Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün559
mod_vvisit_counterDün487
mod_vvisit_counterBu hafta559
mod_vvisit_counterBu ay12221
mod_vvisit_counterHepsi551370

Kitap Okuru Kitap Tüketicisi

Türkiye’de kitap okuma alışkanlığı olmadığından şikayet etmeyi alışkanlık haline getirenlerin sayısının, kitap okuma alışkanlığına sahip olanlardan çok daha fazla olmasını olsa olsa televizyonda ‘belgesel’ seyrettiğini beyan edenlerin seyredenlerden çok olmasına paralel bir cevapla açıklayabiliriz. Peki, her şeyi bir tarafa bırakıp kitap okumayı sorgusuz, sualsiz bir değer olarak kabul edebilir miyiz? Ne okuduğumuzun, nasıl okuduğumuzun hiç mi anlamı ve değeri yok? Bugün çok satan kitaplar listesinde yer alan hangi kitap okumazsak hayatımızda eksikliği hissedilebilecek türden bir metin ihtiva etmektedir? Yoksa olan biten, tıpkı “markalı giysi” tüketimi gibi moda olmuş ve demode olmaya da mahkûm ürünlerin tüketilmesini “kitap okuma” kategorisine dahil edip, perspektifi tüketim toplumu merkezli bir erozyona uğratmaktan mı ibarettir?

Okurluğun nitelik cephesi hiç sorgulanmadığı halde rakamları ezberden alt alta sıralayıp, hayıflanmak herkesin işine gelmekte. “Bir Japon bir yılda ortalama 25 kitap okuyor. Bir İsviçreli bir yılda ortalama 10 kitap okuyor. Bir Fransız bir yılda ortalama 7 kitap okuyor. Türkiye’de 6 kişiye yılda 1 bir kitap düşüyor.” demek çok kolay elbette. Peki ya kitabın otomobil ya da mayo gibi bir tüketim nesnesi olması gerçeğini nasıl yorumlayacağız? Aksi takdirde “Japonya’da bir yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılırken, Türkiye’de bu sayı yalnızca 23 milyon 386. Yani, Türkiye’de bir yılda basılan kitap, Japonya’da neredeyse bir günde basılıyor.” söylemi hayatımıza istatistiki bir hayıflanmadan ve kitabın bir tüketim nesnesi olmasının normalleşmesinden başka bir şey kazandırmaz.

Düşünün Mao Zedong’un Çin’de kurduğu komünist düzen ile ilgili fikirlerinin yer aldığı politik eser olan Kırmızı Kitap’ın bugüne kadar 800 milyondan fazla kopyasının satılmasını “hayırlı bir gelişme” olarak mı değerlendirmemiz gerekecek? ABD’nin Orta bölgesi olan Utah, Wyoming, Oklohama gibi eyaletlerinde yaygın olan Mormon inancının anlatıldığı; Mormon Kitabı’nın 1830’dan beri 120 milyondan fazla kopya satmış olması kimi bahtiyar edebilir? Dan Brown’un Da Vinci’nin Şifresi/ The Da Vinci Code adlı kitabı 80 milyon kopya sattı diye insanlığın eskisinden daha kamil olduğunu iddia edebilir miyiz? J.K.Rowling’in 1997 yılında bastığı Harry Potter serisinin ilk kitabı olan Harry Potter ve Felsefe Taşı/ Harry Potter and Philosoher’s Stone 107 milyon kopyaya ulaştı diye daha aklı selim sahibi insanlara dönüştüğümüze kim inanır ki?
Bir dönem çok satan “Metal Fırtına”yı düşünün. Eğer “Metal Fırtına” manşetlere şöyle üstün körü bakan bir kişinin merakını kamçılayıp “hakikaten öyle” deme ihtiyacı uyandırmayan bir kitap olmasaydı çok müşteri bulamazdı. Peki, hakikaten öyle deme ihtiyacı, hangi hakiki kaygıya anlamlı cevap verebilir ki? Sahi ne oldu Metal Fırtına’ya? Nam ü nişanesi kalmadı.

Ya Hitler’in “Kavgam”ına ne demeli? Almanya’nın Bavyera Eyaleti el koymasaydı Kavgam’ın best seller’liği daha da devam ederdi. Çünkü bazı odakların işine geliyordu o kitap. Üstelik Türkiye’nin geçtiğimiz yıllarda yaşadığı toplumsal, ekonomik ve sosyal kriz dikkate alınırsa “Kavgam”ı talep eden kişilerin mağduriyetleri de üç aşağı beş yukarı anlaşılabilir.
Ancak bence meselenin asıl kritik boyutu çok satan kitaplarda değil.
Bu kitapları çok sattıran, çok tükettiren şey esasan bir boşluk.
Çünkü aslında “Metal Fırtına” ve “Kavgam”ın müşterileri klasikleri okumadıkları, temel kitapların “okuru” olmadıkları için bu kitapların (ya da Da Vinci’nin şifresi gibi diğer çok satanların) müşterisi ve tüketicisi oluyorlar.
Düşünün “Mesnevi” okuruna Paulo Coelho’nun “Simyacı”sının söyleyebileceği ne olabilir?
Yada bir Sezai Karakoç okuru niçin Hitlerin kurduğu cümlelere vakit ayırsın?
Karakoç’un medeniyet perspektifini bilen bir kişiye “Kavgam” ne söyleyebilir ki? Okunmak üzere yazılmış bir kitapla tüketilmek üzere kotarılmış kitap ile kitap okuruyla kitap tüketicisi arasında fark da zaten bu noktada düğümleniyor.
“Mızraklı İlmihal”den “Bu Ülke”ye gerçek kitapların gıdasını bilen bir okurun böylesi fast food abur cuburunu çok ciddiye almayacağını düşünüyorum ve “fast book”lara müşteri üreten “boşluk” beni endişelendiriyor.


Suavi Kemal YAZGIÇ


AddThis