı altında sağlıklı düşünme kabiliyetini yitiren bir sosyolojik gerçeklik var artık… Dijital tiranlık ”habere boğarak cahil ve edilgin kılma” stratejisiyle hareket ediyor… Aklın en temel işlevi olan “bağ kurma” yı zaafa uğratıyor… Bu cendereden çıkış yolu olarak, kitabımda da işaret ettiğim üzere, kalemin ve kelamın gücüne sığınmayı teklif ediyorum. Bunun için de sükutu ve sükunu temin etmemiz gerekiyor. Nebevi geleneğin son temsilcisi Hz.Muhammet(s.a.v) ‘in hayatından ilham alarak “mağara metaforu” üzerinden bir direniş başlatılabilir kanaatindeyim. Malum son Elçi’ye vahiy mağarada nazil oldu… Sükut ve sükun halindeyken… Demek ki tefekkürün ön koşulu sessizliği ve hareketsizliği temin etmek… Oldukça gürültülü ve hareketli bir yaşama mecbur bırakılarak (ya da bu yaşamı tercih ederek) düşünmeyi/tefekkürü ihmal ediyoruz maalesef… Matrix evreninde insan kalmak için “mağaraya(sükuta ve sükuna)dönüş” şart…

Başka bir kavramla devam edelim. Entelektüellerin işlevi üzerine de yazılarınız var kitapta. Entelektüeli günümüzde nasıl düşünebiliriz? Malumunuz, bu konudaki temel yaklaşımlar 1990’larda şekillendi Türkiye’de. Bu tarafıyla mevcut durumunun eleştirisi öne çıktı. Kavramın geçmişinden farklı bir şekilde günümüzde farklı bir alımlanması olduğunu düşünebilir miyiz?

Ortaya çıkış koşulları itibariyle entelektüel (özellikle) Dreyfus davasıyla ilişkilendirilir. Mevcut statükonun hilafına bir duruş sergileyerek “ötekinin” hakkını savunmak suretiyle gerçeğin ayan beyan ortaya çıkmasını sağlayan kişi/ler anlamında kullanılmış. Ortaçağ’da ise ultra-katı Katolik geleneğe karşı muhalif duruşlarıyla öne çıkan, yer yer aylaklıkları ve cari din dilini/söylemini hicvetmeleri yönüyle de dikkat çeken “goliardlar” ın entelektüelin öncüsü olduğu kabul edilir. Bu bağlamda entelektüel hem statükoya hem de dine karşı bir duruşun mümessili olarak öne çıkar, özellikle Hıristiyan gelenek içerisinde… Türkiye’de daha çok ikinci anlamıyla, yani dinin(İslam’ın) karşısındaki tutumuyla dikkat çekmiştir… Bazı küçük değişiklikler olsa da hala benzer tutum devam etmektedir. Bendeniz entelektüeli,hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan,hakikatin söylem ve eylem olarak tecessüm ve tebellür etmesine öncülük eden kişi/ler olarak tanımlıyorum. Hakikatin ise “aranan” değil verili(vahiy bilgisi ve nübüvvet pratiği) olduğu kanaatindeyim. Bu bağlamda entelektüel ile alimi( birbirinin yerine ikame edilmeleri tam olarak mümkün olmasa da) aynı ilkesel duruşun temsilcileri olarak görüyorum. İlmi/entelektüel kadroların öncülüğünde yürütülecek örgütlü-sistematik çalışmalar aracılığıyla insanlığın felahının mümkün olacağını düşünüyorum. Bu bağlamda hicri ilk üç asırda tesis edilen ilmi/entelektüel bağımsızlığın ihyası için çok yoğun çalışmalar yapmamız gerekiyor. Sözünü ettiğim bağımsızlık sayesinde Müslümanlar karşılaştıkları soru(n)ları aşmayı başardılar. Bu bağımsızlık merak duygusuyla birleştiğinde ortaya her alanda çok yoğun içerik üretimi çıktı. Ne zaman ki ilmi/entelektüel bağımsızlığımızı kaybettik, içerik üretimi zaafa uğradı ve tarihten yavaş yavaş çekilmek zorunda kaldık. Halihazırda İslam dünyasının genelinde olduğu gibi Türkiye’de de ilmi/entelektüel bağımsızlık henüz sağlanabilmiş değildir. Statükoyla barışık bir durum söz konusudur. Kimi zaman reel-politik argümanlar, kimi zaman ulus-devlet realitesinin dayattığı etnik-mezhebi öncelikler, kimi zamansa konjonktürel zaruretler ve/veya politik ayrıcalıkları koruma refleksi nedeniyle ilmi/entelektüel bağımsızlık ihlal ediliyor. Denebilir ki bu bağımsızlık temin edilemediği müddetçe, yukarıda işaret etmeye çalıştığım epistemolojik bağımsızlık savaşını başlatmak mümkün değildir.

Kitaplarınızdan da aşina olduğumuz üzere çağdaş filozof ve yazarların metinleriyle hemhâl olmaya çalışıyorsunuz. Dipesh Chakrabarty, Frantz Fanon başta olmak üzere bazı entelektüellerin değerini özellikle vurguluyorsunuz. Eserlerini takdir ediyorsunuz. Müslüman entelektüeller, yeni bir farkındalık kazanma ve bir dil oluşturma sürecinde niçin böylesi isimler üzerinde durmalı? Onları bu kadar mühim kılan nedir?

