okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün124
mod_vvisit_counterDün772
mod_vvisit_counterBu hafta1213
mod_vvisit_counterBu ay1899
mod_vvisit_counterHepsi1576145

İstanbul Kim(in)dir?

Şehirlerin de kimlikleri vardır. Orada mukim olanlara ruh veren öğretiden iz/ler taşır bu kimlikler… Sokaklarında, caddelerinde, mahallelerinde dolaştığınızda o şehrin “kim” olduğunu, aidiyetini, mensubiyetini hemen anlarsınız… Her zerresine sinmiştir kimliğin izleri… “Mekanın şerefi orada oturandandır” kavlinin ispatıdır adeta izler… İnsan gibidir şehirler… Canlıdır yani… Doğar, büyür ve ölür… Şayet muhatabına canlılık bahşedecek bir ruha sahipse her yeni kuşakta yeniden doğar,dirilir… Kimlik ile kişilik arasında,biri diğerinin mütemmim cüzü olmak üzere,çok yakın bir ilişki vardır. Kimliğin inşasında rol oynayan öğreti, kişiliğin (şahsiyetin) tebarüz etmesini de sağlar. Demek ki “kim”lik ve “kişi”lik birbirinden bağımsız değildir.

Şehirlerin de mü’mini,münkiri,münafığı,müşriği,fasığı vardır. İnsan, tabiatı icabı medenidir denir. Doğrudur. Ahlaki ilkelerden bahsedebilmek için birlikte yaşamak zaruridir… İnsanlardan uzakta tek başına yaşayan birinin ahlaklı ya da ahlaksız olması bir şey ifade etmez. Hukukun ikamesi ve işlerliği de birlikte yaşamaya karar veren insan topluluklarında mümkündür. Özgürlük ve kölelik de öyle… Özgürlüğün kayıtsızlık/hadsizlik anlamına gelmediğini, köleliğin istiskal edici bir mahiyete sahip olduğunu birlikte yaşamaya karar veren insanlar bilebilir. İnsanın mekanla kurduğu ilişki onun aşkın/metafizik boyutunu havidir. Mekanın bizatihi kendisinde kudsiyet aramak beyhudedir. Orayı anlamlı kılan, değer yükleyen insandır. Şehirler, birlikte yaşamaya karar vermiş insan topluluklarının aşkın/ metafizik yoğunluklarının ve bu yoğunluğun ete kemiğe büründüğü mekanlardır.

İnsanlık tarihi boyunca dinin/itikadın/inancın belirleyici ve tayin edici olmadığı bir zaman dilimine tesadüf etmek zordur. Yüce Kur’an insanın dünya sürgününü nübüvvetle başlatır çünkü… Nübüvvet, Allah(c.c)’ın insanlık ailesine en büyük lütfudur… Fıtratı/tabiatı/özü gereği insan “bağlanmaya” mecburdur. En ilkel kabilelerden en modern uygarlıklara kadar inanç/itikat yegane belirleyicidir. Tarihin son üç asrında, adına aydınlanma denilen proje aracılığıyla metafizikten bağımsız fizik,ruhtan bağımsız beden,ahiretten bağımsız dünya,nübüvvetten bağımsız tarih algısı tahkim ve terviç edilmeye çalışılsa da, ortaya çıkan durum, büyük bir inhiraf olarak aydınlanmanın gözden geçirilmesinin ve insanın aşkın boyutunun görmezden gelinmemesi gerektiğinin itirafı gibidir. Bugün küreselleşmeye çalışan modern uygarlığın eksiksiz bir biçimde Judeo-Hıristiyan kodlar taşıdığı inkar edilemez. Her ne kadar bu kodlar kendisini neo-liberal/kapitalist dünya görüşü ve hayat tarzının içine gizlemiş olsa da, biraz eşelendiğinde gerçek ayan beyan ortaya çıkmaktadır.

