okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün90
mod_vvisit_counterDün787
mod_vvisit_counterBu hafta2116
mod_vvisit_counterBu ay10200
mod_vvisit_counterHepsi1850981

EPİSTEMİK ŞİDDET (I)

Bilim, felsefenin yol göstericiliğini reddettikten sonra iflah olmadı… Kıta Avrupa’sında (Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak) ortaya çıkan “felsefeden bağımsız bilim” anlayışı insanlık ailesinin halihazırda yaşadığı buhranlarının sebebidir bir bakıma… Tarihte emsali olmayan bir sapmanın (inhirafın) adıdır… Bu sapma Avrupa’yla sınırlı kalmayacak, yumuşak ve sert sömürgecilik yoluyla diğer uluslara/kavimlere de benimsetilmek istenecektir. Bilim-felsefe arasındaki bağın kop(arıl)ması sadece pozitif bilimler-beşeri bilimler-dini ilimler ayrımına meşruiyet kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda (İslam dünyası için) vahiy bilgisinin irrasyonel bağlama hapsedilerek referans alınamayacağı tezine de ilham kaynağı oldu. Gerçi düşünce geleneğimiz çok daha öncesinde dini-dünyevi ilimler tasnifiyle karşılaşmıştı. Gazali’nin meşhur eserinin adı “din ilimlerinin ihyası” idi. Ancak bu ayrım modern dönemdeki gibi birbirinden bağımsız iki alan ihdas etmeyi amaçlamayan, bilakis Grek felsefe geleneğinin/tarzının Müslüman dünyaya nüfuzunu engellemeye dönük “döneme özgü” bir ayrımdı. Kaldı ki Müslüman düşünce hayatı vahiy bilgisinin rehberliğinden azade bir bilim anlayışına müsait değildi. Bu müsait olmama durumu vahyin doğasından kaynaklanıyordu. Yüce Kur’an din-dünya, ruh-beden, madde-mana, dünya-ahiret, fizik-metafizik, akıl-gönül gibi ayrımları (düalizmi) onaylamıyor, birbirinin mütemmim cüzü olarak zikrediyordu. Tevhidi beyan, bilgiye-hayata-tarihe vahyin rehberliğinde bir bütün olarak bakmayı salık veriyordu.

Kıta Avrupa’sında Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak ortaya çıkan “bilginin kutsaldan arın(dırıl)ması çabası (desacralisation)”geç olmadan meyvelerini(!) verecektir. Başka türlüsü de mümkün değildir zaten… Katolikliğin ultra-dogmatik/ultra-denetimci yapısı, bilgi ve yorumda kilisenin şerik kabul etmemesi, en masum itirazların bile engizisyona mahkum edilmesi “protest akımın” doğmasına sebep olacaktır. Fizikteki etki-tepki prensibini hatırlatmaktadır yaşananlar… Endülüs’ün ilmi-entelektüel mirasının Tuleytula (Toledo) gibi merkezlerde kurulan tercüme okulları aracılığıyla yerel dillere tercüme edilmesi anti-katolik söylemin inşa ve ikamesinde önemli rol oynayacaktır. Katolikliğe tepki olarak doğduğu için Protestanlığın seküler bilgiye tutkulu bağlılığı (kendi içinde) tutarlı kabul edilebilir. Öte yandan ağırlıklı olarak tüccarlardan oluşan bu yeni sınıf niceliksel düşünmenin (yani hesabiliğin, kar odaklı zihinsel çabanın hasılı kelam araçsal aklın) merkezde olduğu bir bilim dilini öne çıkarmışlardır. Matematik ve fiziğin sekülerleş(tiril)mesi bu vesileyle mümkün olacaktır. “Hesapçı zeka” nın parlamasıyla birlikte bilgi kazanç kapısı,güç ve tahakküm aracıdır artık. Daha fazla kazandırmalı/kar ettirmeli, dünyayı cennete çevirmeli, şehvet ve hevanın buyruğuna uymalı, muhatabını emsalleri arasında daha güçlü kılmalı, kontrol ve denetim sağlamalıdır. Katolikliğin öte dünyayı yüceltme adına bu dünyayı bayağı/basit gören yaklaşımı yerini azgın bir iştiha ile dünyaya sarılmaya/saldırmaya bırakacaktır. İfrat tefriti doğurmuştur bir anlamda… İsa(a.s)’nın bir gün geri geleceği beklentisi boş çıkmıştır Hıristiyan dünya için! O halde madem ki İsa gelmemiştir ve madem ki papazların cennet vaadi gösterişli bir yalandan ibarettir, o vakit cenneti bu dünyaya getirmelidir. Yeryüzü cennetinin inşasında en büyük yardımcı ise bilim olmalıdır… Hıristiyanlık yeni bir yorumla tarih sahnesine çıkmaktadır şimdi… Kilisenin yerini üniversite, papazın yerini bilim adamı, İncil’in yerini ise tabiat almaktadır. Hakikat kutsal kitaptan değil tabiattan öğrenilecektir…

