blank

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün199
mod_vvisit_counterDün765
mod_vvisit_counterBu hafta199
mod_vvisit_counterBu ay15159
mod_vvisit_counterHepsi847796

Kimler Sitede

Şu anda 15 ziyaretçi çevrimiçi

Akif'i Unut(tur)arak İslamcılıktan Öc Almak

 

Yakın tarihimizin en dikkat çeken simasıdır Mehmet Akif Ersoy.Gerek mücadelesi gerekse yaşantısıyla hak eder bu dikkati.En ateşli muarızları dahi hakkını teslim etmekten imtina etmez.İtikadına olan sadakati,hayatının bütün evrelerinde barizdir.İslamcıdır Akif…Hem de tepeden tırnağa kadar…Unutulmaya terk edilmesinin esas sebebi de budur aslında.İslamcılığın 20.yüzyıla tevarüs eden birikiminin sadık bir mümessili olarak, Jön-Türk/İttihat terakki çizgisinin Batıcı perspektifine karşı tavır almıştır.Çile dolu hayatının en muhataralı dönemi başlar böylece.Sükut içinde ölene kadar sürer bu dönem…İstiklal Harbi’nin manifestosu olan marşı yazmış olması bile Akif’i kurtarmaz .O artık sadece senede bir kere,o da kerhen,hatırlanması gereken biridir.Sanki karanlık bir el Akif anılmasın,anlaşılmasın diye uğraşmaktadır.Senede bir kere icra edilen törensel/folklorik nümayişlerle, güya,Akif’e vefa borcu ödenmiş olmaktadır.Oysa ki tam da bu törensel/folklorik nümayişlerdir Akif’i anlaşılmaz kılan.Bir şey ki törenselleşmiştir artık o şey,içeriğini kaybetmiş demektir.Hem Akif hem de İstiklal Marşı için durum tam olarak budur.

 

Korku

 

Çocukken annelerimiz yaramazlık yapmamızı engellemek amacıyla “hortlak”,”öcü”,”canavar” gibi kötücül varlıkların himmetine sığınırdı. Böyle yaparak sadece yaramazlık yapmamızı engellemiş olmaz aynı zamanda hem “sükuneti” sağlamış olur hem de kendilerinden başka bir “sığınağımız” olmadığını, şayet emniyet ve güven arıyorsak, yaramazlıktan uzak durmamız gerektiğini de zımnen ifade etmiş olurlardı…

Sonraları okula başladık. Bu sefer sıra öğretmenlerimizdeydi. Onlar da “sükuneti” sağlamak için korku silahına sarıldılar.Korkutmak için en elverişli argüman hiç şüphesiz “not”tu.Bu sayede onlar da yaramazlık yapmamızı engellemiş oluyorlardı.Esasında buradaki yaramazlık sadece dersin huzurunu bozmak değildi.Öğretmeni zorda bırakacak sorular sormak veya eleştirel tavır takınmak ta kolayca yaramazlık olarak değerlendirilebiliyordu.Hasılı,öğretmenin canını sıkmayan öğrenci olmak en iyisiydi(!)Eğitim-öğretim hayatımızın sıhhati açısından böyle olmamız isteniyordu…

 

Doğulu(lar) İsyan Edemez(mi)?

                                                     

Başlıktaki Doğulu’nun yerine gönül rahatlığıyla Müslümanı koyabiliriz. O zaman sorumuz şöyle olacaktır:Müslüman/lar isyan edemez mi?Bu soruyu sormamızın sebebi,iktidar karşıtı halk hareketlerinin Doğu’da meydana gelmesi halinde gösterilen refleksin ve yapılan değerlendirmenin Batıdakine göre farklı olması.Gerçek anlamda bir “isyan iradesi” sadece Batılı(lar)dan sadır olabilirmiş gibi bir algı var.Hatta bu algı kendisini İslam’a nispet edenler arasında da oldukça yaygın.”Sarı Yelekliler” ayaklanması bağlamında serdedilen kanaatler,bu algının ne kadar güçlü olduğunu göstermesi bakımından oldukça manidar…

 

Yemen

 

Kadim şehirlerimizden Yemen, bütün Dünya’nın gözleri önünde dayanılmaz acılar çekiyor.

