okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün23
mod_vvisit_counterDün308
mod_vvisit_counterBu hafta23
mod_vvisit_counterBu ay9164
mod_vvisit_counterHepsi1749533

Kimler Sitede

Şu anda 23 ziyaretçi çevrimiçi

Malik B. Nebi'nin "Çağa Tanıklığı" ve Sömürülmeye Elverişli Kültürün Karakteristiği

Burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen modern paradigmanın hegemonyasında şekillenen son dört asırlık tarih, bilinen insanlık tarihinin doğal tekamülünün bir sonucu değil, bilakis büyük bir sapmanın/inhirafın tarihidir. Felsefenin/hikmetin klavuzluğunu reddeden bu sapma, araçsal-seküler aklı öne çıkararak insanın ve doğanın mahvına giden yolun köşe taşlarını döşedi. Araçsal-seküler akıl sayılabilir ve ölçülebilir olana odaklandı, kesinlik iddialı çözümlemeler yaptı, evreni ve insanı matematiğin-fiziğin diliyle okudu… Madde ile mananın, ruh ile bedenin, dünya ile ahiretin, fizikle metafiziğin arasını ayırdı ve bunları birbirinden bağımsız unsurlar olarak kodladı. Bilgiyi güçle eşitleyerek, tahakküm-sömürü aracı olarak kullandı. Avrupa merkezci gelişen bu yeni (modern) süreç , sadece ortaya çıktığı coğrafyayla sınırlı kalmadı. Dünyanın geri kalanını da kendisine benzetmek için oldukça sistematik ve barbarca bir sömürgeleştirme stratejisiyle hareket etti. Kendi büyük sapmasını başka uluslara da dayattı. Çünkü başka türlü hayatta kalması mümkün değildi. Çirkinlik-kötülük ne kadar yaygınlaşırsa o kadar normalleşirdi. Avrupalı beyaz adam da kendi sapkınlığını görünmez kılmak için,sapkınlığı küreselleştirmeyi tercih etti. Bunu büyük oranda başardı da…

 

Salih Diriklik

Temmuz Dergisi dikkat çekmiş olmasaydı “sinemanın Müslüman duruşlu sakin gücü” senarist/yönetmen Salih Diriklik’i tanı/ya/mayacaktım. Kültür hayatının “yumuşak gücü” olarak tarif edilen sinema aracılığıyla Müslümanların görsel sanatlar ufkunu açan Salih Diriklik, 1951 İstanbul doğumlu… İstanbul İmam Hatip Okulu mezunu… 1969‘da tıp fakültesini kazandığında dahi, çocukluğundan beri ilgi duyduğu sinemayla ilişkisini kesmemiş. İmam Hatip’te okurken, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı romanından uyarlanan ve Yücel Çakmaklı’nın çektiği “birleşen yollar” filmi hakkında yazdığı yazıyı okulunun çıkardığı “Tohum” dergisinde yayınlatır. Bu yazı Çakmaklı’nın dikkatini çeker ve Salih Bey için sinemanın mutfağına giden yol açılır. Artık ikinci reji asistanı olarak çekimlere katılmaktadır.(Önemli Not: Birleşen Yollar filmi, Türkan Şoray’ın ilk defa “gerçek anlamda” tesettürlü ve Türk sinemasında “gerçek anlamda“ kurallara uyularak kılınan namazın olduğu filmdir. Filmde ana karakter Feyza’nın elinde Bekir Topaloğlu’nun “İslam’da Kadın” ve Muhammet Hamidullah’ın “İslam’a Giriş“ ve “İslam Peygamberi” kitaplarının “görünür” olması da dönemin Türkiye’sinde İslamcı akımın “esin ve besin kaynaklarına” işaret etmesi bakımından manidardır. Bkz. Hamza Türkmen’in Yazısı/ Temmuz Dergisi/ Haziran-2021/Sayı:55)

 

Kültürel İktidar Meselesine Dair

İktidar(güç) genellikle siyasi, iktisadi, bürokratik boyutlarıyla gündemdedir. Siyasal alanda iktidar olmak, çoğu zaman, bürokratik ve (özellikle de ) iktisadi iktidarı beslemiştir. Yakın siyasi geleneğimiz bunun örnekleriyle doludur. Siyasi iktidarı elde etmenin sağlayacağı ayrıcalıklarla kültürel hayatın da kolaylıkla dizayn edileceği varsayılmıştır. Ancak (yine yakın tarihimiz özelinde ) yaşanan tecrübe, bu varsayımın temelsiz olduğunu ispatlamıştır. Halihazırda iktidarda bulunanlar ( ki yirmi yılı aşkın süredir bu pozisyonlarını koruyorlar) bayındırlık hizmetlerinde gösterdikleri başarının veya kat ettikleri mesafenin kültürel alanda gösterilemediğini, zaman zaman ,itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Demek ki mesele sadece siyasi-iktisadi-bürokratik imtiyazlara sahip olmakla çözülemeyecek kadar derin ve müşküldür.