Sözünü ettiğiniz isimler-ki bu isimlere Ranajit Guha,Mahmut Mamdani,Gayatri Spivak,Ali Şeriati,Malik B.Nebi,Gil Anidjar,Ziyaüddin Serdar,Arundhati Roy gibi isimler de dahil edilebilir- sömürgeci tahakkümün ördüğü tel örgülerin dışına çıkmayı,sömürgeci bilginin mahiyeti ve keyfiyetine dair farkındalık oluşturmayı,bütünüyle beyaz adamın çıkarlarına hizmet eden uluslar arası siyasal-iktisadi-hukuki-askeri gerçeklikle yüzleşmeye çağırmaları, modern/post-modern değerler sisteminin Yahudi-hıristiyan kodlarla olan içiçeliğine dair niteliksel çözümlemeler yapmaları itibariyle öne çıkıyor. Dolayısıyla bu isimlerden Türkiyeli okurların istifade etmesinin faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye,vaktiyle askeri emperyalizme karşı vakur bir duruş sergileyerek bağımsızlığını temin etmiş ve fakat “epistemolojik emperyalizme” teslim olmuştur. Bu teslimiyet devam ettikçe-ki ediyor- Türkiye için onurlu bir gelecekten bahsetmek mümkün değildir.

Çalışmalarınıza baktığımızda önceki eseriniz İslamcılık hakkında. Orada ayrıntılı biçimde ele aldınız. Şuradan devam edebiliriz sanırım: İslamcılık genellikle, aileye, bir ölçüde geleneğe ve tarihe yaptığı vurgudan dolayı muhafazakârlık ile ilişkilendiriliyor. Ayrıca İslamcılık, uzunca zaman geçmişe yönelik eleştirel yaklaşımıyla öne çıktı. Geçmişi daha öne çıkarmak yerine gelecek anlayışımızı nasıl düşünebiliriz? Yarının tarihine bakarken ne yapılmamasına dair gördükleriniz nelerdir?

İslamcılığın hem Türkiye hem de İslam dünyası toplumları için en sahih ideolojik istinatgah olduğunu düşünüyorum. İslamcılığın muhafazakarlık ve/veya sağcılıkla ilişkilendirilmesinin maksatlı olduğu kanaatindeyim. Böylece İslamcı ideolojinin “paradigma içi” bir tezahür olduğu algısı oluşturulmak istenmekte ve ardından “ölümü” ya da “bittiği” iddia edil(ebil)mektedir. Oysa ki hem muhafazakarlık hem de sağcılık bütünüyle İslam’ın ruhuna yabancıdır. Muhafazakarlık Katolik-protestan geriliminin sonucu olarak ortaya çıkan bir tutumun adıdır. Aileye ve geleneğe yaptığı vurgu Protestan yıkıcılığını(tedhişini) azaltmak ya da engellemek içindir. Bendeniz İslamcılığı,”vahiy bilgisi,nebevi pratik ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimden ilham alarak zulmün tekerine çomak sokmak için örgütlü-sistematik bir mücahede sürecinin faili olan Müslüman tavrı/tarzı/tutumu olarak anlıyor ve tarif ediyorum. Mübarek İslam’ın hayatın bütününe vaziyet etmesini arzulayan bir cehttir bu… Bu bağlamda yarının tarihini bugünkü çabalarımızın şekillendireceğini söylemek mümkün… Türkiye özelinde, sağ/muhafazakar geleneğin cürüm ve günahlarını İslamcılığa hamletmek isteyenler,sömürgeci tahakkümün (yani “epistemolojik emperyalizmin”) kalıcılaşmasına hizmet etmekten başka bir şey yapmıyorlar. Türkiye’nin onurlu bir yarına uyanmasını engelleyen bu hizmetleri sayesinde “beyaz adamın” gözdeleri arasında yer alacaklarına kuşku yok…  

Peki, İslamcılığı İslam dünyasındaki arayışların merkezi şeklinde görmek hâlâ mümkün mü? İslamcılığın görev(ler)ini yeniden ele almak istersek, ne tür beklentiler içinde olabiliriz?

İslam dünyasının ,şayet sömürgeci bilginin tahakkümünden kurtulmak istiyorsa,İslamcılıktan başka seçeneği yok… Çünkü İslamcılık haricindeki tüm ideolojiler modern paradigmanın epistemolojik referanslarına yaslanır. Binaenaleyh “paradigma dışı” bir mücadele sadece İslamcılığın şemsiyesi altında mümkün. Çünkü bu şemsiye vahiy bilgisini-nebevi pratiği ve bu bilgi-pratikle mütenasip geleneksel birikimi referans alır. Bu bağlamda öncelikli adım modern/post-modern değerler sisteminin kavramsal ve kurumsal çerçevesinin dışına çıkma çabası olmalıdır. Bu çabanın failleri sorumluluk sahibi alim/aydın/entelektüel kadrolar olmalıdır. Bu kadrolar eliyle yürütülecek irşad faaliyetleri yeni bir sosyal gerçekliğin inşasına vesile olabilir. Sözünü ettiğimi bu irşad faaliyetleri bir bütün olarak hayatın (iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki-felsefi-estetik v.b) tüm veçhelerine hitap etmelidir.

Çok teşekkür ederiz. Son olarak mülakatımıza eklemek istediğiniz başka noktalar var mı?

Ben de teşekkür ederim. Sağolun…

 

NOT: Bu mülakat Umran Dergisi'nin Mayıs sayısında (333.sayı) yayınlanmıştır.


AddThis