Üye Girişi

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün228
mod_vvisit_counterDün247
mod_vvisit_counterBu hafta1402
mod_vvisit_counterBu ay5458
mod_vvisit_counterHepsi131489

Kimler Sitede

Şu anda 247 konuk çevrimiçi

Etnosantrik Tepkisellikler Ya Da Acının Millileş(tiril)mesi

20.yüzyılın başında ulus-devlet eksenli ayrışmaların sonuçlarının en ağır bir şekilde hissedildiği içinde bulunduğumuz zaman diliminde,meseleleri olaylar ekseninde değil olgular ekseninde değerlendirmemiz gerekiyor.Birinci dünya savaşının üzerinden yüz yıllık bir zaman diliminin geçtiği bugünkü evrede,Müslümanlar olarak yaşadığımız mezhebi kırılmalar ve etnisite ekseninde meydana gelen kaotik durum hakkında esaslı değerlendirmeler yapma sorumluluğumuz ihmal edilmemelidir.Mü’min bilincin asla ve kat’a kabul edemeyeceği bu etnik ve mezhebi kırılmaların,aziz kitabımızın tefrikalar karşısında almamız gereken tavırla ilgili emirlerinin tefekkür edilmesi ve rasul-ü zişanın bir vücudun azalarına benzettiği müminler topluluğu metaforunun fehmedilmesi suretiyle aşılacağına dair kanaatimiz katidir.

 

Oryantalizmin İŞİD'cesi

Oryantalistlerin Müslümanların yoğun olarak yaşadığı beldelerde uygulamaya koydukları ve maalesef başarılı da oldukları stratejilerinin temelini iki önemli başlık oluşturmuştur/oluşturmaktadır.Bunlardan bir tanesi mezhebi farklılıkların derinleştirilmesi, bir diğeri ise tasavvufi/batıni akımların güçlendirilerek mistik ve hayatın dışında,suya sabuna dokunmayan,bir İslam algısının oluşturulmasıdır.Bu strateji bugün bütün çıplaklığıyla ve bütün hızıyla adına İslam Dünyası denilen fakat herhangi bir gerçekliği olmayan beldelerde uygulanmaktadır.Ancak oryantalistler bu durumun Müslümanlar tarafından fark edilemememsi için çok daha sofistike araçlar kullanmaktadırlar.Bir süredir gündemlerimizi işgal eden İŞİD yapılanması da nihai kertede oryantalizmin avangard temsilcisidir.

 

Seküler Muhafazakarlık-VI

Türkiye’de ki sekülerleşme süreci muhafazakarlıktan bağımsız düşünülemez.Yazının başında da ifade ettiğimiz üzere  II.Abdülhamit çizgisinin muhafazakar modernleşme yolunu seçmesi Cumhuriyet döneminde Menderes,Özal,Erbakan ve Erdoğan tarafından sürdürülmüştür.Muhafazakarlığın Aydınlanma ürünü bir tepki ideolojisi olduğu düşünüldüğünde,Fransız İhtilali’nin aşırı gelenek/din düşmanlığı neticesinde ortaya çıkan yıkımı engellemek amacıyla her ne kadar geleneğe ait bazı unsurların muhafaza edilerek modernleşmenin doğru olacağına dair vurgulamaları olsa da,modernlikte içkin olan sekülerliğe itiraz kaydı düşmemesi muhafazakarlığın modernitenin yardımcısı pozisyonunu tahkim etmiştir.

 

Seküler Muhafazakarlık-IV

Antik Yunan Medeniyeti üzerine oturan Pagan Roma’nın Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesi neticesinde ortaya çıkan laik-dindar ayrımının kökleri Aristo’ya kadar uzanmaktadır. Aristo’nun kozmolojisinde evren ay-altı ve ay-üstü evren olarak ‘’ayrılmış’’,ay-üstü olarak tabir edilen evrenin maddi olmayan,lahuti ve fesada uğramayan;ay-altı alemin ise oluş ve bozuluşa konu olan düşük,sufli ve organik evreni temsil ettiği ifade edilerek evrenin bir bütün olarak değil dikotomik bir niteliğe sahip olduğu iddia edilmiştir.Hıristiyan dünyasının müslüman mütefekkirler aracılığıyla tevarüs ettiği Aristo’nun bu dikotomik evren tasavvuru,daha sonra din-devlet,madde-ruh veya ruh-beden,dünyevi-uhrevi,kamusal-özel gibi ayrımlara da kaynaklık etmiştir.

