okumali

Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün239
mod_vvisit_counterDün580
mod_vvisit_counterBu hafta3388
mod_vvisit_counterBu ay11380
mod_vvisit_counterHepsi1193017

Kimler Sitede

Şu anda 18 ziyaretçi çevrimiçi

Derkenar(15)

 

Hıristiyanlık içi mücadelenin radikal kırılma noktalarından biri olan 1789 Fransız İhtilali’nin modern tarihe armağanı olan muhafazakarlık, her şeyini Protestanlığın jakoben/devrimci ve anarşist tutumuna, tavrına ve tarzına borçludur. Yani Protestanlık gibi bir ekol oluşmamış olsaydı biz bugün muhafazakarlıktan bahsetmiyor olacaktık. Hıristiyanlığın tarihsel tecrübesinin sonucu olarak tebarüz eden ideolojik kampları, eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilincinden yoksun olarak (adeta bir maymun taklitçiliğiyle) kendi sosyal gerçekliğine entegre etmek üzere misyon üstlenen Türkiye aydın/entelektüel havzasının yaşadığı zihinsel buhran halinin toplumsal zeminde yol açtığı “şizofrenik kimlikler” sorunuyla gerçek anlamda yüzleşmemiz gerekiyor. Bu yüzleşmeyi yapabilmek için de evvela bidayetinden beri ilmi/entelektüel çabayı tahfif edip, hamasi-popülist-vülger(bayağı) söylemi ve eylemi terviç eden muhafazakar gelenekten ve bu geleneğin “ötekisi” olarak özgürlük/çağdaşlık/ilerleme adı altında yıllardır parsa toplayan sol/liberal/seküler perspektiften teberri etmek gerekiyor. Muhafazakarlığı Anglo-Amerikan sağcılığı üzerinden ithal edenlerle, seküler/liberal/sol yaklaşımı Fransa üzerinden ithal edenler arasında pespaye ve derinlikten uzak bir siyasal dilin klavuzluğunda süregiden kavgalara/tartışmalara katılarak enerjimizi tüketmek yerine, ana istinatgahımız olan yüce Kur’an ve şanlı elçi(s.a.v)’nin rehberliğinde ilmi/entelektüel bağımsızlık mücadelesi vererek iktisadi, içtimai,siyasi,hukuki v.b her alanda varoluş savaşına katılmayı ihmale gelmez bir sorumluluk olarak telakki ediyorum. Şayet bu sorumluluk,ağırlığıyla mütenasip bir duyarlılıkla idrak edilmezse, ilmi/entelektüel çabanın ciddiye alınmadığı her yerde olduğu gibi burada(Türkiye) da, mebzul miktarda trol ve aparatçik(*) üreyecektir.Bu durumda en değerli hazinemiz olan genç kuşaklar bir yandan muhafazakar/sağ/milliyetçi diğer yandan ise seküler/sol/liberal riyakarlık(lar) aracılığıyla hem düşüncesizleş(tiril)ecek hem de “zihinsel parya” haline ge(tiri)lecektir. Bu riyakar havzalar, Türkiye'nin “epistemolojik bağımsızlık savaşı” vermesi gerektiği gerçeğini gizlemek için(küfr) işbirliği yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Bu işbirliğinin mahiyeti ve keyfiyetine dair yakın tarih içinde çokça örnek bulunabilir. İlmi/entelektüel çabaya karşı son dört asırdır ısrarla devam eden duyarsızlığın ve kayıtsızlığın mirasçısı olan Türkiye bir yandan bu mirasın acı meyvesi olan "riyakarlığın sıradanlığına inanç", “niceliksel başarıya övgü”, “popülist siyasal dile sadakat” ve “ klişelerin tasallutuna rıza” bela(lar/s)ıyla boğuşurken diğer yandan bu belaların tabi sonuçlarından biri olan hizip/klan/getto/parti/klik/cemaat vb. fanatizm türlerinden herhangi birine iştirak ederek, hayatına anlam katma çabasında(!) Bu anlam arayışının yeni durağı ise (her ne kadar post-modern paradigmanın bütün ideolojileri anlamsız kıldığı iddia edilse de…) Muhafazakar-Kemalizm oldu. Biraz din-iman, biraz vatan-millet ve kafi miktarda elitizm/üstencilik karışımından müteşekkil bu yeni ideolojik tutum,henüz daha taşra duygusallığından sıyrılamamış ve hemşehri dernekleri aracılığıyla kente tutunmaya çalışan “lümpen kitleleri” konsolide etmek için nispeten işe yarasa da; bağımsız ve özgün bir entelektüel iklimden istifade edemedikleri için dijital diktatörlüğün ayartıcı,kışkırtıcı,spekülatif ve manipülatif karakterine meftun olan genç kuşaklar nezdinde itibar görmesi pek mümkün görünmüyor.Yüce İslam'ı  kültürel bir varoluşun nesnesi olarak değil, itikadi bir varoluşun öznesi olarak içselleştirmedikçe, konjonktür gereği farklı terkiplerle ve izdivaçlarla karşımıza çıkan fakat esasında “aynı memeden süt emen ikiz kardeş” olan sağ/muhafazakar ve sol/seküler riyakarlıklar tarafından araçsallaştırılmaya mahkum olacağız. 

