okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün63
mod_vvisit_counterDün787
mod_vvisit_counterBu hafta2089
mod_vvisit_counterBu ay10173
mod_vvisit_counterHepsi1850954

Sezai Karakoç'un Tefekkür Mirasında İslamcılık

Müslüman toplumlar için imparatorluktan ulus devlete geçiş, ulemadan aydına medreseden mektebe geçişti aynı zamanda… Ulema, bir hadisi şerifte de gayet sarih olarak beyan edildiği üzere “nebilerin varisi” dir. İslami referanslar temelinde ürettiği bilgiyi temsil ve tebliğ eden kişidir. Toplumun doğal önderidir. Medrese ise Müslüman toplumun iktisadi-içtimai-hukuki-siyasi sosyal gerçekliğini inşa eden “İslam’ın renk verdiği” bilginin üretildiği yer olarak öne çıkar. Her ne kadar ilmi entelektüel bağımsızlık 12.yüzyıldan itibaren yavaş yavaş kaybedilse ve yüce İslam kokuşmuş saltanat ideolojilerine payanda yapılmaya çalışılsa da, ulema ve medrese, gündelik hayatın İslam’ın ruhuna uygun bir şekilde tanzim edilebilmesi için işlev görmeye devam etmiştir. Ta ki Suhte isyanlarıyla medrese kan kaybetmeye ve 19.yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Enderun tarafından pasifleştirilip cumhuriyet kadrolarınca tarihin arka odasına atılıncaya kadar…

Mektebin medrese karşısındaki zaferi(!) Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesinin karakteristiğini anlamak açısından mühimdir. Mektep yeni bir epistemolojik referansın sembolüdür bir bakıma… Vahiy ve nübüvvet bilgisinin tarih dışı,geri,arkaik,primitif olduğuna dair pozitivist yaklaşımlardan ziyadesiyle etkilenen Osmanlı bürokrat ve aydın sınıfı, mekteple birlikte geç kaldıkları tarihe yetişmeyi murat etmişlerdi. Muratlarına ermek için burjuva Protestan kültür kodlarından ilham alan bilgi sistemine sığındılar. Bu sistemin judeo-hıristiyan kodlarla mücehhez olduğunu ise sorun etmediler. Pozitif ilimlere ağırlık verilen mekteplerde aydınlar yetişecek ve bu aydınların öncülüğünde de toplum aydınlanacaktı. Münevver kelimesi boşuna ihdas edilmedi… Aydınlatan/aydın manasında münevver,Batı’nın tecrübe ettiği Rönesans-reform ve aydınlanma sürecine işaret ediyordu aslında. Artık alimlerimiz değil münevverlerimiz vardı. Cumhuriyete geçişle birlikte münevverin yerine aydın kelimesi daha sık kullanılmaya başladı. Bu tercihin yazı devrimiyle, öz Türkçecilikle ilgisi olsa gerektir. Aydın kelimesi muhatabını aydınlatan ama en önemlisi de epistemik dayanağı vahiy-nübüvvet değil, bilakis, burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen aydınlanma paradigması olan (bu paradigmaya meftun) kişileri tanımlıyordu. Onların öncülüğünde yeni bir sosyal gerçeklik inşa edildi. Amentüsü Türk milletinden, İslam ümmetinden, Garb medeniyetinden olmaktı bu sosyal gerçekliğin…