 

Pragmatik Taraftarlıklar ve Bilinç Krizi

Küresel enformasyonun iğfal edici yönü her yeni güne daha fazla uyuşturulmuş olarak uyanmamıza sebep oluyor.Ayartılmaya hazır bilincimiz zaten içeriklendirilmiş kavramların tasallutuna teşne halde.Sorgulama yapma yeteneğimizi kaybettiğimiz için verili olana teslimiyet acziyeti içerisinde mutlu ve mesut olarak yaşamaya devam ediyoruz. Mü’minler olarak Dünya ile yaptığımız barışın tabii neticesi olarak ‘’vehn’’ hastalığına düçar olduk.Rahatsız olmamız gereken bu yerde hiç olmadığımız kadar rahatız.İyilik ve güzelliklerden yana tüm hakkımızı bu dünyada doldurarak dar-ı bekaya geçme niyetindeyiz.Kışkırtılmış nefsimizle tekasür yarışında kabre kadar sürecek bir tamahkarlığa ram olmuşuz.İslami ilkelerimiz ve sorumluluklarımız giderek bireysel alana kaydığı için din dilinin hayattan soyutlanmasına sessiz kalabiliyoruz.

 

Seküler Muhafazakarlık-VII

Modernitenin kendisini post-modernlikle tahkim etmesi muhafazakarlığa bu süreçlerde tepki azaltıcı bir rol biçmiştir.Dinle olan bağını bilim devrimiyle minimize eden Batı dini yeniden hayata döndüremeyeceğinin farkında olarak dinle temasını muhafazakarlık üzerinden kurmayı denemektedir.Hıristiyanlığın pagan Roma’nın resmi dini olmasısonrasında zaten hayattan çekildiği gerçeği,dinin yeniden Batılı insanın hayatını tanzim edici olarak geri gelmesini zorlaştırmaktadır.İlginçtir bizde de siyaset yapmak isteyen İslamcı kesim dinle doğrudan temas kurmak yerine muhafazakarlık kavramına sığınarak dinle temas kurmayı yeğlemiştir.Ancak Batıda ki muhafazakar gelenekten farklı olarak bizde İslam’ın kurumsal bir din olmayışı ve hayata müdahil dili muhafazakarlığı bize özgü kılmıştır.Bize özgü olan muhafazakarlıkta ki tehlike ise Mü’min ve Müslim kimliğin içerik kaybına uğraması ve ‘’ed-din’’ olan İslam’ın kültürel bir unsur haline getirilmesidir. 

 

Seküler Muhafazakarlık-V

İslam’ın helal-haram gibi sınırları belli olan öğretisi karşısında post-modern düşünce gri alanlar ihdas ederek ‘’aslında böylede olabilir’’ mantığı çerçevesinde esnetme politikası işleterek dini olanın laubalileştirilmesine çalışmaktadır.Herkes yaşamında özgürdür, kimse kimseye karışmamalı,herkesin tercihine saygı duyulmalı,hoşgörülü olmalıyız,günah işleme özgürlüğü de olmalı v.b.gibi argümanlar üzerinden, haramları görünür kılma çabalarının post-modern kültürle ve bu kültürde içkin olan sekülerlikle ilintili olduğunun fark edilmesi gerekiyor.Bugünün siyasi politik argümanlarının da post-modern düşünme biçimine uygun olarak şekillendirildiğini her geçen gün daha belirgin olarak fark ediyoruz.Adalet/hakkaniyet esaslı bir paradigma üzerine oturması gereken siyaset maalesef hevasını ilah edinen kitlelerin memnuniyetini sağlamak için çabalayan bir  mekanizma haline getirilmektedir. 

 

Seküler Muhafazakarlık-III

Gerek kadim Hıristiyanlıkta gerekse İslam da din dilinin hayatın her veçhesine müdahil olma/tanzim etme isteği,sekülerliğin kabul edilemez bir düşünme biçimi olduğunu izhar eder. Ancak pagan Roma kültürünün içerisinde neşv-ü nema bulan Hıristiyanlığın, kitleselleşmeyle birlikte cemaat olmaktan çıkarak devletin ‘’resmi dini’’ haline gelmesi ve buna paralel olarak kilise örgütlenmesine gitmesi, Hıristiyanlığı hayata içkin bir din olmaktan çıkararak kurumsal bir din hüviyetine bürümüştür.Roma’yı dönüştürme arzusuyla yola çıkan Hıristiyanlığın bizzat kendi mensupları tarafından sekülerleştirilmesi dikkate değerdir.Aziz Kur’an’ın Hadid suresinde işaret ettiği ‘’Onlara ruhbanlığı biz emretmedik.Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri uydurdu ancak ona da gereği gibi uymadılar’’(*)beyanı Hıristiyanlığın Roma Devleti içinde kalmaktan imtina eden zühtçü mensuplarının/ruhbanların zamanla laik-dindar ayrımını besleyecek bir zeminin oluşturucuları olduklarına işaret etmekte ve sekülerliğin nasıl bir zeminden beslendiği hakkında bize fikir vermaktedir.