İyi bir öğretmen olan tarih, medeniyetlerin karakteristik özelliklerinin şehirlerde içkin olduğunu söyler. Yani bir medeniyetin insan-insan, insan-mekan, insan-tabiat ve insan-Tanrı ilişkisinin mahiyetine ve keyfiyetine vukufiyet kesbedebilmek için şehirlere odaklanmak elzemdir. Evlerin düzeni, sokakların biçimi, eğitim-sağlık-siyaset-hukuk v.s alanlarda icat ve inşa edilen yapılar/kurumlar, üretim ilişkilerinin mahiyeti, ticari faaliyetler v.b o şehirde egemen değer sisteminin,ruh veren itikadın/inancın izlerini taşır. Yesrib’in Medine, Jeruselam (Yeruşalim)’in Kudüs, Konstaniyye’nin İstanbul olmasındaki hikmet te, kanaatimce, burada gizlidir. Nebevi öğretinin klavuzluğunda yeni bir sosyal gerçekliğin inşası, bu gerçekliği sürekli ve cazip kılacak yapıların teşekkülü şehrin doğasının değişimine sebep olacaktır. Özellikle Yesrib’in Medine olma süreci dikkat çekicidir. Çünkü bizzat Nebi(s.a.v)’nin eliyle gerçekleşmiştir. Dolayısıyla istisnai bir örnek ve biricik referanstır… Yesrib, Nebevi önderliğin şemsiyesi altına girmeyi kabul eden mü’minlerin müstakil bir cemaat olarak kendilerini ispat ettikleri ilk yer olduğu için Medine adını almıştır. İlahi vahiy Mekke’de nazil olmasına rağmen Medine Müslüman cemaatin müstakil varlığının tebarüz ettiği ilk belde olmuştur. Anlıyoruz ki İslam noktayı nazarından şehir, nebevi önderliğe ram olanların kendi hukuklarıyla-iktisatlarıyla-siyasetleriyle hasılı kelam itikatlarının bütün boyutlarıyla yaşandığı yerdir. İnzal Mekke’de başlamasına rağmen burası şehir vasfı kazanmadı. Çünkü müminler topluluğu henüz inançlarının/itikatlarının hukuki-siyasi-iktisadi-içtimai boyutlarını yaşayacak bir cemaat olmamışlardı. Ne zaman ki Yesrib’e hicret ettiler o vakit burası Yahudi-Hıristiyan-Müşrik inanç gruplarının arasında İslam itikadına bağlı müstakil bir topluluk olarak Müslümanların varlığına şahit oldu. Bu şahitliktir Yesrib’i Medine yapan… Yüce İslam itikadının hukuki boyutlarını içeren aziz beyanının Medine’de nazil olmasının hikmeti de (Allah’u a’lem) bu olsa gerektir.

Şehir inşasının hicretle olan bağı görmezden gelinemez. Yesrib’in Medine olmasına vesile olan ufuk şüphesiz ki hicretle anlamlıdır. Küfrün-şirkin-tuğyanın egemen olduğu bir beldeden uzaklaşıp, tevhid akidesinden ilham alan bir şehir inşa etmek… Bu şehrin rengini, kokusunu, tadını tevhid akidesiyle belirlemek… Hicret sadece somut bir mekandan başka bir mekana gidiş anlamına gelmez. Cahili değerler sisteminin belirleyici ve tayin edici olduğu sosyal gerçekliği terk ederek, yüce İslam’ın gölgesine sığınmak suretiyle yeni bir gerçeklik inşa etmeyi de içkindir hicret… Bu sığınma öylesine güçlüdür ki, İslam’ın dışındaki bütün inanç ve itikatlar batıl (yani ind-i İlahide makbul olmayan) olarak kabul edilir. Cenab-ı Peygamberin(s.a.v) hicretin hemen akabinde ilk iş olarak mescit inşa etmesi Müslüman muhayyilenin şehir tasavvurunda merkezi önemi haizdir. Mescit, mübarek İslam inancının gölgesine sığınan müminlerin birlikteliğinin sembolü olduğu kadar, İslam cemaatinin hayati soru(n)larının konuşulup çözüme bağlandığı yerdir aynı zamanda. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar yeni bir şehir inşa ettiklerinde ya da bir şehri fethettiklerinde öncelikle mescit inşa etmiş ve burayı şehrin kalbi gibi konumlandırmıştır.

