blank

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün311
mod_vvisit_counterDün433
mod_vvisit_counterBu hafta1146
mod_vvisit_counterBu ay7056
mod_vvisit_counterHepsi721480

Kimler Sitede

Şu anda 107 ziyaretçi çevrimiçi

Şok Doktrini

Gebze İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin her ay geleneksel olarak gerçekleştirdiği “Kitap Tahlili” etkinliğinin Nisan ayı programında Kanadalı gazeteci, yazar ve aktivist Naomi Klein’in “Şok Doktrini-Felaket Kapitalizminin Yükselişi” isimli eseri tahlil edildi.

Kitap tahlil programında katılımcılar, Latin Amerika ve soğuk savaş sonrası Rusya’nın kapitalist sisteme entegre edilme süreci; küresel çaptaki neoliberal, kapitalist uygulamalarla Türkiye’deki yansımaları; kapitalizmin küreselleşmesinde Chicago, Harward ve Berkeley üniversitelerinin oynadığı rol; korku, panik, şok ve dehşet üretimi ile kapitalizm arasındaki ilişki; şok doktrini politikasının Şili, Arjantin, Bolivya, Irak, Afganistan örnekleri üzerinde durdu.

 

Sivil Toplumun Doğasına Dair

                                                   

Sivil toplum, Aristo’dan beri insanlığın gündeminde olmaya devam ediyor. Grek kültüründe Yurttaşlıkla eşanlamlı olarak kullanılan bu kavramın, yönetme ve/veya yönetime katılmayla olan doğrudan ilişkisi, sonraları Batı literatüründe de benzer işlevini sürdürecek, bazı dönemlerde ise kimi ufak tadilatlara maruz kalacaktır.Kadim Grek kültüründe/Atina’da,sınırlı sayıda kişi yönetime katılırdı.Yönetime katılmayanlar Yurttaş,hatta insan sayılmazdı.Yunan’da yönetmekle akıllı olmak aynı şeydi.Kadınlar,çocuklar ve köleler akıllı olmadıkları için yönetime katılamazlar ve yurttaş sayılmazlardı.Bu geleneğin çocuğu olan Aristo, yönetmeye büyük önem atfetmiş ve “sivil”liği yurttaşlıkla eş değerde görmüştür.Ona göre insan doğası gereği politiktir.Bu nedenle Aristo’da sivil toplumla politik toplum aynı şeydir.Buradaki sivillik “polise” ait olmakla bağlantılıdır ve barbar olmamayı da zımnen içkindir.Çünkü, sivil olan medeni olandır.Yani akıllı ve insan…Bu perspektif polisin dışında olanları “barbar” olarak kodlar.Barbarlar Yunanca konuşamadıkları ve polisin dışında kaldıkları için insan değildirler. Sonraları, muhtemelen 19.yüzyıl, dilimize medeniyet olarak çevirilen “civilization” da esasında barbar olmamaya işarettir.Beyaz adamın kolonyal emelleri de bu kavram sayesinde meşruiyet kazanacaktır.”Civilization” ile “civil”in akrabalığı, modern dönemin inşasında oldukça etkili olmuştur.Bu noktada polisi daha iyi anlamak için zıttına müracaat etmekte fayda var.Polisin zıttı kır/köydür.Kır/köy, kendisi için üretenlerin mekanıdır.Burada mücadele doğayladır.Değerin değil faydanın peşinden gidilir.Birliktelik zorunluluktan dolayıdır.Bu nedenle köylü,poliste egemen olan sistemi anlayamaz.Çünkü poliste mücadele tabiatla değil insanladır.Dolayısıyla yasa gerekir.Yasa ise sivil/politik toplumun yapabileceği bir şeydir.Köyün mistik,efsanevi,dinsel ve sivil olmayan doğasına karşı “polis”in seküler,rasyonel ve sivil/medeni tarzı her zaman tercihe şayandır.