 

(*) Aparatçik kavramını tarihçi Halil Berktay'dan aldım. Stalin döneminde Sovyet politbürosunun yapıp-ettiklerini kamuoyuna güzel göstermek amacıyla,fakir halk arasından seçilen maaşlı görevliler anlamında kullanılıyor.  Doğan Gürpınar "Kültür Savaşları" isimli kitabında Atatürk'ün dindarlığını kanıtlamak adına 12 eylül sonrasında çaba gösteren ilahiyatçılar için de bu kavramı kullanıyor. (bkz.syf.250,dipnotta)

04/07/2020

Kamil ERGENÇ

kamilergenç@hotmail.com

 

 

Derkenar(13)

Ahlaki ilke ve prensiplerin bütününe gösterilmesi gereken saygı/hürmet ve hassasiyet, (mefhumun muhalifinden hareketle) gayr-ı ahlakiliklerin de bir bütünlük içinde değerlendirilmesini ve ona göre tavır alınmasını tazammun eder. Ahlaka dair bütünlük bilinci zedelendiğinde, bir yanımız bazı söz ve fiillerin subliminal gayr-ı ahlaki mesajlar taşıdığını hissedecek kadar hassaslaşırken, diğer yanımız “apaçık” ahlaksızlıkları görmezden gelebilecek kadar pörsüyebilir. Elbiselerine bulaşan pire kanının abdesti bozup bozmadığını soranlara Hasan-ı Basri’nin verdiği cevap sözünü ettiğimiz bu duruma iyi bir örnektir: “Müslümanların kanının köpek kanı gibi akıtıldığı bir zamanda siz pire kanının hükmünü soruyorsunuz.”

Kendimizi nispet ettiğimiz İslam, hayata/tarihe/bilgiye ve ahlaka tevhidi perspektiften bakmayı öğütler. Hayatı parçalara ayıran ve her parçada ayrı bir değer sistemini ve ahlak öğretisini referans almayı öneren post-modern şirk kültürünü teneffüs ettiğimiz bir vasatta, tevhidi perspektif istisnai bir duruşun mümessili olmayı temin eder. Çok kişilikli/çok kimlikli/şizofrenik bir tutumun, tavrın ve tarzın nesnesi olmayı değil, istikamet üzere sebat ederek tarihin öznesi olmayı salık verir. Lakin üzülerek müşahade ediyoruz ki, post-modern şirk kültürünün ahlak öğretisi, kendisini İslam’a nispet edenler arasında da oldukça revaçta. Bazı ahlaksızlıklara karşı oldukça duyarlı davranırken bazılarını ise ya görmezden geliyor ya da politik-ekonomik-konjonktürel kaygılar nedeniyle sessiz kalmayı tercih ediyor.