Lakin aydın sözcüğü de zamana dayanamadı… Entelektüel geçti onun yerine. Daha kuşatıcı bir içeriğe sahipti. Etimolojik olarak anti-katolik bir bağlamı içerse de zamanla kazandığı yeni anlam itibariyle daha isabetli bir tutum/tavır/tarz içeriyordu. Bizdeki çağrışımları genelde olumsuzdu. Entelektüel dendiğinde fil dişi kulelerde oturan, burnundan kıl aldırmayan, elitist-üsttenci- buyurgan, anlaşılmayan cümleler kuran,egosantrik ,din ve gelenek karşıtı kişi/ler anlaşılırdı. Fakat zamanla bu içerik te değişti. Bugün entelektüel sözcüğü daha çok içinde yaşadığı zamana tanıklık eden,muhalif, üretken,toplumsal sorumluluk yüklenen örnekler (ki sayıları azdır) sayesinde daha tercihe şayan bir noktadadır. Zaman, en güçlü darbeyi ulemanın anlam içeriğine vurdu. Münevver-aydın öncülüğünde şekillenen yeni sosyal gerçeklik ulemaya yaşam hakkı tanımadı. Medrese “İslami ilimler” odaklı talim yaptıran yer/ler olarak öne çık(arıl)ınca ulema da bu ilimlerin tedrisatıyla meşgul olan insanlar olarak anlaşıldı. Bu anlayışın ikamesinde “ilmin parçalanmasının” etkisi yok değildi. Dini ilimler, İslami ilimler,beşeri ilimler gibi seküler terkipler bilgide tevhidi zedeledi. Tefsir,hadis,fıkıh,siyer v.b İslami ilimler olarak kodlanırken, matematik- fizik-kozmoloji-botanik gibi alanlar beşeri ya da pozitif ilimler olarak tesmiye edildi. Bu ayrım din-dünya ayrımına da mesnet olacaktır sonraları. Hatta din-siyaset, din-ekonomi,din-hukuk ayrımlarına da… Binaenaleyh bugün Türkiye özelinde alim/ulema sadece tefsir-hadis-fıkıh-kelam v.b ilahiyat disiplinleriyle iştigal eden kişileri tanımlamak için kullanıyor. Emevilerle başlayan ve Osmanlı’da da sürdürülen “devlet memuru alim” geleneği ilmi-entelektüel bağımsızlığın zaafa uğramasına sebep oldu. Nitekim devlet (Osmanlı) çökünce, ulema dayanaksız kaldı ve itibarsızlaştı. Şayet ulema halka yaslanarak bağımsızlığını korumuş olsaydı devletin çöküşünden bu kadar etkilenmeyecekti. Öte yandan devletin cürümlerine ortak olmayacak, toplumu sürekli müteyakkız tutmayı başarabilecekti. Bu bağlamda bugün en esaslı meselemizin ilmi-entelektüel bağımsızlık olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz. Denebilir ki bu bağımsızlık tesis edilemediği sürece Müslüman toplumların yeniden tarihe dönmeleri mümkün değildir.

Sezai Karakoç imparatorluktan ulus devlete geçiş sürecinin sancılı sosyal gerçekliği içinde dünyaya gözlerini açmış, tecrübe ettiği bu gerçeklikle “metafizik gerilim” düsturuyla yüzleşmeye çalışmış, çabasını kamusallaştırmak için “dirilişi” şiarlaştırmış Cumhuriyet tarihinin mümtaz İslamcı entelektüellerinden biridir. Merhum Akif’in açtığı (ve kanaatimce hala aşılamayan) şiirle direniş çığırının alemdarlarından biridir. Radikal bir kırılma,hatta inhiraf,olarak Osmanlı-Cumhuriyet modernleşmesine İslami referanslar temelinde inşa etmeye çalıştığı sanatıyla direnen, bu sanatın ehemmiyetine dair toplumsal farkındalık oluşturmaya çalışan, edilgin-pısırık-tembel-taklitçi Müslüman imgesini “diriliş” metaforuyla değiştirmek için didinen bir öncüdür. Toplumu uçurumun kenarına getirip sahipsiz bırakan, heva ve arzunun dipsiz kuyusunu kurtuluş reçetesi olarak sunan,cehaletin girdabında debelenmeye terk eden,burjuva Protestan kültür kodlarını felah vesilesi sayan aydınların ihanetine tanıklık etmiştir. Fakat bilmektedir ki toplumun yüce ahlaki ilkelerle ünsiyet kesbetmesi ve böylece kemalat yolculuğuna çıkabilmesi için de aydın/entelektüel rehberliği şarttır. Bu rehberlik sorumluluğunu yerine getirmek için edebiyatın-sanatın sarsıcı dilinden ilham almıştır.