Bu bağlamda önce “bütünlük bilinci” zaafa uğra(tıl)dı. Bilimlere rehberlik eden felsefe bu zaafın sonucu olarak kabuğuna çekilmek zorunda kaldı. Hala da kabuğunu kırabilmiş sayılmaz… Bilim(ler)in hedefini adaletin-erdemin-doğrunun-güzelin peşinden koşmak olarak belirleyen felsefenin bu geri çekilişi dünyayı tüccarların (hesapçı aklın) insafına terk etti. Bilim hesapçı zekanın yedeğinde işlev görmeye başlayınca ,pek tabi ki, ortada manadan soyutlanmış maddeden başka bir şey kalmadı. Tabiat bir makine gibi tasavvur edildi ve onun sırlarına erişmek için her türlü müdahale (eziyet/işkence dahil) meşru kabul edildi. Tanrı, göklere geri gönderilerek Aristocu gelenek yeniden diriltildi. Dünya, Tanrının meşgul olamayacağı kadar sufli/bayağı bir yerdi ve burada inisiyatif bütünüyle hesapçı zekanın olmalıydı. Bu zeka önce doğduğu coğrafyayı işgal etti, dönüştürdü. Katolik gelenekle oldukça radikal bir hesaplaşma gerçekleştiren Protestanlık, Fransız İhtilali’yle zaferini ilan etti. Sloganı “son papayı son kralın bağırsaklarıyla asacağız” idi… Denebilir ki bu ihtilal kıta Avrupa’sının geleceğinde hayati bir rol oynamıştır. İç bünyedeki hesaplaşmanın ardından Avrupa dışı ulusların sömürgeleştirilmesi süreci başlar ki, Avrupa’da refahın artışında bu sürecin çok büyük katkısı olmuştur.

Bilginin “belli bir biçimde” kodlanması/yorumlanması olmasaydı sömürgecilik mümkün ol(a)mazdı. Oryantalizm, Doğu’yu Batı için anlaşılır kılan bilgiyi üretme misyonuyla hareket etti. Bu “anlaşılır kılma” ameliyesi sömürüyü mümkün kılmak içindi aslında… Protestanlığın klavuzluğunda bilgi, erdem-fazilet-değer amaçlı olmaktan çıka(rıla)rak “kar ve güç” edinmek için araçsallaştırıldı. Kapitalizm bu sürecin en olgun meyvesi olarak tezahür edecektir. “Kar etmek için hiçbir ahlaki sınır tanımayan iktisadi düzen” olarak tanımlayabileceğimiz kapitalizm, sanayi devrimi sonrasında kendisini yavaş yavaş tahkim ederek bugüne kadar gelecektir. 19.yüzyılda “beyaz adamın yükü”; 20.yüzyılda “demokrasi ve insan hakları” ;21.yüzyılda ise “cinsel özgürlükler”,”dezavantajlı grup hakları” gibi klişeler kapitalizmin (aslında burjuva Protestan kültür kodlarının) küreselleşmesi için kullanıldı. Şimdilerde ise şirketokrasi aracılığıyla kendisine yeni bir meşruiyet alanı açmaya çalışıyor.  

Protestanlığın öncülüğünde kurulan “yeni düzenin” sürekliliğini garanti altına almak, yaşaması muhtemel krizlerden güçlenerek çıkmasını temin etmek, hariçten gelebilecek saldırıları bertaraf etmek için “modern bilgi sisteminin” inşası elzemdi. Öyle de oldu… Sosyal bilimler ve pozitif bilimler, epistemolojik-ontolojik-metodolojik yeni bir paradigmaya yaslandılar. Bu paradigma seküler,ırkçı ve Avrupamerkezci idi… İnsan-evren-tabiat-tarih-zaman-mekan-devlet-toplum bu yeni paradigmanın rehberliğinde yeniden tanımlandı. Örneğin “tarih nedir” sorusuna yanıt verilirken “yazının bulunmasını merkeze alan yaklaşım” öne çıkarıldı. Toplumlar/uygarlıklar yazı öncesi ve sonrası şeklinde kodlanarak “ilerleme” düşüncesine meşruiyet kazandırıldı. Yazıyla tanışık olmayan toplumlar şifahi/ duygusal/ şiirsel olmakla itham edilerek “düşünme yetileri gelişmemiş” ( yani muhayyile katında sabitlenmiş, müfekkire katına çıkamamış) olarak nitelendi. Yazıyla tanışık toplumlar ise akli olgunluğa erişmiş “rüşt sahibi” olarak tavsif edilerek insanlık tarihi kompartımanlara ayrıldı. Doğu toplumlarının büyük kısmının ait olduğu “Sami dil ailesi” şiirsellikle iç içe gösterilerek düşünce/bilim/felsefe yoksu(n/l)uğuyla itham edildi. Böylece vahiy bilgisi referans olmaktan çıkarıldı. Pek tabi ki nübüvvet te…

Modern bilgi sistemi hesapçı zekayı ve deney-gözlem yöntemini merkeze alarak yol yürümeyi tercih etti. Vahiy bilgisini irrasyonel/tarihsel ya da şiirsel/şifahi olmakla itham ederek referans olmaktan çıkardı. Böylece tanrısız, peygambersiz bir bilgi sistemini rehber edindi. Bununla da kalmadı. Bu bilgi sistemini kıta Avrupa’sı dışındaki tüm toplumlara benimsetmek için korkunç savaşlara girişti. Nitekim bugün adına küreselleşme denilen realite burjuva Protestan kültür kodlarının dünyayı esir almasından başka bir şey değildir. Müslümanlar olarak dayatılan bu bilgi sisteminin tasallutundan kurtulmak için vahiy-nübüvvet bilgisinden ilham alan “bilgi sistemi” inşasına yönelmek (yani “epistemolojik bağımsızlık savaşı” başlatmak) zaruridir. Çünkü sözünü ettiğimiz korkunç savaşlar sadece silahlarla yapılmadı. Belki de en etkili savaş kültür emperyalizmi üzerinden yürütüldü. Avrupa dışı tüm uluslar sistematik bir şekilde “epistemik şiddete” maruz kaldı.

 

NOT:Bu yazı'm farklibakis.com adresinde aynı başlıkla yayımlanmıştır.

Kamil ERGENÇ


AddThis
 

Yorum ekle