 

Bir Devrin Hafızası

Rasim Cinisli’nin “Bir Devrin Hafızası” başlıklı hatıratı yakın tarihe ışık tutması bakımından oldukça önemli tanıklıklar içeriyor. Sağ/milliyetçi/muhafazakar cenahın önde gelen simalarından biri olan Rasim Bey, yaşadıklarını kaleme alarak hem bizlere hem de gelecek kuşaklara önemli bir miras bırakmış oldu. Altıyüz küsür sayfalık hatıratın dikkatimi çeken bazı noktalarını nazar-ı dikkatlerinize arz etmek isterim:

Andre Gide “hatıra yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır” der. Tarihte ne olup bittiğini sadece tarih kitaplarından okumak bazı hususların anlaşılmasını zorlaştırabilir.Hatıralar, tarih okumalarını sıkıcı olmaktan çıkarır ve ilgili dönemin fotoğrafını daha net çekmemizi sağlar. Yazarla birlikte onun yaşadığı döneme gider ve bir anda kendinizi olayların içinde bulursunuz. Akademik endişe taşımadığı için dili sade, akıcı ve anlaşılırdır. Elbette ki hatıraların da eksik yanları vardır. Örneğin nesnellikten uzaktırlar. Genelde yazanın perspektifi hakimdir. Özeleştiriye pek yer verilmez. Yazan kişinin ideolojik aidiyeti olayları aktarma biçimine sirayet eder. Bu nedenle aynı döneme şahitlik etmiş ve fakat farklı ideolojik aidiyeti olan kişilerin hatıralarını karşılaştırmalı olarak okumak daha faydalı olabilir. Rasim Bey’in hatıralarını da Hasan Cemal, Kemal Yamak ve Süleyman Arslantaş’ın hatıralarıyla birlikte okumak gerekir diye düşünüyorum.

 

Derkenar (10)

Prof.Dr. Ayhan Songar(1926-1997).Psikiyatrist. Cerrahpaşa Psikoloji Ana Bilim Dalı’nın kurucusu. Yaklaşık otuz dört yıl bu kürsünün başkanlığını yapmış. Aydınlar Ocağı’nın mimarlarından…1982-1984 yılları arasında (vekaleten) Ocağın başkanlığını yürütmüş. Merhum Necip Fazıl’ın yakınında bulunmuş, güvenini kazanmış ve hatta iltifatına mazhar olmuş… Sağ/Milliyetçi/muhafazakar çizginin saygın ağabeylerinden biri… Bir dönem Yeşilay’ın başkanlığını da deruhte etmiş. 12 eylül darbe konseyi tarafından TRT yönetimine atanmış. Öldüğünde Taha Akyol “Songar’a Saygı “ başlıklı bir yazı kaleme almış.(https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/taha-akyol/songara-saygi-5392402 )

Ayhan Songar’ın pek bilinmeyen yönüyse onun 12 eylül darbe konseyiyle yaptığı işbirliği… Başında bulunduğu psikoloji kliniğinde, darbecilerin cezaevlerine doldurduğu sağcı ve solcu gençler üzerinde psikolojik ve farmakolojik deneyler yapmış…”Solcu” luğun patolojik bir hal olduğuna dair bilimsel(!) tespitlerde bulunarak, tedavi edilmesi yönünde kanaat serdetmiş. Bu hizmetinde yalnız da değil… Darbeciler tarafında görevlendirilen psikiyatrist Prof. Dr. Turan İtil’le birlikte çalışmış. Turan İtil, Songar’a göre daha az popüler ve fakat darbecilerin nazarında oldukça muteber biri. 1971 de kurduğu Hatice Zahit İtil Vakfı 12 eylül öncesinde de anarşik olayların psiko patolojisi üzerine araştırmalar yapmış… İhtilalden hemen sonra İtil, darbeciler tarafından sağ ve sol ideolojiye mensup gençlerin ruh hallerinin deşifre edilmesi amacıyla görevlendirilmiş. Kurucusu olduğu vakıfta Ayhan Songar’la birlikte çalışmışlar.