Bağdat, Şam,Kudüs ve Kabil’den sonra şimdi de Yemen,müstekbirlerin postalları altında eziliyor.

Siyonizm de dahil, bütün tuğyan çeteleriyle işbirliği yapan Suud Devlet Aklı, yaklaşık üç yıldır, Yemen’de katliam yapıyor.

Silah zoruyla elde edemediğini ise, yaptırım uygulayarak elde etmeye çalışıyor.

Kadınlar, çocuklar,yaşlılar,gençler bu yaptırımların yol açtığı açlık,susuzluk,ilaçsızlık ve hastalıklardan dolayı ölüyor.

Savaşın yıkıcılığı ise tarifsiz.

Yemen’de ki kıyım, mezhep holiganlığının gölgesi altında kaldığı için, gündeme bile gelmiyor. Bir gazeteciyi günlerce konuşan medya unsurları, Yemen’i gündem yapmaktan imtina ediyor.İletişim teknolojisinde yaşanan olağanüstü gelişmelere rağmen,Yemenli mazlumların sesleri duyulmuyor,maruz kaldıkları zulüm görülmüyor,şahit oldukları acı ve ızdıraplar bilinmiyor…

 

Kolonyalist Dili Meşrulaştırma Aracı Olarak Tarihselcilik

 

Müslümanların modern paradigmayla karşılaşmaları, benzerine daha önce rastlanmamış sancılı bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu.Modern öncesi dönemde çok daha ağır travmalarla karşılaşmış olmalarına rağmen yaslandıkları değerler sistemine(tevhid) ve tutundukları sağlam kulpa(urvetül vuska) olan kavi imanları sayesinde bir çıkış yolu bulan Müslümanlar,özelikle 17.yüzyıldan itibaren yüzleşmek zorunda kaldığı modern paradigma karşısında mağlubiyet psikolojisine girdiler.Oysaki Müslümanlar ilk defa başka bir değer sistemiyle karşılaşıyor değillerdi.Henüz daha miladi 8.ve 9.asırda Abbasiler döneminde Beyt-ül Hikme aracılığıyla Grek/Yunan/İskenderiye,İran,Cundişapur,Babil geleneğinden tercümeler yapılmış ve aynı anda birkaç farklı kültürün düşünce dünyasıyla yüzleşmek gerekmişti.Bu tercüme sürecinde seçici davranılmış,mitoloji ve edebiyat gibi eserler yerine bilim,felsefe,tıp ağırlıklı eserler tercüme edilmişti.Başta İtizal ekolü olmak üzere Eşari ve Maturidi uleması bu yüzleşme sürecinde oldukça önemli işlev görmüş,bahsi geçen düşünce havzalarından İslami bünyeye uygun olanlar alınmış olmayanlar ise dışarıda tutulmuştu.Bu süreç aynı zamanda İslami ilimlerin usul disiplinlerinin inşa edildiği bir dönemi imler.

 

Öze Dönüş'ün Öğretmeni:Ali Şeriati

 

19.yüzyılda sistematikleşen kolonyalizmin , emperyalizme keşif kolu hizmeti sunarak İslam Dünyası toplumlarını zihinsel ve iktisadi olarak alt üst edişine karşı,İslami Direniş Hattını tahkim etmek amacıyla harekete geçen Müslüman mütefekkir ve ulema çizgisinin,20.yüzyıldaki önemli temsilcilerinden biridir Ali Şeriati.Hıristiyanlık içi mücadelenin sonucu olan modern paradigmanın izinde askeri,sınai,bilimsel ve iktisadi “ilerlemesini” kıvama getiren Avrupa’nın, yeni sömürge alanları oluşturma ve temsil ettiği “aydınlanma ideolojisini” küreselleştirme amacıyla başvurduğu en etkili yol zihinsel sömürgeleştirmeydi hiç şüphesiz.Bunun için de evvela sömürgeleştirilecek ülkelerde aydın/entelektüel pozisyonunda olan veya olması muhtemel kişiler seçilir ve parlatılırdı.Ardından ise kavramsal ve kurumsal dönüşüm gelirdi.Askeri seçenekler de her zaman masadaydı.Ancak uzun soluklu en etkili sömürgeleştirme yöntemi,zihinsel olandı.İstisnasız bütün halkı Müslüman ülkelerde uygulanan strateji buydu.Bu strateji,kısmen etkisini azaltsa da hala geçerliliğini korumaktadır.

