Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün306
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta2689
mod_vvisit_counterBu ay11088
mod_vvisit_counterHepsi550237

Kur'an'da Edebi Tasvir

Şehid Seyyid Kutub’un “Kur’an’da Edebi Tasvir” isimli eseri, Kur’an-ı Kerim’i anlamak ve anlatım hususiyetlerini kavramak isteyenler için oldukça önemli bir eser olarak karşımızda durmaktadır. Kitabı iki bölümde değerlendirmemiz mümkündür. Birinci bölümde Kur’an’ın tasvir yöntemine dair birçok teorik bilgi örnek Kur’anî metinler üzerinden uygulamalı olarak sunulmakta, ikinci bölümde ise daha çok Kur’an kıssaları ve bu kıssalardaki tasvir yöntemleri üzerinde durulmaktadır.

Müellif, çocukluk yıllarından itibaren Kur’an’ın anlatım biçiminin kendisini çok etkilediğini, her ne kadar o dönemlerde Kur’an’ın derinliklerine inemese de yine de her okuyuşunda kalbinde ondan bir şeyler bulduğunu belirtmektedir. Ancak, uzun yıllar sonra ilmi konferanslara ve profesörlerin tefsir derslerine katılan yazar, kendi ifadesiyle, ne okuduğu ne de dinlediği tefsirlerde çocukluğunda hissettiği güzel ve zevkli Kur’an’ı bir türlü bulamamaktadır. Bütün bunlardan sonra yeniden kendisine döndüğü Kur’an’ı bu kez tefsir kitaplarından değil bizzat mushaftan okuduğunda o güzel Kur’an’ın şevk verici tablolarına yeniden kavuştuğunu ifade eden Seyyid Kutup, bu duygulardan hareketle zihnindeki Kur’anî tabloları insanlarla paylaşma arzusundan böyle bir eserin vücuda geldiğini belirtmektedir.

O halde öncelikle,  Üstad Seyyid Kutub’un, Kur’an üslubunun en güçlü anlatım aracı olduğunu söylediği “Tasviri yöntem”i nasıl ifade ettiğine bir bakalım: “Tasvir, Kur’an üslubunun en güçlü anlatım aracıdır. Kur’an, gözle görülen hadiselerin, manzaraların, zihinde oluşan soyut mefhumların ve ruhi hallerin yanı sıra insan tipleriyle beşer tabiatını da hisse ve hayale hitap edecek şekilde -tasvir metodunu kullanarak- tablolaştırır. Onlara öyle bir canlılık ve hareketlilik verir ki, zihinde oluşan o soyut mefhumların hareketli bir şekle büründüğü; o ruhi hallerin canlı bir tabloya dönüştüğü, insan tiplerinin canlanıp hayat kazandığı ve beşer tabiatının da mücessem bir hal aldığı görülür. Böylece hadiseler, zihinde oluşan tablolar, kıssalar ve manzaralar, canlı ve hareketli bir duruma gelir…..Dinleyici Kur’an’ın bu tasvirini -okunmakta olanın bir kelâm veya bir misal olduğunu unutup- bizzat şahit olduğu bir hadise olarak zihninde canlandırır. Öyle ki, kişi, artık tasvir edilen sahnedeki şahıslardan biriymişçesine olayların seyrinden etkilenir ve duygularını jest ve mimikleriyle açığa vurur. Bundan sonra anlatılan kıssa, hayatın hikâyesi olmaktan çıkar; bizzat hayatın kendisi olur.”

Üstadın dikkat çektiği hususlardan biri, Kur’an’ın temel anlatım metodu olan tasvirî yöntemin Kur’an’ın yüzde yetmiş beşi için geçerli oluşudur; Kur’an, teşrî ve cedel gibi müstesna bazı anlatımlar dışında sürekli olarak tasvire -tahyîl ve tecsîme- başvurmuştur.

Seyyid Kutub’un dikkatleri çektiği bir başka husus ise, Kur’an’a özgü edebi/sanatsal tasvirin diğer bir takım sanatsal eserlerdeki düzme, yaldızlı batıl sözler, uydurmacılık gibi özelliklerden uzak olması; Kur’an’ın, hakikatleri, doğruluğunu ve gerçekliğini muhafaza ederek en etkili bir biçimde sunmasıdır.