 

Kolonyalizmin Entelektüel ve Akademik Veçheleri

 

20.yüzyıla anıtsal Oryantalizm(şarkiyatçılık)eseriyle damga vuran Edward Said , Kolonyalizmin “keşif kolu” hizmetini şarkiyat araştırmalarının gördüğüne ilişkin yakıcı bir tespitte bulunur.Doğu’yu-buradaki Doğu esasında Müslümanların yaşadığı coğrafyadır- nesneleştirmek,operasyonel kılmak,ehlileştirmek için çok yönlü araştırmaların yapıldığı şarkiyat enstitülerinin, günümüze “bölge araştırmaları” adıyla tevarüs ettiğini ve halihazırda oldukça işlevsel olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz.Kendisini bir öteki olmadan tanımlayamayan Oksident(Batı)’in, entelektüellik kılığına bürünmüş kolonyalist perspektifi, bilginin nasıl araçsallaştırıldığını görmek açısından ibretlik bir durumdur.Entelektüel bir dayanağı olmaksızın cari kılınması mümkün olmayan kolonyalizmin,şimdilerde insan hakları,hümanizm,demokrasi,kadın hakları,emansipasyon,toplumsal cinsiyet farklılıkları gibi albenili söylemlerle toplumlarımızda icra ettiği misyona ilişkin farkındalık bilinci geliş/tiril/meden “direniş dili” inşa etmek ,kanaatimce,mümkün değildir.

 

Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık

Çeşitli dergilerde İslam düşüncesi ile ilgili araştırma yazılarının yanında, İslamcılığın yaşadığı çıkmazlarla ilgili eleştirel makaleleri yayınlanan Kamil Ergenç’in, özellikle Türkiye İslamcılığının bugün yaşadığı sorunlarla ilgili deneme yazılarından oluşan ilk kitabı yayınlandı.

Kamil Ergenç’in Modern Klişelerin Gölgesinde İslamcılık adlı ilk kitabı 2020’li yıllara yaklaştığımız bu günlerde İslamcılığın teori ve pratikte yaşadığı çıkmazlara ilişkin tam bir özeleştiri niteliğinde.

Giriş yazısı ile başlayan kitap, Söylemin Bulanıklaşması, Klişelerin Tasallutundan kurtulmak, Tuğyan Çağında Müslümanca Duruş, Muhafazakarlık Klişesi ve Yeni Türkiye’ye Dair başlıklarıyla altı bölümden oluşuyor.

 

Belirsizlikler Çağında Neyi Aradığını Bilmek

 

Belirsizliğin egemen olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ya da şöyle diyelim: Belirsizliğin egemen olduğuna ikna edilmeye çalışıldığımız bir zaman diliminde yaşıyoruz.Öyle ki neyin iyi neyin kötü,neyin faydalı neyin zararlı,neyin hak neyin batıl olduğunu idrak etmek zorlaş/tırıl/ıyor.Hakikat kayıp ve “göreli”(!)…Tek bir doğru yok…Doğrular ve yanlışlar var…Renksizlik terviç ediliyor…Ait olduğumuz kamp/hizip/parti/ulus doğrunun ve yanlışın,hakkın ve batılın ölçüsü haline geliyor.Zaman ve mekan tasavvurumuz her geçen gün dumura uğruyor.Bir belirsizlik hali her yanı kuşatıyor…Bahsini ettiğimiz bu belirsizliğin ve melezliğin kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşmasıdır asıl iç acıtıcı olan. Yegane hakikat nişanesi olması münasebetiyle aziz İslam, muhatabını özne olmaya davet ederken, kendisini İslam’a nispet edenlerin nesne olarak kalmakta ısrar etmesi anlaşılabilir değil… Çağa tanıklık etmek,zamanın çocuğu(ibn-ül vakt)olmak tehiri mümkün olmayan bir görevken, bilakis zamanın dışında yaşıyormuş gibi hareket etmek, Müslüman kimliğin kabul edebileceği bir şey değil…