Yesrib’de Nebi’nin elleriyle inşa edilen mescit orayı Medine kılan en mühim şiardır. Mescidin ardından pazarın inşası gelir ki, İslam milletinin ticaret hukukunu en kamil manada uygulayacağı yer kendine ait pazarıdır. İktisadi bağımsızlık adımıdır bu bir anlamda… Burada yüce İslam’ın ilke, prensip ve umdeleriyle şekillenmiş bir ticari hayatın ikamesi diğer inanç gruplarını bile cezp edecektir. Tefeciliği, faizi, rüşveti, stokçuluğu, aldatmayı kesin bir dille yasaklayan muazzez İslam’ın ticaret anlayışı Medine’de kısa sürede meyvelerini verecek ve Müslüman tüccarlar İslam’ın yayılmasında çok etkili olacaktır. Şehrin kalbinin mescitte atması nebevi önderliğin gölgesine sığınmanın göstergesidir. Mescit ilmi/entelektüel merkez olması münasebetiyle de şehre hayat bahşeder. İlim ve hayat birbirinden kopuk olmamalıdır. Nebinin eliyle şekillenen mescitte ilim sevdalıları olarak suffe ashabı sonraları Müslümanlara mescit-medrese birlikteliğini ilham edecek, İslam şehirlerinin alamet-i farikası olarak bu birliktelik asırlarca yaşatılacaktır.

Mescit-medrese-pazar eksenli şehir tasavvuru mimariye de etki edecektir. İslam tefekkür geleneğinde kemalin ifadesi olarak daireye verilen önem şehir planlamasında da ekili olacaktır. Mescit-medrese-pazar etrafında daireler çizerek dışa doğru genişleyen şehirlerimiz insan-insan, insan-tabiat, insan-eşya ve insan-Allah ilişkisinin kamil manada tecessüm ettiği mekan örnekleri olarak tebarüz edeceklerdir. Hayatı ve ölümü birbirinin mütemmim cüzü olarak gören inancımızın tezahürü olarak mezarlıklar şehrin içinde, herkesin her zaman görebileceği yerlerde yapılarak profan/seküler/mekanik dünya tasavvuru ve hayat anlayışının ikamesine izin verilmeyecektir. Roma’da şehrin dışına inşa edilen mezarlıklar bu uygarlığın materyalist-müstehcen-profan mahiyetinin gereğiydi.

Gerek jeopolitik konumu gerekse asırlar boyunca Ortodoks Hıristiyan dünyasının kalbi olması münasebetiyle İstanbul, şehirler içinde çok özel çok istisnai bir yere sahiptir. Onun bu ayrıcalığı Türkiye’nin de alelade bir ülke olmadığının, bu nedenle BM’ye kayıtlı herhangi bir ülke gibi görülmemesi/değerlendirilmemesi gerektiğine delalet eder. Dolayısıyla başlıkta sorduğumuz İstanbul Kim(in)dir? Sorusu aynı zamanda Türkiye Kim(in)dir? Sorusunu da içkindir. Üzerinde yaşadığımız topraklar henüz İslam beldesi (dar-ül İslam) olmazdan evvel Hıristiyan Doğu Roma’nın egemenliği altındaydı. Urfa-Mardin-Antakya-Trabzon-Khalkedon(Kadıköy)-İznik gibi teolojik/teo-politik etkisi güçlü kentlere ev sahipliği yapıyordu. Pers-Roma savaşlarının ana üssüydü. Öyle ki yüce Kur’an’da Rum Suresi adıyla maruf beyanda Pers-Roma savaşına atıf vardır. Mekkeli müşrikler kendileri gibi pagan(putperest) olan Perslerin Roma’yı mağlup etmesine sevinmiş ve Müslümanlara “İşte gördünüz mü? Sizin gibi kitap/nübüvvet ehli olanlar bizim gibi putperest olanlara yenildi. Biz de sizi yeneceğiz.” Diyerek bir tür psikolojik savaş yapmışlardı. Mübarek Kur’an bu tarihi hadiseye atıfta bulunurken, Romalıların yakın bir zamanda galip geleceğini müjdelemiş, kısa bir süre sonra bu müjde gerçekleştiğinde ise müminler mesrur olmuştu.