 

Derkenar (14)

Ayasofya’nın özgürlüğü meselesi bağlamında dikkatimi celbeden bazı hususları nazar-ı dikkatlerinize arz etmek isterim:

1-Sembolik değeri oldukça yüksek olan Ayasofya, Yunan/Grek/Hıristiyan geleneğin Türkiye üzerindeki emellerinin dayanağıdır. Bu mabet, Batı’dan bakıldığında İstanbul’un Romalı/Hıristiyan karakterine; Doğu’dan(ya da Türkiye’den) bakıldığında ise “buraların bizim” olduğuna delalet eder. Biraz daha zorlarsak haç-hilal kavgasında hilalin zaferini temsil ediyor diyebiliriz.

2-Ayasofya, genellikle, hamasi ve popülist söylemi/tutumu/tavrı ve tarzı siyasetinin ana istinatgahı yapan sağ/muhafazakar/milliyetçi geleneğin (başı her sıkıştığında) “seçmen tabanını” konsolide etmek amacıyla araçsallaştırdığı meselelerdendir. Dindar-dindar olmayan, muhafazakar-seküler, sağ-sol v.b. ayrımların meşruiyet zemini açısından Ayasofya turnusol kağıdı gibidir.

3-1492’den sonra Endülüs’e (aslında İslam’a) ait tüm izleri kıta Avrupa’sından silmeye çalışan Batı Hıristiyanlığı, (bir anlamda) Ayasofya’nın intikamını almıştır. Ancak tatmin olduğu söylenemez. Bugün bile Yunanistan’da Ayasofya’dan yüksek bina yapmak yasaktır.20.yüzyılın başında Şam’da Selahattin Eyyubi’nin mezarını tekmeleyerek “Kalk Selahattin!Biz geri döndük” diy(ebil)en akıl (muhtemelen) Fatih’in mezarını da tekmelemeyi hayal ediyordur. Dolayısıyla "Artık uzay çağındayız. Din referanslı kavgalar dönemi geçti" iyimserliğinden kurtulmak gerek.

 

Derkenar(12)

İnsan(lar)ın düşünce dünyasını, hayat tarzını ve dünya görüşünü etkileme imkanına sahip olmaları bakımından öğretmen,imam ve akademisyen profilinin bir ülke için hayati öneme sahip olduğunu söylemek mümkündür. İlmi/entelektüel bağımsızlığın ve özgün ferdiyet bilincinin inşasına sundukları katkı itibariyle de bu üç meslek erbabının emeği yadsınamaz. Nitelikli bilgiyle temas kurma yeteneği ve bu yeteneğin kazandırdığı eleştirel dikkat ve deruni farkındalık bilinci sayesinde, toplumların tekamülünde oldukça önemli rol oynarlar.Malumdur ki toplum(lar), aydınları/entelektüelleri/münevverleri/alimleri aracılığıyla ya felaha ulaşır ya da delalet üzere kalır. Tarih bu söylediğimize şahittir. Fransız İhtilali, Bolşevik Devrimi, İran İnkılabı, Çin/Japon Modernleşmesi,Cumhuriyet Aydınlanması v.s. bugünden yarına gerçekleşen hadiseler değil, bilakis arkasında yoğun bir aydın/entelektüel katkısı olan hareketlerdir. Bizi yakından ilgilendirmesi hasebiyle Cumhuriyet Aydınlanması, kamusal meşruiyet(rıza) sağlamak ve bu meşruiyeti sürekli kılmak için öğretmen-imam-akademisyen profilinden azami derecede istifade etmiştir. Etmeye de devam ediyor… Bu durum, bu üç meslek erbabının yüklendiği vebalin ağırlığını tahayyül etmemiz için üzerinde hassasiyetle durulmayı hak ediyor. Merhum Nuri Pakdil üç cilt halinde yayınlanan “Biat” isimli kitabının I. ve II. cildinde “1923 bir yabancılaştırma girişimidir” cümlesini birkaç kez kullanır. Biz de şunu ilave edelim: Yabancılaştırma girişimi Cumhuriyetten çok önce başlamıştı zaten. Tanzimat ve Islahat ilk adımlardı. Cumhuriyet, altın vuruşu yaptı. Demek ki, yaklaşık iki asırdır süren bir yabancılaştırma sürecinin bugünkü tanıklarıyız. Bu tespiti klasik döneme methiyeler düzmek, modern tarihi ise yerin dibine sokmak için yapmıyorum. Hiç kuşkusuz her dönemin kendine has sorunlarından bahsedilebilir… Fakat son iki asırda yaşananları öncesine nazaran istisnai kılan, dinin(İslam’ın) ruhuna yabancı olan modern paradigmanın iktisadi-içtimai-siyasi-hukuki vs. her alanda sağladığı hakimiyettir. En sıkıntılı zamanlarda bile referans kaynağı olma özelliğini koruyan İslam, modern dönemde yalnızca manevi bir tatmin vasıtasına indirgenmiştir.