 

Küresel Çağda Varolmak

Gebze İnsan ve Medeniyet Hareketi merkezinde her ay düzenli olarak gerçekleştirilen Kitap Tahlili etkinliğinde, Atasoy Müftüoğlu’nun ‘Küresel Çağda Varolmak’ adlı eseri tahlil edildi.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Eğitim Komisyonu Başkanı Eğitimci-Yazar Kamil Ergenç’in moderatörlüğünde gerçekleşen Kitap Tahlil programları, üçüncü yılında ‘Küreselleşme’ kavramı eksenli eserleri tahlil etmeye devam ediyor. Bu çerçevede mart ayı kitabı olan Atasoy Müftüoğlu’nun ‘Küresel Çağda Varolmak’ adlı eseri vakıf merkezinde tartışmaya açıldı.

Programda kitabın ana bağlamına sadık kalmak koşuluyla aşağıdaki sorulara cevap arandı:

1-Küresel çağda İslam’ın ontolojik ve epistemolojik bağımsızlığını nasıl inşa edebiliriz?

2-Modern/Post-Modern seküler dilin tahakkümünden kurtulmak mümkün mü? Nasıl?

3-Küreselleşme karşısında İslami bünyenin zaaf ve imkanları hakkında neler söylenebilir?

4-Oryantalistlerce Ortadoğu olarak adlandırılan beldelerde cereyan eden hadiselerin küreselleşme ile ilgisi nedir?BU hadiselerin karakteristiği ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Tarihin Küresel Tarihi

Gebze İnsan ve Medeniyet Hareketi’nde her ay geleneksel olarak düzenlenen Kitap Tahlili etkinliğinin Şubat ayı programında Daniel Woolf’un Tarihin Küresel Tarihi adlı eseri tartışıldı. Eğitimci-Yazar Kamil Ergenç hocanın moderatörlüğünde gerçekleştirilen etkinliğe eğitimciler ve entelektüel çalışmalara ilgi duyan Gebzeliler katıldı. Antik çağlardan günümüze tarihyazımının özetlendiği kitapta Avrupa, Çin ve İslam tarihleri ile Amerika, Rus, Japonya ve Hindistan tarihyazımı karşılaştırmaları yapılıyor ve tarihyazımları arasındaki etkileşimler, farklılıklar ve benzerliklere vurgu yapılarak Avrupamerkezci egemen tarihyazımı sorgulanıyor.

 

Kemalizmin Kolonyalist Söylemiyle Yüzleşmek

Kemalist paradigmanın ,muhafazakar demokrat kimliğin özel/hususi çabasıyla, Türkiye’nin çimentosu olarak kodlanmaya başladığı bir vasatta,aziz İslam’ın ilke,prensip,umde ve şiarlarına iman eden aydın/entelektüel sorumluluğunu haiz herkesin yapması gereken en önemli şey,bir yandan Kemalizmin esin kaynağı olan aydınlanma aklını,tavrını ve tarzını teşrih masasına yatırırken diğer yandan bu aklın/tavrın ve tarzın kimi zaman aleni/aşikar kimi zamansa zımni olarak kolonyalist perspektifle örtüşen yanlarını deşifre etmektir.Bunu yaparken de ,kanaatimce, işe eğitimden başlamak gerekir.Çünkü sadece Cumhuriyet Türkiye’sinde değil,aydınlanma referansıyla hareket eden bütün halkı Müslüman ülkelerde eğitim, en öncelikli müdahale sahasıdır.Bu müdahale yersiz de değildir hiç şüphesiz.Ulus-devletin doğası böyle bir müdahaleyi kaçınılmaz kılar.İçine girilmesi izne bağlı,sınırlı ve seküler mekan olması münasebetiyle ulus-devlet, mutlak egemenlik ve denetim ilkesi gereğince muhatabını kendisine ram eder.Eğitim de bu ram etme sürecinin en önemli enstrümanıdır.