Romalıların Yunan’dan tevarüs ettikleri ırkçı-materyalist ve müstehcen sosyal gerçekliği Hıristiyanlıkla mezceden Teo-politik adım bugünkü Anadolu topraklarında atılmıştı. Sadece bu da değil. 381 de İstanbul’da toplanan konsil Aryanistliği yasakladı ve Ortodoksluğun doğumuna vesile oldu. 1054 ‘te ise Batı Roma ile Bizans(Doğu Roma) kiliselerinin kesin ayrımı, hem Latin Avrupa’nın hem de Katolikliğin İstanbul’la arasına mesafe koyması anlamına geliyordu. 1204’te IV. Haçlı Seferi Katolik Latin Avrupa’nın Konstaniyye’yi yağmalamasıyla sonuçlandı. İstanbul’un fethi arifesinde söylenen “Latin serpuşu göreceğime Müslüman sarığını tercih ederim” sözünün arka planında, Bizans Ortodoksluğunun IV. Haçlı seferinin barbarlığına tanıklığı vardır. Doğu Hıristiyanlığı Batı Roma’dan ayrıldıktan sonra genişlemesini (Konstaniyye merkezli olarak) sürdürecektir. Bugünkü Kiev-Rusya havzası 950’li yıllarda Hıristiyanlığa intisab ederek Ortodoksluğun kuzeye doğru genişlemesini sağlayacaktır. Özellikle 19.yüzyıldan itibaren Rusya’nın İstanbul’a dönük iddiaları (Ortodoks Hıristiyanların hamiliği bağlamında) bu tarihi arka plandan bağımsız değildir. Öte yandan bin yıldan fazla aynı kilise etrafında kümelenen Rusya ve Ukrayna’nın birkaç yıl önce kiliselerini ayırması, daha doğrusu Ukrayna’nın Rusya’dan bağımsızlığını kazanmak amacıyla bağlı olduğu kiliseden ayrılıp kendi bağımsız kilisesini kurması adımı da İstanbul’da atılmıştı, hem de Türkiye’nin desteğiyle… Ukrayna’ya saldıran Putin’in, saldırganlığını gerekçelendirirken sıraladığı bir çok argüman arasında kiliselerinin ayrılmasına yaptığı “özel atıf” dikkatlerden kaçmadı. O, bu ayrılığın “dış güçler”(Avrupalılar) tarafından organize edildiğini düşünüyordu. Elbette ki, Rusya’nın saldırganlığını sadece Ukrayna’nın Rusya merkezli Ortodoks kilisesinden ayrılmasına bağlamak isabetli olmayabilir. Ancak iç kamuoyunu konsolide etmek için dini argümanlar her zaman etkili olmuştur.

IV.Haçlı seferiyle İstanbul’u işgal eden Katolik Latin Avrupa’nın burada kurduğu “Latin İmparatorluğu” kısa sürecektir. 1261’de Bizans Konstaniyye’yi alacak ve Ortodoks kültürüne geri dönecektir. Doğu ve Batı Hıristiyanlığı arasındaki bu gerilim en çok Osmanlı’nın/ Türkiye’nin işine gelecektir. Özellikle 19.yüzyılın başından itibaren bu gerilimi fırsata çevirmeye dönük dış politikamız, kimi ufak tadilatlarla, hala devam etmektedir. İstanbul’un yeniden Ortodoksluğun kalesi olmasını murat eden Doğu Hıristiyanlığı bu emelinden vazgeçmeyecektir. Türkiye bunun ne kadar farkındadır bilmiyorum. Ancak Bağdat-Şam-Belh-Kabil gibi aziz şehirlerimiz(hafızalarımız) tarumar edilirken, asıl hedefin İstanbul olduğunu görmeyenlerin gafil olduğunu söyleyebiliriz.

Müslümanlar Konstaniyye’yi İstanbul yapmak için yukarıda da işaret etmeye çalıştığım üzere evvela İslam’ın şiarlarını belirgin kıldılar. Şehrin en büyük mabedini mescit/cami yaparak o şehrin egemen şiarını İslamlaştırdılar. Ayasofya Ortodoks Hıristiyanlığın en büyük mabediydi. Konstaniyye’nin Bizans’a/Hıristiyanlığa aidiyetinin nişanesiydi. O mabet kilise olarak kaldığı sürece, bu aidiyet duygusu canlılığını koruyacaktı. Müslümanlar Konstaniyye’nin artık bir Hıristiyan şehri olmadığının,bilakis İstanbul adını alarak aziz İslam şehirleri arasına katıldığının (dar-ül İslam olduğunun) idrak edilmesi için Ayasofya’yı mescite tebdil ettiler. Diğer kiliselerin çoğuna ise dokunmadılar. Hatta sultan Fatih o güne kadar kendilerine mahsus/özerk/otonom bir kiliseleri olmayan Ortodoks Ermenilerine kilise açma izni vererek kendince önemli bir de adım attı. Bugün bile Fatih’in verdiği berat Ermeni kilisesinde sergilenmektedir. Verdiği bu berattan dolayı Ermeniler, her zaman Fatih’e şükranlarını ifade ederler.