 

The Long Nineteenth Century

The Long Nineteenth Century, 1750-1914, Crucible of Modernity Trevor R. Getz tarafından yazılan, Modernite’nin serüvenini anlatan üç kitap serisinden ikincisidir. Birinci kitap, erken modern dönem olarak tanımlanan 1450-1750 yılları arasını incelemektedir. Üçüncü kitap, 1914 yılından günümüze Modernite’nin serüvenini ele almaktadır. Müellif ise bu ikisi arasında bulunan ‘’ uzun on dokuzuncu yüz yıl’’ olarak tanımlanan 1750-1914 yılları arasındaki modernleşmeyi ele almıştır. Kitabı 7 ana bölüm ve bu bölümlerle ilgili 3 ara bölüme ayırarak oluşturan yazar, imparatorluklar çağının sonlarından 1. Dünya savaşına kadarki süreçte Modernite’nin etkilediği ve değiştirdiği tüm alanları ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Eser, aynı zamanda bir ders kitabı formatında hazırladığı için her bölümü belirli bir sistematik üzerine yazdığı farkediliyor. Her bölümde ilk olarak ele alınan konunun kökenini, sonra o konunun ne olduğunu, akabinde etkilerini ve etkilenmelerini açıklayarak okuyucuya tüm yönlerini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Kitabın bir diğer önemli özelliği; her konu başlığını farklı coğrafyalardan hususi örnekler bağlamında açıklamasıdır. Bu metod, kitabı salt akademik bilgi aktarımından ziyade, tarihi süreçte belirli bölgelerdeki olayların ayrıntısına vakıf olunarak konuyu daha anlaşılır kılmaktadır.

 

Modern Zamanların Put Kırıcı Öğretmeni:Seyyit Kutup

O,modern paradigmayı sarstı. Bize düşen ise yıkmak…

Seyyit Kutup’u konuşmak,19.yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve özellikle ilk yıllarında apolojist(savunmacı/özür dilemeci) bir tavrın ve tarzın mümessili olan İslamcılık ideolojisinin,20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Modern Paradigma karşısında özgün bir duruşun ve sahih bir temsilin önderliğini üstlenmesini konuşmaktır dersek herhalde abartmış olmayız. Sadece Türkiye’de değil İran’dan Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’dan Amerika’ya ve Avrupa’ya kadar(1) etkili olmuş Müslüman bir mütefekkir olması hasebiyle Seyyit Kutup, gerek Çağdaş İslam Düşüncesi’nin sembol isimlerinden biri olması gerekse inandığı değerler uğruna feda olmayı göze alan vakar,celadet ve cesaretiyle bugünün Müslümanları tarafından gündemleştirilmeyi fazlasıyla hak ediyor. Hele ki,modern paradigma karşısında neredeyse havlu atmış ve mübarek Kur’an’ın Talut-Calut kıssası bağlamında dikkat çektiği üzere, nehri geçerken kana kana içtiği su(dünya lezzetleri) nedeniyle dizlerinin bağı çözülmüş ve bundan dolayı Calut’un Ordusu(küresel istikbar) karşısında takatsiz kalmış olanların “bugün bizim Calut ordusuna karşı koyacak gücümüz yok”(Bakara 249)* tavırlarına benzer şekilde yenilgiyi içselleştirme,yılgınlık,özgüvensizlik,alttan almacılık,başkalarına hoş görünmek için dini sulandırmacılık gibi fiillerin normalleştiği bir vasatta,Seyyit Kutup gibi üst perdeden ve sakınımsız söz söyleyen birine ne kadar da ihtiyaç var…