 

Kadraj ve Logo

CNN ekranlarından canlı yayınlanan I.Körfez Savaşı, ekranın/beyaz camın (sonraları renkli camın) büyüleyici etkisinin savaş gibi acı-yıkım-trajedi yoğunluklu bir eylemin bile, çay-kek-patlamış mısır eşliğinde, arada bir kanal değiştirerek ( zap yaparak), nasıl sıradanlaştı/rıl/ğını göstermesi bakımından öğreticiydi. Boudrillard bu nedenle bu savaşın aslında gerçekleşmediğini iddia edecekti. Öyle ya, şayet ortada gerçek bir savaş varsa buna “seyirci” kalınması aklın-mantığın-vicdanın-izanın kabul edebileceği bir şey değildi. Ekranın sağ alt köşesinde Bağdat’ın üzerine düşen bombaların menzili, tahrip gücü ve (belki de fiyatı) yer alıyordu. Bağdat kan gölüne dönerken, insanlar ekranlarında sadece geceyi aydınlatan ışık huzmeleri görüyorlardı. Bir tür havai fişek gösterisiydi sanki yaşananlar. Kilometrelerce uzakta olanlara bu “gösteriyi”(evet yanlış duymadınız gösteriyi) izleme imkanını veren ekran/kamera gerçeği altüst ediyor,onu gerçek olmaktan çıkarıyor,seyirlik malzeme haline getiriyordu. Kameranın ve fotoğraf makinesinin aslında ne olduğu, neyi temsil ettiği,neye hizmet ettiği hususu öylesine profesyonelce gözden ırak tutuldu ki,gelinen noktada,eşrefi mahluk olan insanın muhayyilesi tarumar edildi,böylece hafızası silindi ve adeta yürüyen bir kadavraya dönüştürüldü. Kötülüğün envai çeşidi normalleşti, sıradanlaştı hatta kötülüğün “izlenme oranı” arttı… Bayağılık, pespayelik, çirkinlik,yozluk,iğrençlik,kabalık albenili ambalajlar eşliğinde sunuldu/sunuluyor. Akleden kalbini korumaya özen gösterenler ürpermeden, dehşete kapılmadan, saçını başını yolmadan,acı çekmeden ekran karşısında duramaz oldu. “İzleyici” olmayı kabul edenler içtenliklerini ve itiraz etme kabiliyetlerini kaybetti.

 

Kutsala Savaş Açmak

İnsanlık ailesi,yaklaşık üç asırdır, Judeo-Hıristiyan kodlarla mücehhez modern paradigmanın hegemonyasına tanıklık ediyor. Seküler-ırkçı-pozitivist-hümanist özellikleriyle temayüz eden modern paradigma, burjuva protestan kültür kodlarını ve bu kodlardan müteşekkil kavramsal çerçevesini yumuşak ve sert sömürgecilik aracılığıyla evrensel kılmaya çalıştı/çalışıyor. Yumuşak sömürgeciliği kültürel enstrümanlar (özellikle lisan) üzerinden kalıcılaştırırken-ki bunu da ilgili toplumun kültürel anadilinin içini boşaltarak piyasa değerini düşürüp, akabinde anglo-sakson geleneğin lisanı olan İngilizceyi cazip hale getirerek yapar- savaşlar yoluyla da sert sömürgeciliği cari kıldı. 19.yüzyılda “beyaz adamın yükü” , “uygarlaştırma misyonu” klişelerine yaslanarak Batılı olmayan uluslara müdahale etme hakkını meşrulaştırdı. 20.yüzyılda demokrasinin yaygınlaş/tırıl/ması ve insan haklarının teminat altına alınması argümanlarına yaslanarak müdahaleciliğini sürdürdü. Oysaki “insan hakları” kavramı mustazafları (madunları-mağdurları-mazlumları) kapsamıyordu. Beyaz adamın-kadının hakkını korumak üzere üretilmişti. Bir de silah şirketlerinin ve bankaların hakkını… 21.yüzyılda ise özgürlük şemsiyesi altında cinsel sapkınlıkları, marjinal ve dezavantajlı grupları himaye adı altında yeni bir boyut kazandı sömürgecilik. Post-kolonyal döneme özgü bu yaklaşım, kendisini bağımsız zanneden ulusların entelektüelleri/aydınları tarafından da sahiplenildi. Sömürgecinin dilini iyi biliyordu bu aydınlar…

 

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı: Endülüs

"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,

Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara

Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar

Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar

Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür

Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür

Der ki:

"Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla

Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"

Mehmet Akif Ersoy/Safahat

Endülüs, Müslümanların tarihinde sadece büyük bir gururun değil aynı zamanda tarifi imkansız bir hüznün de kaynağıdır. Gururun kaynağıdır. Çünkü Peygamber(s.a.v)’in vefatının üzerinden henüz yüzyıl bile geçmemişken, Hicaz topraklarından İber Yarımadası’na kadar olan yerlerde İslam/Müslümanlar öznedir. Adalet temelli müstesna ferdiyet(şahsiyet) manifestosunun sonucudur bu özne olma hali... Endülüs, bu halin en görkemli duraklarından biridir. Öyle ki, Müslümanlar bu durakta yaklaşık sekiz yüz yıl kalacaklardır. Bu süre zarfında Endülüs ilim, irfan, sanat, edebiyat, estetik üssü olacak, Avrupa Kıtası’nda Rönesansa (yeniden diriliş) ve Aydınlanmaya ilham verecektir.