Merhum Akif’in;

Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat…

Halkı irşad edecek öyle mi bunlar? Heyhat!

Kimi Garb’ın yalınız fuhşuna hasbi simsar;

Kimi, İran malı der, köhne alır, hurda satar!

Eski divanların dopdolu oğlanla şarab;

Biradan, fahişeden başka nedir şi’r-i şebab?

Serseri: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok;

Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!

Şimdi Allah’a söver… Sonra biraz bol para ver:

Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!

Mısralarında oldukça ağır eleştirdiği aydın sınıfından (üdebadan) hayır gelmeyeceğini yakinen idrak etmiş ve bu idrak sayesinde yaşadığı zamana tanıklık etmeye çalışmıştır. Gerçi Akif’in İslamcılığı ile kıyaslandığında Karakoç, özellikle gelenek görenek ve Osmanlı eleştirisi bağlamında daha çekimserdir. Karakoç’a göre Osmanlı yeniçağlardaki tek büyük İslam devletiydi. Kültür, siyaset ve ideolojik hedefleriyle bütün İslam kütlesini temsil ediyordu. Arap, Hint, Kafkas ve Türk ellerindeki, Afrika’daki Müslümanların yüzü hep O’na dönüktü. II. Abdülhamit ise çok ileri görüşlü biri olarak resmediliyordu.(1) Oysaki Akif, Abdülhamit’ten, gördüğünde istifra edecek kadar nefret ediyordu. Dönemin toplumsal dokusunu tasviri de çok ağırdır Akif’in… Edilgin-pısırık-pasif-cahil bir toplumsal gerçekliği acımasızca eleştirir. Kur’an’ı ölülere okunan kitap haline getiren alışkanlıklara öfkelidir. Gelenek görenekçi, ata dede kültürünü din zanneden, yüce İslam’ın, tevekkül gibi, temel kavramlarını yanlış anlayan, içtihadı donduran, akli çabayı tahfif eden insanların İslam’a olan bağlılıklarının sıhhatini cesurca sorgular. Safahat baştan sona bir uyanış manifestosu gibidir. Denebilir ki sanatını/şiirini Akif gibi sarsıcı, put kırıcı bir şekilde kullanan şairlere tesadüf etmek zordur. Hatıralar şiirinde Şark’a şöyle sitem eder:

