Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün145
mod_vvisit_counterDün394
mod_vvisit_counterBu hafta1630
mod_vvisit_counterBu ay5955
mod_vvisit_counterHepsi147330

Kimler Sitede

Şu anda 3 konuk çevrimiçi

Filler ve Çimen

Edward Said oryantalizmi emperyalizmin keşif kolu olarak nitelendirir.Nitekim oryantalistler öncelikle sömürülecek yerlerin etnik,mezhebi,demografik,kültürel gen haritasını çıkararak işgal için gelecek orduların işini kolaylaştırırlar.Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada meydana gelen hadiselerin 11 eylül eylemlerinin ardından dönemin ABD dışişleri bakanı Condelecca Rice’ın ‘’Ortadoğu’da sınırlar değişecek’’ diyerek dikkat çektiği bağlam üzerinden devam ettiği artık inkar edilemez bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.Tıpkı bu söz gibi Bush’un önce Afganistan,ardından Irak saldırısını ‘’haçlı seferi’’olarak nitelemesi dil sürçmesi yada alelade söylenmiş bir söz değildi.Birinci dünya savaşının yüzüncü yılını idrak ettiğimiz bu günlerde Dünya’da yeni nüfuz paylaşımlarının yaşandığı ve yeni bir yüzyıllık planlamalar çerçevesinde ülkelerin konumlandırılmaya çalışıldığını söylemek abartı olmaz.20.yüzyılın başında tarih sahnesinden silinen Osmanlı İmparatorluğu hinterlandında yaklaşık 22 ulus-devletin üretildiğini hatırlarsak nasıl bir süreçle karşı karşıya olduğumuz daha net anlaşılabilir.Tarihi vasatın 20.yüzyılın başındaki durumdan çok farklı olduğu ve güç dengelerinin farklılaştığı iddiasıyla anakronik değerlendirme hatasına düşme tehlikesi olmakla birlikte,modern paradigma çerçevesinde homojenleştirilen Dünyanın gidişatına tek direnç nokrası olarak İslam’ın/Müslümanların kalması bu yüzyılda da dünyanın alacağı şekilde İslam’ın belirleyeceği olacağını gösteriyor.

 

Etnosantrik Tepkisellikler Ya Da Acının Millileş(tiril)mesi

20.yüzyılın başında ulus-devlet eksenli ayrışmaların sonuçlarının en ağır bir şekilde hissedildiği içinde bulunduğumuz zaman diliminde,meseleleri olaylar ekseninde değil olgular ekseninde değerlendirmemiz gerekiyor.Birinci dünya savaşının üzerinden yüz yıllık bir zaman diliminin geçtiği bugünkü evrede,Müslümanlar olarak yaşadığımız mezhebi kırılmalar ve etnisite ekseninde meydana gelen kaotik durum hakkında esaslı değerlendirmeler yapma sorumluluğumuz ihmal edilmemelidir.Mü’min bilincin asla ve kat’a kabul edemeyeceği bu etnik ve mezhebi kırılmaların,aziz kitabımızın tefrikalar karşısında almamız gereken tavırla ilgili emirlerinin tefekkür edilmesi ve rasul-ü zişanın bir vücudun azalarına benzettiği müminler topluluğu metaforunun fehmedilmesi suretiyle aşılacağına dair kanaatimiz katidir.

 

Oryantalizmin İŞİD'cesi

Oryantalistlerin Müslümanların yoğun olarak yaşadığı beldelerde uygulamaya koydukları ve maalesef başarılı da oldukları stratejilerinin temelini iki önemli başlık oluşturmuştur/oluşturmaktadır.Bunlardan bir tanesi mezhebi farklılıkların derinleştirilmesi, bir diğeri ise tasavvufi/batıni akımların güçlendirilerek mistik ve hayatın dışında,suya sabuna dokunmayan,bir İslam algısının oluşturulmasıdır.Bu strateji bugün bütün çıplaklığıyla ve bütün hızıyla adına İslam Dünyası denilen fakat herhangi bir gerçekliği olmayan beldelerde uygulanmaktadır.Ancak oryantalistler bu durumun Müslümanlar tarafından fark edilemememsi için çok daha sofistike araçlar kullanmaktadırlar.Bir süredir gündemlerimizi işgal eden İŞİD yapılanması da nihai kertede oryantalizmin avangard temsilcisidir.

 

Seküler Muhafazakarlık-VI

Türkiye’de ki sekülerleşme süreci muhafazakarlıktan bağımsız düşünülemez.Yazının başında da ifade ettiğimiz üzere  II.Abdülhamit çizgisinin muhafazakar modernleşme yolunu seçmesi Cumhuriyet döneminde Menderes,Özal,Erbakan ve Erdoğan tarafından sürdürülmüştür.Muhafazakarlığın Aydınlanma ürünü bir tepki ideolojisi olduğu düşünüldüğünde,Fransız İhtilali’nin aşırı gelenek/din düşmanlığı neticesinde ortaya çıkan yıkımı engellemek amacıyla her ne kadar geleneğe ait bazı unsurların muhafaza edilerek modernleşmenin doğru olacağına dair vurgulamaları olsa da,modernlikte içkin olan sekülerliğe itiraz kaydı düşmemesi muhafazakarlığın modernitenin yardımcısı pozisyonunu tahkim etmiştir.