Katolik Latin Avrupa, Doğu Roma İmparatorluğu’nu tarih sahnesinden silen Müslümanlardan intikamını 1492’de Endülüs’ü tarumar ederek aldı. Yaklaşık sekiz asır İber Yarımadası’nda varlık gösteren Endülüs’ten geriye neredeyse hiçbir şey bırakmadı. Oysaki Endülüs’ün ilmi/entelektüel mirası Avrupa’nın Katoliklikle yüzleşmesinde/hesaplaşmasında ve nihayetinde aydınlanmaya giden yolun köşe taşlarının döşenmesinde çok hayati bir rol oynamıştı. Adına Rönesans ve reform denen süreçler bu mirasın sağladığı dinamik entelektüel iklim sayesinde mümkün olmuştu. Toledo(Tuleytula) ve Sicilya’daki tercüme okulları sayesinde yerel dillere aktarılan eserler Avrupa’nın barbarlıktan kurtulmasına yardım etmişti. Bu süreçte İstanbul Müslümanların elinde tipik bir İslam şehri olarak dizayn ediliyordu. Ayasofya’nın camiye tebdili sonrasında şehre egemen her tepeye yeni camiler yapılarak bu şehrin İslam’a ait olduğu tescillendi. Sahn-ı seman medreseleri inşa edilerek mescit-medrese birlikteliği ikame edildi. Müslüman tüccarlar için müstakil pazar/lar yapılarak İslam’ın ticaret hukukunun/ahlakının tecessüm etmesinin önü açıldı ve yaklaşık dört asır bu şehirde enflasyon olmadı. 1453’ten sonra İstanbul’u ilk yabancı işgali I.Dünya savaşı yıllarında (1918’de) gerçekleşti ve bu işgal yaklaşık beş yıl sürdü.

Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra İstanbul kozmopolit bir şehir hüviyeti kazandı. Burada kozmopolitliği bugünkü vülgarize edilmiş (yersiz yurtsuzluk,dünya vatandaşlığı, aidiyetsizlik anlamında değil) farklılıkların barış içinde bir arada İslam’ın tefevvukuna rıza göstererek yaşadığı sosyal-siyasal-kültürel ortam anlamında kullanıyorum. Sözünü ettiğim barışın sağlanmasında yüce İslam’ın ilke –prensip ve umdelerinin içselleştirilmesinin etkisi yadsınamaz. Tanzimat fermanı okunduktan sonra Osmanlı İstanbul’unda yaşayan Hıristiyanlar itiraz edecek ve “bizi Yahudilerle bir tuttunuz. Oysaki biz İslam’ın tefevvukuna razıydık” diyerek İslam milletinin sağladığı kozmopolit üst kültürün niteliğini takdir edeceklerdir. Benzer şekilde Jeruselam(Yeruşalim)’in Kudüs olması sonrasında da kozmopolit üst kültür Müslümanlar eliyle sağlanmıştır. Tarihin geniş penceresinden bakıldığında Hıristiyanlık ve Yahudiliğin birlikte yaşama kültürüne bütünüyle yabancı oldukları çok net bir şekilde görünür. Bugün dahi Hıristiyanlık ya asimile ya entegre ya da gettolaştırmak suretiyle yabancıyı kabul etmektedir. Yahudilik ise daha katıdır. Müslümanlar Kudüs’ten çekildikten sonra olup bitenlere bakmak bu söylediklerimizin delilidir.