Ey koca şark,ey ebedi meskenet

Sen de kımıldanmaya bir niyet et

Korkuyorum garbın elinden yarın

Kalmıyacak çekmediğin melanet

Akif’teki radikal eleştiri Karakoç’ta yerini daha yumuşak bir söyleme bırakır. Gerçi “ey yeşil sarıklı ulu hocalar” derken biraz Akif’i andırmaktadır Karakoç… “Her evde kutsal kitaplar asılıydı/Okuyan kimseyi göremedim/Okusa da anlayanı göremedim” derken de… İslamcılığın bu iki önemli simasının söylem düzeyindeki farklılık bugünü de etkileyecektir. Akif çizgisindeki İslamcılık unut(tur)ulmaya terk edilirken Karakoç’un çizgisi daha makul görülecektir. Bu ayrımda kanaatimce Akif’in Abduh-Afgani çizgisine olan yakınlığının da payı vardır. İslamcılığı Osmanlı merkezli okuyup “yerli ve milli” bir bağlama oturtmak isteyenler bu çizgiye mesafeli durmayı tercih ediyorlar. Nitekim Sezai Karakoç’a göre Akif’in, Abduh-Afgani etkisinde kalması mübalağa edilmiştir.(2) Ona göre Türkiye’de esas İslam devleti kurulu bulunduğundan İslam, düşünce sistemi olmaktan çok, davranışlarda ve kuruluşlarda yaşıyordu. Ancak,devletin yıkılma tehlikesiydi ki,yeni yeni, düşünce planında da, bir sistem yapmaya yöneltiyordu. Bunun için Türkiye İslamcıları çekirdekten yetişme İslamcılardı. Afgani-Abduh çizgisi ise Mısır’ın daha erken Batılılaşması ve doğrudan sömürgeciliğe muhatap olmasından dolayı sistem ve düşünce İslamlığı geliştirdiler. Akif, düşüncelerini bu kişilerden değil doğrudan hayatın içinden, sokaktan, klasik kültürden, devletin sarsıntılı halinden ve en nihayetinde kendinden alıyordu. Demek ki bu düşünürler Akif’te yeni bir düşünce uyandırmamış, var olan düşünceyi ve heyecanı daha ileri taşıması noktasında ilham vermiştir. Karakoç’un, Akif’i daha özgün bir bağlama çekme çabası Türkiye’nin/Osmanlı’nın İslam dünyası için merkezi rolünü öne çıkarmak olarak anlaşılabilir diye düşünüyorum. İslamcılığı yerli bir bağlama raptetmek, Osmanlı(İstanbul)/Türkiye’yi İslamcılığın esin ve besin kaynağı olarak göstermek ve böylece Mısır-Hindistan-İran vb. havzaların İslam’ı anlama ve yorumlama biçimine “şerh düşmek” ulus devlet için de tercihe şayan kabul edilmiştir. Çünkü böylece İslam algımızın/pratiğimizin bize özgülüğü üzerinden milli-yerli bir perspektife meşruiyet kazandırılmış olacak, Türk İslam’ına kapı aralanacaktır. Merhum Necip Fazıl’ın kendisinden öğüt isteyenlere “Türkiyeli Müslüman yazarlar dışındaki yazarları okumayın” önerisi bu bağlamda değerlendirilebilir diye düşünüyorum.(3)

Karakoç, Mısır’dan Abduh’un ve Hindistan’dan İkbal’in ortaya koydukları “esas tez” in Akif’in şiir ve yazılarında öne çıkan yaklaşım biçimiyle telif edilemeyeceğini iddia etmektedir. Aralarındaki en büyük fark Akif “İslam ruhunu canlandırmak isterken” Abduh-İkbal gibi düşünürler “İslam’ın genel sistemine yeni bir yorum getirmeye” çalışmışlardır.(4) Bu noktada Karakoç’un dikkatinden kaçan husus, “yeni bir yorum getirme” çabasının (esasında) İslam alemini modern paradigmanın tasallutundan kurtarma arzusuyla iç içe olduğu gerçeğidir. Mesela bu yeni yorumun ilhamıyla 1979 ‘da İran’da inkılap gerçekleşti. Ki bu inkılap modern tarih içerisinde “paradigma dışı” en esaslı muhalefetti. Ulemanın öncülüğündeki bu inkılap tarih ve zaman dışı olarak kodlanan dinin/İslam’ın milyonlarca insana uyanış aşısı yapabileceğinin, bu aşının küresel istikbar karşısında esaslı bir duruşu mümkün kılabileceğinin göstergesiydi. Türkiye’de muhafazakar-sağ yaklaşımın teşrih masasına yatırılması da bu yeni yorumun açtığı çığırla mümkün oldu. Şayet Akif’in çizgisi sürdürülebilseydi bugün İslamcılık daha inkılabi bir duruşun mümessili olabilirdi. Ancak ne yazık ki, muhafazakarlıkla yaptığı işbirliği İslamcılığın inkılabi perspektifini zaafa uğrattı.