Pekiyi zihinlerimizi kadavralaştıran geleneksel ve modern/post-modern sapkınlıkların etkisinden nasıl kurtulacağız? (Şayet) Halimizden memnun değilsek-ki olmamamız gerekiyor-bir kurtuluş reçetesine ihtiyaç var. Naçizane kanaatim odur ki, kurtuluş, tıpkı yabancılaş(tır)manın kanıksatılması sürecinde olduğu gibi öğretmen-imam-akademisyen işbirliği ve örgütlülüğü sayesinde mümkün. Bu üç güçlü şahsiyet, örgütlü ve sistematik bir çabayla “epistemolojik bağımsızlık savaşını” başlatabilir. Daha doğrusu başlatmalıdır. Çünkü halkın, dişinden tırnağından arttırarak yaptırdığı okullarda okudular ve maaşlarını halkın vergilerinden alıyorlar. Dolayısıyla halka borçlular. Borçlarını ödemenin de bir tek yolu var. Yaklaşık iki asırdır devam eden ve halkımızı zihnen sömürgeleştiren yabancılaştırma sürecinin kamusal alanda sağladığı epistemolojik meşruiyetin temellerini sarsacak inkılabi bir söylemin ve eylemin inşa edilmesi için ceht etmek. Halkımızın gerçek anlamda hürriyeti teneffüs edebilmesi için bu ceht kaçınılmazdır. Ancak çok meşakkatlidir… Fiziksel ve zihinsel konforundan ödün ver(e)meyenler, diline/lisanına titizlik göstermeyenler, sözcüklerin ve kavramların gücüne inanmayanlar, zamanın ruhuna teslim olanlar, sözü ve yazıyı değil “gözü” öne çıkaranlar, risk almaktan imtina edenler, merak etmeyenler, klişelerin iktidarına razı olanlar,hamasi ve popülist söyleme meftun olanlar,nemelazımcılığın ve oportünizmin anaforunda debelenenler,hizip/parti/cemaat/klik/getto/klan çıkarları için hareket edenler,ehven-i şerreyn(kötüler arasından daha az kötü olanı tercih et) klişesine itiraz etmeyenler bu cehte katılamazlar. Camide mevzuata göre din anlatan imam, okulda mevzuata göre eğitim-öğretim yapan öğretmen ve üniversitede mevzuata göre bilim/düşünce üreten akademisyen daha baştan mağluptur. Anarşizme davet değil bu söylediğim. İlmi/entelektüel derinliğin eşlik edeceği hikemi-irfani-edebi ve felsefi bir “esaslı duruş” çağrısı… Bu esaslı duruşun ana istinatgahı ise yüce Kur’an ve şanlı Elçi(s.a.v) olmak zorunda…

 

30/06/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar(11)