20.yüzyılda ulus-devlet paradigmasının hakimiyetiyle birlikte yerellikler öne çıkmaya, farklılıklar ise düşmanlaştırılmaya başlayacaktır. Bu sürecin en büyük kaybedeni hiç kuşkusuz ki Müslüman toplumlardır. İstanbul-Bağdat’tan, Kahire-İsfehan’dan, Kabil-Yemen’den, Şam-Kudüs’ten kopa(rıla)cak,böylece itikadın renk verdiği mekan ve itikat eksenli birliktelik yerine ulusal kodların şekillendirdiği yeni mekanlar ve yeni birliktelik biçimleri icat edilecektir. Dar-ül İslam terkibi Müslümanların gündeminden çık(arıla)cak onun yerine kültürel-ulusal kodlardan esinlenen seküler/profan/mekanik terkipler girecektir. Fiziki sınırlar zihinsel sınırları belirleyecektir. Bu değişimin tezahürlerini türbelerin yerine anıtların inşa edilmesinde görmek mümkündür. Türbe, inancın/itikadın merkezde olduğu bir duruşa/tutuma işaret ederken, anıtlar ulus-devlet paradigmasının ruhuna uygunluğu ifade eder. Örneğin Eyüp Sultan Türbesi İstanbul’un mührü olarak itikat/inanç uğruna katlanılan meşakkatlere, gösterilen fedakarlığa, ilahi rızaya muvafık bir hayat yaşama arzusunun insanı nasıl değiştirdiğine, nebevi önderliğe ittiba etmenin ne anlama geldiğine işaret eder. Türbede medfun bulunan zatların yüce İslam itikadına olan bağlılıkları o türbeyle ünsiyet kuranları da etkiler. Merhum Aliya, Bosna direnişi esnasında halkına buraların kendilerine ait olduğunun delili olarak türbeleri işaret etmişti. Çünkü başka sembol yoktu… Türbeler Bosnalılara hem yüce İslam itikadına mensup olduklarını hem de o mekanda yeni olmadıklarını öteden beri oraların sakinleri olarak yaşadıklarını ilham etmişti lisanı haliyle. Böylece direniş manevi motivasyona kavuşmuştu. Denebilir ki sadece Eyüp Sultan türbesi bile İstanbul’un kimliğine dair son derece açıklayıcı bilgi vermektedir. Bizi Ankara’ya icbar edenler, orayı bir anıtla taçlandırarak ulus-devlet paradigmasına uygun bir insan-mekan ilişkisi üretmek istediler. Anıt, ulusal kahramanların yeriydi ve itikada taalluk eden boyutu taliydi. Türbeyle kıyaslandığında anıt seküler/profan bir tasavvurun ürünüydü. Orada mozaleye çelenk konulur, saygı duruşunda bulunulur ve anıt defterine günün anlam ve önemine dair yazı yazılırdı. Türbede ise dua edilir ve Kur’an okunur. Ankara’nın yıllarca “mabetsiz şehir” olarak anılması sebepsiz değildi. Sonraları Hacı Bayram Türbesi, Taceddin Dergahı gibi şiarlar üzerinden ve en sonunda Kocatepe Camii ile birlikte ulusal kimliğin yanına İslam’a olan aidiyet de iliştirildi. Lakin İstanbul’un başşehir olmaktan çıkarılması sıradan bir hadise değildir.

İsmet Özel 1990’lı yılların başında Çıdam Yayınları’nda karşılaştığı ünlü CIA ajanı (o günlerde muhtemelen emekli) Graham Fuller’in “Türkiye Avrupa’nın kuyruğuna takılmaktansa, hazır Sovyetler de dağılmışken, Türki Cumhuriyetlere önderlik edip bir Dünya gücü olabilir” önerisine karşı “bizi önce İstanbul’dan Ankara’ya attınız. Şimdi de Kafkasya’ya mı atmak istiyorsunuz?” diye mukabelede bulunduğunu söyler. Burası önemlidir. Zira ne zaman ki yüzümüzü Asya’ya dönelim, Türki Cumhuriyetlerle ittifak kuralım önerileri gündeme gelse akabinde Türkiye’nin ait olduğu yerin aslında Asya stepleri olduğu, Anadolu’nun ise Roma/Bizans/Yunan uygarlığının anavatanı olduğu dile getirilerek, buralarda işgalci olduğumuza (zımnen) işaret edilir. Bizim buralara ait olmadığımızın hatta işgalci olduğumuzun bilimsel(!) argümanları ise Arkeoloji disiplini aracılığıyla edinilir. Türkiye’nin dört bir tarafında (özellikle de İstanbul’da) halen süren arkeolojik kazılar, Anadolu coğrafyasının İslam öncesi kültürüne referans vererek, zımnen, İslam’ın buraların yabancısı/işgalcisi olduğu bilimsel(!) tezine malumat sağlar. Böylece bize Orta Asya bozkırlarını adres olarak gösterir. İstanbul’u Roma/Bizans/Yunan kültürüyle anılan bir yer olarak öne çıkarma çabası ile burayı(İstanbul’u) Asya ve Avrupa’nın kesişim noktası olarak belirginleştirip “köprü” metaforuna mesnet icat etmek aynı perspektifin sonucu. Mekteplerde Türkiye’yi tanıtırken de kullanılan “köprü” metaforu kimlik-kişilik sahibi olmayan, sadece iki farklı noktayı birbirine bağlayan, yapay bir gerçekliğe işaret etmesi bakımından istiskal edicidir. Ancak ne hazindir ki bu istiskalin farkında olan bir kültür hayatından bahsetmek güçtür. Muhafazakarlar eliyle boğazların üzerine kondurulan köprüler bu farkındalık yoksu(n/l)luğunun sonucudur. Yapılan her köprü İstanbul’un/Türkiye’nin kendine özgü bir kimliğinin-kişiliğinin olmadığı, sadece üzerinden gelip-geçmek için faydalanılacak bir “transit geçiş güzergahı” olduğu algısının güçlenmesine hizmet ediyor.