Karakoç’un masal şiiri değişmemek ve Doğulu olarak ölmek için en büyük Batı kentinin en büyük meydanında intihar etmek (ya da ölümü beklemek) gibi edilgin bir tutumun mümessili olan “yedinci oğulun” hikayesini biraz bedbin bir ruh haliyle anlatır. Bu oğul neden İbrahim(a.s) misali tek başına bir ümmet olarak direnmeyi tercih etmedi? Üstat bu masalı “diriliş” metaforuna uygun olarak neden bitirmedi? Batı’nın en büyük gücünü “karşısındakini değiştirmek” olarak belirleyen üstat değişmemenin yolunu neden gönüllü ölümde buldu? Hem de Tanrıya yakarışın ardından gelen ilhamla…

“….Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara

Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda

Bir alınyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda

Bir de o talihini denemek istedi

Bir şafak vakti Batıya erdi

En büyük Batı kentinin en büyük meydanında

Durdu ve tanrıya yakardı önce

Kendisini değiştiremesinler diye

Sonra ansızın ona bir ilham geldi

Ve başladı oymaya olduğu yeri

Başına toplandı ve baktılar Batılılar

O aldırmadı bakışlara

Kazdı durmadan kazdı

Sonra yarı beline kadar girdi çukura

Kalabalık büyümüş çok büyümüştü

O zaman dönüp konuştu:

Batılılar!

Bilmeden altı oğlunu yuttuğunuz

Bir babanın yedinci oğluyum ben

Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden

Babam öldü acılarından kardeşlerimin

Ruhunu üzmek istemem babamın

Gömün beni değiştirmeden

Doğulu olarak ölmek istiyorum ben

Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:

Karşınızdakini değiştirmek

Beni öldürseniz de çıkmam buradan

Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki

Fakat değişmeyecek ruhum

Onu kandırmak için boşuna dil döktüler

Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler

O gün gün eridi Ama çıkmadı dayandı

Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı

O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı

Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı

Hala onu ziyaret ederler şifa bulurlar

En onulmaz yarası olanlar

Ta kalplerinden vurulmuş olanlar

Yüreğinde insanlıktan bir iz taşıyanlar”

Sezai Bey’in çağdaş İslam düşüncesiyle ilgili yaklaşımı onun İslam dünyası toplumlarının yaşadığı buhranlara dair tespitlerini içermesi bakımından mühimdir. Klasik kültürün yeni yazıya aktarımında meydana gelen kırılmanın düşünsel kötürümlüğe yol açtığı gerçeğine dikkat çekerken, temel kaygısı köksüzlük zaafıyla malül bir düşüncenin yaşama şansı olmadığına dair inancıydı. I.Dünya savaşı öncesindeki İslam düşüncesinin karakteristik özelliğini Abduh, Afgani,İkbal,Akif örnekleri üzerinden “akademik” olarak tespit eder. (5) İkbal ve Akif’e şiir dilini kullanmaları nedeniyle ayrı bir başlık açar. Ancak bu dönemin genel görünüşü akademiktir O’na göre… İslam düşüncesi ilmi muhtevayla, münazara usulüyle savunulmaktadır. Bu tespit Abduh-İkbal-Afgani özelinde kısmen doğru olsa da Akif’in duruşunu tam olarak açıklayamamaktadır. Akif bir yandan hayatın içinden seçtiği örneklerle Müslüman toplumun yaşadığı trajedilere dikkat çekerken diğer yandan da çökmeye yüz tutmuş bir imparatorluk halkının ehl-i salib karşısındaki direnişini motive etmeye çalışmaktadır. Afgani ise İttihad-ı İslam idealinin önüne milli kurtuluşu koyarak dönemin Türkçü ideologlarının bile ilgisine mazhar olacaktır. Yusuf Akçura Afgani’yi Türk milliyetçiliğine ilham verenler ve “yeni Türk devletinin öncüleri arasında” sayacaktır. (6)