 

Ulus-devlet ve Müslüman Kimlik

Yeniden şekillen(diril)en Dünya’da,özellikle yakın çevremizde,meydana gelen hadiseler haddinden fazla karmaşıklık ve tam da post-modern dönemin ruhuna uygun olarak belirsizlikler içerse de içinde bulunduğumuz durumun adlandırılmasında ulus-devlet kavramının önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum.Dünyanın modern paradigma etrafında homojenleştirilmesi yani Avrupa merkezci/eurocantrik insan,evren ve tanrı anlayışının küreselleşmesi sürecinde 1. ve 2. dünya savaşları çok önemli bir rol oynadı.Finans kapitalin süratli dolaşımı ve üretim-tüketim anlamında yaşanan birörnekleşme zaten Eurosanrtik anlayışın olmasını arzuladığı bir duruma işaret ediyordu.

 

Pragmatik Taraftarlıklar ve Bilinç Krizi

Küresel enformasyonun iğfal edici yönü her yeni güne daha fazla uyuşturulmuş olarak uyanmamıza sebep oluyor.Ayartılmaya hazır bilincimiz zaten içeriklendirilmiş kavramların tasallutuna teşne halde.Sorgulama yapma yeteneğimizi kaybettiğimiz için verili olana teslimiyet acziyeti içerisinde mutlu ve mesut olarak yaşamaya devam ediyoruz. Mü’minler olarak Dünya ile yaptığımız barışın tabii neticesi olarak ‘’vehn’’ hastalığına düçar olduk.Rahatsız olmamız gereken bu yerde hiç olmadığımız kadar rahatız.İyilik ve güzelliklerden yana tüm hakkımızı bu dünyada doldurarak dar-ı bekaya geçme niyetindeyiz.Kışkırtılmış nefsimizle tekasür yarışında kabre kadar sürecek bir tamahkarlığa ram olmuşuz.İslami ilkelerimiz ve sorumluluklarımız giderek bireysel alana kaydığı için din dilinin hayattan soyutlanmasına sessiz kalabiliyoruz.

 

Seküler Muhafazakarlık-VII

Modernitenin kendisini post-modernlikle tahkim etmesi muhafazakarlığa bu süreçlerde tepki azaltıcı bir rol biçmiştir.Dinle olan bağını bilim devrimiyle minimize eden Batı dini yeniden hayata döndüremeyeceğinin farkında olarak dinle temasını muhafazakarlık üzerinden kurmayı denemektedir.Hıristiyanlığın pagan Roma’nın resmi dini olmasısonrasında zaten hayattan çekildiği gerçeği,dinin yeniden Batılı insanın hayatını tanzim edici olarak geri gelmesini zorlaştırmaktadır.İlginçtir bizde de siyaset yapmak isteyen İslamcı kesim dinle doğrudan temas kurmak yerine muhafazakarlık kavramına sığınarak dinle temas kurmayı yeğlemiştir.Ancak Batıda ki muhafazakar gelenekten farklı olarak bizde İslam’ın kurumsal bir din olmayışı ve hayata müdahil dili muhafazakarlığı bize özgü kılmıştır.Bize özgü olan muhafazakarlıkta ki tehlike ise Mü’min ve Müslim kimliğin içerik kaybına uğraması ve ‘’ed-din’’ olan İslam’ın kültürel bir unsur haline getirilmesidir. 

 

Seküler Muhafazakarlık-V

İslam’ın helal-haram gibi sınırları belli olan öğretisi karşısında post-modern düşünce gri alanlar ihdas ederek ‘’aslında böylede olabilir’’ mantığı çerçevesinde esnetme politikası işleterek dini olanın laubalileştirilmesine çalışmaktadır.Herkes yaşamında özgürdür, kimse kimseye karışmamalı,herkesin tercihine saygı duyulmalı,hoşgörülü olmalıyız,günah işleme özgürlüğü de olmalı v.b.gibi argümanlar üzerinden, haramları görünür kılma çabalarının post-modern kültürle ve bu kültürde içkin olan sekülerlikle ilintili olduğunun fark edilmesi gerekiyor.Bugünün siyasi politik argümanlarının da post-modern düşünme biçimine uygun olarak şekillendirildiğini her geçen gün daha belirgin olarak fark ediyoruz.Adalet/hakkaniyet esaslı bir paradigma üzerine oturması gereken siyaset maalesef hevasını ilah edinen kitlelerin memnuniyetini sağlamak için çabalayan bir  mekanizma haline getirilmektedir.