TRT Avaz tarafından yayınlanan İmam Maturidi belgeseli((https://www.youtube.com/watch?v=Yckg2OqKWxo),Müslümanların düşünsel birikiminin ulus-devlet çıkarları için nasıl araçsallaştırıldığını anlamak açısından dikkatle izlenmeyi hak ediyor. Belgesel hakkında naçizane kanaatlerimi nazar-ı dikkatlerinize arz ederim:

1) Maturidi gibi kendi zamanının gerçek anlamda tanığı ve kendisinden sonrakiler için de ilham kaynağı olan bir alimin gündemleştirilmesi ve kamuoyunun dikkatine sunulması önemli bir çabadır. Bu boyutu itibariyle ilgili belgesel çalışmasını tebrik etmek gerekir. Bu kıratta çalışmaların İslam ilim/tefekkür geleneğinin diğer simaları için de yapılması gerekir.

2) Boudrillard “kamera izleyiciye çevrilmiş bir silahtır” der. Bu zaviyeden olmak üzere, kamera aracılığıyla bize ulaşan her bilginin “yorumlanmış bilgi” olduğuna dikkat çekmek isterim. Hele ki bu bilgi devletin kontrolünde olan bir kanaldan ulaşıyorsa, duyargalarımızın daha da açık olması icap eder. Çünkü bütün ulus-devletler gibi Türkiye de (bilgiye istediği biçimi vererek) mevcudiyetini ve meşruiyetini tahkim etmek ister. Bunu yaparken de kafi miktarda çarpıtma yapmak durumundadır. Dolayısıyla teşrih masasına yatıracağımız belgeselin ne söylediği kadar ne söylemediği de önemlidir diye düşünüyorum. Bu bağlamda;

 

Derkenar (9)

İmam Hatip Okulları’nın ve İlahiyat Fakülteleri’nin misyonunu tamamladığını, kurucularına ve bedel ödeyenlerine vefasızlık etmeden ve bu tecrübeyi yabana atmadan, müfredat içeriğini ve metodolojisini ulus-devlet aygıtının değil “Müslüman aklın” belirleyeceği bağımsız ve özgün bir model üzerinde çalışmamız gerektiğini düşünüyor ve düşüncemi şöyle gerekçelendiriyorum:

a)Osmanlı’da ulema devlet yönetiminin bir parçasıydı. İlmiye-seyfiye-kalemiye den müteşekkil devlet yapılanmasında ulemayı Şeyhülislamlık makamı temsil ediyordu ve diğer birimler gibi sultana bağlıydı. Bu bağlılık sultan adına Müslüman ahaliyi kontrol altında tutmayı sağladığı gibi medreseler üzerinde de denetim yetkisi veriyordu. Sultanlık makamı şeriatın izin vermediği durumlarda örfi hukuka müracaat ederek hareket ediyordu. Yani hukuk iki başlıydı. Bu ikili hukuk sistemi Müslüman zihnin bölünmesinin yani tevhidi perspektifin zedelenmesinin sembolü olarak ta okunabilir. İmparatorluk modernleşmeye karar verdiğinde ne tür adımlar atılacağına ağırlıklı olarak seyfiye(ordu) ve kalemiye(bürokrasi/Enderun) karar verdi. Atılan modernleşme adımlarının sosyal hayatta meydana getireceği depremi en iyi sezen ulema oldu çünkü halka en yakın onlardı. Bu nedenle direndi. Ulemanın direnci kimi zaman seyfiyeyi de yanına çekiyordu. Fakat imparatorluğun aklına rehberlik eden kurum Enderundu ve Sultanla yaptığı işbirliği neticesinde hem seyfiyeyi(II. Mahmut aracılığıyla) hem de ulemayı(Tanzimat aracılığıyla) saf dışı bırakmayı başardı. Ulemanın devlete bağımlı olması ciddi bir sorundu. Medrese 16.yüzyılın sonundan itibaren zaaf belirtileri gösteriyordu. Suhte isyanları bunun deliliydi.