Burjuva Protestan kültür kodlarının yayılımı anlamına gelen küreselleşmenin ana üslerinden biri olarak İstanbul’un öne çık(arıl)ması yukarıda da işaret etmeye çalıştığım üzere vülgarize edilmiş kozmopolitliği terviç ediyor. Camileri, mescitleri, dergahları, türbeleri ile İslam’a olan aidiyeti tartışılmaz olan İstanbul, kozmopolit kültürün ana üslerinden biri olarak nitelendirilmek suretiyle Yunan/ Helen/Roma kültürünün müstehcen ve hazperest doğasına teslim edilmek isteniyor. Dezavantajlı grup haklarının gözetilmesi adı altında, sapkınlılarıyla maruf kişi/ler İstanbul’un gölgesinde meşruiyet arayışına giriyor. Muhafazakarlar eliyle yürütülen çirkin şehirleşme projeleri İstanbul’un İslami kimliğinin görünmez kılınmasına hizmet ediyor. Sultanahmet, Süleymaniye,Eyüp,Ayasofya,Yeni Cami,Beyazıt Cami,Fatih Cami gibi şehrin ruhunu yansıtan eserler gökdelenlerin gölgesinde kalıyor. Suud’un, aziz şehirlerimizden Mekke ve Medine’yi kapitalist/neo-liberal açgözlülüğün işgaline açarak işlediği büyük cürümün benzerini muhafazakarlar İstanbul’da işliyor. Nebevi gelenekten tevarüs ettiğimiz mescit-medrese-pazar ekseninde dairevi şehirleşme modeli terk ediliyor. Onun yerine merkezinde AVM’lerin olduğu alışveriş-eğlence-tıkınma mekanları öne çıkarılıyor ve şehir(lerimiz) bu mekanların etrafında örülüyor. “Kent Meydanı” olarak inşa edilen yerler ulus-devlet aygıtının kutsallarının takdis ve tebcil edildiği, kimi zaman da kent sakinlerinin popüler kültürün en bayağı ürünleriyle zehirlendiği yerler olarak öne çıkıyor. İslam’ın ruhuna bütünüyle yabancı olan bu şehir modelinin sakinlerinden, doğal olarak, İslami bir refleks sadır olmuyor. Kapitalist/neo-liberal öğreti bu şehirlerin ana istinatgahı olarak belirginlik kazanıyor. İstanbul gibi aziz bir şehir “tur” kültürünün pespaye doğasına kurban ediliyor. Turizm gelirini ekonomik döngünün en mühim enstrümanlarından biri olarak kodlayan ülkemiz, bu vesileyle talan ve yağma edildiğini fark edemiyor. Turizmin neo-kolonyalist perspektifin en kullanışlı aparatı olduğu kamuoyunun dikkatinden özenle kaçırılıyor. Turizm kültürünü içselleştiren bir ülkenin “garson” olmaya, yani para sahiplerini memnun etmek için her türlü hizmeti vermeye razı olduğu gerçeği görmezden gelinemez. Türkiye’yi/İstanbul’u turizm merkezi haline getirmeye çalışanlar bu gerçeğin ne kadar farkında acaba? İstanbul’umuzu/Türkiye’mizi “tur” kültürünün kof ve yüzeysel doğasına mahkum edip kimliksiz-kişiliksiz “garson” ların yaşadığı “köprü” ülke/şehir haline getirenlerin ihaneti, bugünün ve yarının tarihine büyük harflerle yazılacaktır. Unutmamak gerekiyor ki İstanbul/Türkiye varlığını ve varoluşunu İslam’a borçludur. Yani dar-ül İslam’dır. Bu gerçeğe sırtını dönenlerin bu ülkeye ve bu şehre hayrı dokunamaz.

 

NOT:Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 336.sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Kamil Ergenç


AddThis
 

Yorum ekle