I.Dünya savaşı öncesinde akademik karaktere sahip İslam düşüncesi Sezai Bey’e göre II.dünya savaşından sonra ideolojik bir boyut kazanmaktadır. Avrupa’nın kendi içindeki buhranının da sağladığı avantajla bağımsızlıklarını sağlayan halkı Müslüman beldelerin aydınları İslam’ı hayatın bütününe vaziyet eden bir sistem olarak vazetmeye başlamışlardır. Malik B.Nebi,Mevdudi,Seyyid Kutup,Nedvi gibi örnekleri bu bağlamda zikreder Sezai Karakoç… Türkiye içinse Necip Fazıl’ın Büyükdoğu’suna ve Nurculuğa dikkat çeker. Bu isimlerin İslam düşüncesi hareketinin yürütücüleri olduğuna, İslam insanının Batı köleliğinden kurtulması için kültürel-siyasal ve iktisadi sahada ceht ettiklerine işaret eder. Hatta nurculuğu İslam inancının dirilişi, İslam’ın ihlas doktrini ve uygulanması , canlanması mihveri etrafında dönen bir hareket olarak niteler.(7) Risaleyi Nuru,tek başına ,bir İslam kültürü külliyatı olarak değerlendirir. Bu külliyatın Anadolu’da okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kütleyi yeniden İslam kültürü ve inancıyla eğittiğini, adeta,Anadolu’da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına giriştiğini söyler. (8) Risaleler hakkında Karakoç’un bu abartılı değerlendirmesi II.Dünya savaşı ve sonrasının konjonktürel ve sosyolojik gerçekliği bağlamında okunduğunda anlaşılabilir. Cumhuriyetin radikal modernleşme adımlarının yarattığı kültürel buhran içerisinde risaleler önemli bir açığı kapatıyordu elbette. Lakin bu metinlerin pozitivist eğilimlerin güçlü olduğu 20.yüzyılın ilk yarısında rasyonel tefsir yöntemiyle toplumu İslam dairesi içinde tutmaya matuf boyutu yanında işraki geleneğin izlerini taşıdığı yani keşf,sezgi,rüya ,ilham odaklı bir bilgi biçimini terviç ve tahkim ettiği de unutulmamalıdır. İşrakiliğin ise Müslüman toplumları akli çabadan uzaklaştırdığı, onları ömür boyu süren “içe dönük olgunlaşma” ya mahkum ve siyasal hayatın dışında edilgin bir pozisyona razı ettiği, taklit ve itaati olumladığı, içtihat gayretini zaafa uğrattığı gerçeği görmezden gelinemez. Nurculuğun işraki çizgisinin en etkili temsilcisi olan Fetullah Gülen Hareketi’nin (resmi adı FETO) Türkiye toplumunu düşünsel anlamda nasıl kötürümleştirdiği bilinmektedir. Sözünü ettiğim işraki gelenek nurculuk dışındaki kollarıyla halihazırda Türkiye’de oldukça güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Komünizme karşı mukavemet hattının güçlendirilmesi için Amerika/NATO yönlendirmesiyle nurculuğun araçsallaştırıldığı gerçeğinden Sezai Bey habersiz görünmektedir. Öte yandan Said Nursi’nin Türkiye’nin CENTO’ya üyeliği (ki o dönemin NATO’su sayılır) sonrasında devlet erkanına gönderdiği tebrik mesajı veya komünizme karşı ehl-i kitap olan ABD’nin tarafında olmaya verdiği cevaz, soğuk savaş hikayesinin mahiyeti ve keyfiyeti hakkında ciddi bir bilgi-bilinç zafiyetine işaret etmektedir. (9)