 

Kamil Ergenç,Milli Düşünce Gazetesi'nin "Türkiye'de Eğitim Sisteminin Bir Felsefesi Var Mı?" başlıklı söyleşisine konuk oldu

1-Öğrencilerimizi ve okullarımızı tutucu, yobaz, dar, değişime kapalı, sorgulama ve eleştiriden uzak bir eğitim ideolojisinden kurtarabilir miyiz?

Kurtarabilmemiz için evvela Türkiye’de eğitim-öğretimin temel meselesinin ne olduğunu, akabinde ise nasıl bir modelle yol yürüyeceğimizi tespit etmek gerekiyor. Ki bu ikisi birbirinden bağımsız değildir. Yani sorunu tespit etmek ile çözüm önerisi sunmak arasında sıkı bir bağ vardır. Cumhuriyet tarihimiz boyunca, sonuncusu 1-3 Aralık 2021’de olmak üzere, yapılan 20(yazıyla yirmi) Milli Eğitim Şurası’nın hiç birinde eğitim-öğretimin temel/yapısal sorunları, ne yazık ki, gündeme alınmamıştır. Ya teknik-bürokratik sorunlar ve çözüm yolları ya ulusal bilincin tahkim edilmesine yönelik atılması gereken adımlar ya da konjonktürün zorlamasıyla spesifik kozmetik değişiklikler üzerinde durulmuştur. Benzer durum, sonuncusu 2017 tarihinde yapılan, 3 (yazıyla üç) Kültür Şurası için de geçerlidir. Meseleye esastan giriş yapacaksak şayet, Türkiye’de eğitim-öğretim alanında yaşanan sorunların kaynağında “epistemolojik bağımlılık” vardır. Yani ülkemizde anaokulundan üniversiteye kadar her düzeyde cari olan, işlenen, yayılan, düzenlenen, yorumlanan bilgi, burjuva Protestan kültür kodlarından esinlenen aydınlanma ideolojisinin belirlediği çerçeveye sadık bir bilgidir. Bu bilginin karakteristik özelliği ise seküler-ırkçı-pozitivist ve hümanist olmasıdır. Binaenaleyh ilahi vahyi ve nebevi geleneği (nübüvveti) inkar etmesi, bilgi olarak kabul etmemesi, hasılı kelam referans almamasıdır. Dolayısıyla bu bilginin nüfuz ettiği (iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki-akademik v.b) her alanda kaçınılmaz olarak, burjuva Protestan kültür kodlarının rengi egemendir. Toplumumuz-akademimiz-siyasetimiz ne yazık ki bu büyük buhranın farkında değildir. Olmadığı içindir ki, her dönemde, kozmetik değişikliklerle yetiniyor, günü kurtarmaya dönük faaliyetlerle teselli oluyorlar. Sözünü ettiğim epistemolojik bağımlılıktan kurtulmadıkça, yani kendi “Marifet Nazariyemizi” inşa ve ikame etmedikçe, eğitim-öğretim sistemimiz “beyaz adamın” muradına uygun bir sosyal gerçekliğe lojistik destek sağlamaktan kurtulamayacaktır.

 

Anakronizm Örneği Olarak Abdülhamit-Erdoğan Karşılaştırması

Müslümanların tarihiyle ilgili (yaptığı çalışmalarla, verdiği eserlerle) tanınan Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Hoca, 28/03/2023 tarihli Yeni Şafak gazetesinin, “düşünce günlüğü” sayfasına yazdığı “Yoksa 1908’i Yeniden Mi Yaşıyoruz?” başlıklı yazısında, II. Abdülhamid’in “hal’ edilmesi(tahttan indirilmesi)” süreciyle bugün yaşananları karşılaştırarak/kıyaslayarak (anoloji), önümüzdeki seçimlerde tercihimizi “bu gerçeği(!)” göz önünde bulundurarak yapmamız (yani II. Abdülhamid’in bugünkü temsilcisi olan Erdoğan’a destek vermemiz) gerektiğini beyan ediyor. Hoca (özetle) demek istiyor ki; “Abdülhamid tahttan indirildikten sonra yaşanan büyük buhranı unutmayın… Erdoğan giderse aynısı olabilir…” Esasında yeni olmayan bu kıyasa(analojiye), İhsan Hoca gibi İslamcı bir tarih profesörünün de müracaat etmesi, Türkiye entelektüel/alim havzasının “tarih felsefesi perspektifi” nden ne kadar yoksu(n/l) olduğunu göstermesi bakımından manidar. Hamaset ve popülizmin kurumsallaştığı, geçmiş ilgisinin, romantik ve nostaljik bağlamdan kurtulamadığı, tarih bilincinin “diziler aracılığıyla” inşa edilmeye çalışıldığı bir toplumsal-kültürel–siyasal ortamda başka türlüsü de olamazdı zaten…