Sezai Karakoç’un inanç dirilişine kanıt olarak halkın tüm imkansızlıklar içinde bile Kur’an öğrenimine değer vermesine ve camileri onarmasına dikkat çekmesi manidardır. İslam ülkelerinden Batılıların ve batıcıların baskısı kalktıkça halkta örtük ve gizli bir şekilde yaşayan inançların açığa çıktığını ve inanç duygusunun, din sevgisinin insan ruhunun en derinlerine işlediğine dikkat çekerken, bir cüzamlının sıhhate kavuşması örneğini vermektedir. Halktaki örtük inancın niteliği hakkında ise çok konuşmaz üstat. O inancın bizatihi kendisinin ehemmiyetine kanidir. Cami onarımı ve Kur’an öğrenimi ekseninde inanç dirilişi vurgusu, onarılan o caminin içinde ne anlatıldığını, Kur’an öğreniminin mahiyetinin ne olduğu sorularını da sormalıydı oysa ki… Bugün muhafazakarlar eliyle inşa edilen gösterişli camiler de dahil tüm camilerimiz adeta birer devlet dairesine dönüşmüş, çerçevesi ulus devlet aygıtı tarafından belirlenen din propagandasının yapıldığı yerler haline gelmiştir. Kur’an öğrenimi ise onun anlamına nüfuz etmek ,ondan ilham alarak iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki hayatı tanzim etmek olarak değil ses güzelliği ya da hıfz bağlamına hasredilmiştir.

Karakoç’un sağcılıkla Müslümanlığı solculukla komünizmi ilişkilendirmesi de dönemin kavramsal hegemonyasının etkisinde kaldığını göstermektedir. Sağ-Sol ayrımının burjuva Protestan kültür kodlarından ilham aldığını en iyi bilenlerden olmasına rağmen Karakoç’un bu sözcüklerin çekim alanından kendisini kurtaramaması dikkat çekicidir. Ancak buna rağmen O yine de Müslüman’ın kendine dönüp kültür ve medeniyet hamlesini yeniden başlatacağına inanmaktadır. “İslam’a dönen Müslüman’ın yüreği İslam içtenliğiyle kabaracak, yaşantısı İslam yaşantısı olacak,çağı İslam’ın değer yargılarıyla yorumlayacak,sorumluluğu İslamcı bir anlam kazanacaktır. Müslümanların İslam’a yeniden dönüşleri,Kur’an’ı yeniden bulmaları,hadisi ve sünneti yeniden anlamaları,klasik İslam düşünce ve teoriğini,çağdaş İslam düşüncesini,tarihi İslam pratiğini şuura getirmeleri demek olacaktır. Gelenekleşmiş bölümler yıkılacak, çatışmalar durdurulacak, sapmalar düzeltilecek,yeni,diri bir İslam insanı ortaya çıkacaktır. “(10) Kur’an’ı, hadisi-sünneti yeniden anlamak üstadın içtihada ve eleştirel düşünceye verdiği önemi göstermesi bakımından mühimdir. Bu yönüyle O merhum Akif’in “doğrudan Kur’an’dan alarak ilhamı asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” söylemiyle ortak paydada buluşmaktadır. Her düşünürün yaşadığı çağın çocuğu olduğu gerçeğini unutmadan Sezai Karakoç’un tefekkür mirasından istifade etmek elzemdir.

 

Kamil Ergenç

 

NOT: Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 339.sayısında (Kasım 2022) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Sezai Karakoç/İslam’ın Dirilişi/Diriliş Yay./10.Baskı/İst-2009

2-Sezai Karakoç/Mehmet Akif/Diriliş Yay./11.Baskı/syf.22-23/İst.2011

3-Atasoy Müftüoğlu/Sözün Erimi(Konuşmalar)/Haz. Hüseyin Su&Abdurrahim Karadeniz/Hece Yay./syf.41/ I.Basım/ Ank.2008

4-Sezai Karakoç/Mehmet Akif/a.g.e/syf.24

5- Sezai Karakoç/İslam’ın Dirilişi/Diriliş Yay./10.Baskı/Syf.34/İst-2009

6- Tanıl Bora/Türk Sağının Üç Hali (Milliyetçilik-Muhafazakarlık-İslamcılık)/Birikim Kitapları/Syf.114-115/ II.baskı/ist.2018

7-Sezai Karakoç/a.g.e/syf.38

8-Sezai Karakoç/a.g.e/syf.41

9- Hamza Türkmen/Türkiye’de İslamcılık ve Özeleştiri/ Ekin Yay./Syf.40/II.Baskı/İst.2008

10- Sezai Karakoç/a.g.e/syf.58


AddThis
 

Yorum ekle