Müellif, eserinde birçok yerde Kur’an’ın büyüsüne, çekiciliğine, cazibesine ısrarla vurguda bulunmaktadır. Bu vurgusunun temelinde ise, ilk muhataplarının -mümin, kâfir,  ehl-i kitap-  Kur’an’dan etkilenmeleri ve onun çekim gücünden kendilerini alamamaları yatmaktadır. Yine, Hz. Ömer’in okuduğu/dinlediği Kur’an ayetlerinden etkilenerek Müslüman olması ve Mekke müşriklerinin ileri gelenleri tarafından kendisinden Kur’an’ı kötülemesi istendiğinde dirayetli bir şahsiyet olan Velid b. Muğire’nin Kur’an’a dair şu sözleri bu meyanda önemlidir: “O’nun hakkında ne söyleyebilirim ki? Allah adına yemin ederim ki, şiiri, kasideyi, özlü sözleri ve cinlere ait şiirleri hiçbiriniz benim kadar bilemez. Vallahi onun içindekiler bu söylediklerimin hiçbirine benzemiyor. Yine Allah’a kasem ederim ki, bu sözlerde bambaşka bir tatlılık, letâfet; başka bir güzellik vardır. O, altında bulunan, kendisinin dışındaki diğer sözlerin tümünü kırıp geçirir ve onların üzerine çıkar. O’ndan üstün, ondan daha yüce bir söz bulunamaz.” Bu sözler üzerine Ebu Cehil’in “Vallahi kavmin, Kur’an’ı yüzlerine karşı yermediğin sürece senden hoşnut olmaz” demesi üzerine de “Bu konuda bana biraz mühlet ver de düşüneyim” karşılığını verir. Bir müddet düşündükten sonra da “Bu, ancak insanları büyüleyen, alt edilemez bir sihirdir. İnsanın karısıyla, ailesi ve köleleriyle arasını açtığını görmüyor musunuz? der.” Bu olay, nüzul sırasına göre genellikle üçüncü sure olarak kabul edilen Müddessir sûresinde tafsilatıyla anlatılmaktadır.

Üstada göre, tefsir ilmi her ne kadar hicri ikinci asrın sonlarına doğru gelişmeye başlasa da müfessirler, Kur’an’ın sahip olduğu edebi/sanatsal güzellik ve mükemmel ifade üslubunu araştıracaklarına fıkıh, cedel, sarf-nahiv, yaratılış, felsefe, tarih ve efsanelerle ilgili konulara ağırlık verdiler. Bir istisna olarak, çok daha geç dönemlerde çıkan bir âlim, müfessir Zemahşerî (m.1149) Kur’an’ın edebi/sanatsal güzelliğinin bazı yönlerini yakalayabilmiştir. Onun, özellikle Fatiha suresine yaptığı tefsir zikredilmeye değerdir.

Seyyid Kutup, belağat ve i’cazla uğraşanlardan yalnızca Abdülkahir el-Cürcani’nin (m.1079) bu konuda Zemahşerî’yi geride bırakarak yaşadığı dönemin araştırmacılarının ulaşabildiği en üst düzeye eriştiğini ve bir kazma darbesi daha indirmiş olması halinde kaynağa ulaşmaya muvaffak olacağını ifade etmektedir. Bununla birlikte, Cürcânî                   -asrımızdakiler de dâhil- bu konuda yazanların tümünü geride bırakmıştır.  

Yine, üstada göre, Kur’an üzerinde çalışma yapanlar, Kur’an’daki edebi üslubun genel özelliklerinin tespitine çalışmadan, parçacı bir yaklaşımla, tek tek birkaç ayetin özellikleriyle ilgilendiklerinden edebi/sanatsal anlamda ancak iki merhale kat edebilmişlerdir. Genel özelliklerin ve temel esasların tespit edildiği üçüncü aşamaya ise ne edebiyat alanında ne de Kur’an araştırmalarında ulaşılamamıştır. İşte, bu büyük ve birleşik yöntem, edebi/sanatsal tasvir yöntemidir ki, müellifin bu eserini kaleme almasının gerekçesi de budur.

Buraya kadar olan bölümde Şehid Seyyid Kutub’un teorik olarak meseleyi nasıl izah ettiği üzerinde durduk. Şimdi de kendisinin sözünü ettiği edebi/sanatsal tasvir yöntemini Kur’an üzerinde nasıl tesbit ettiğini örnek uygulamalar üzerinden göstermek istiyoruz.

 

1.      Zihinde tasavvur olunan soyut mefhumların tablolaştırılması:

“Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar, halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız!” (A’raf/40)

Üstad, bu ayetteki edebi yöntemi şöyle açıklamaktadır: “Bu tasvir, insanın hayalinde sema kapılarının açılmasını ve halatın iğne deliğinden geçirilmeye çalışılmasını canlandırmaktadır. Zihnin, bu iki tablonun etkisi altında kalması ve kâfirlerin kabul görüp cennete girmelerinin imkânsız oluşunun ruhun/vicdanın derinliklerine nüfuz etmesi için, bilhassa halata verilen isimlerden biri olan ‘cemel’ kelimesi seçilmiştir. Böylece, manalar ruha ve vicdana, sadece zihin/hayal ve onun soyut hızı aracılığıyla değil, göz ve duyular yoluyla da nüfuz etmektedir.”

 

2.      Ruhî ve manevi hallerin tablolaştırılması:

“Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehenneme yuvarlanan mı?” (Tevbe/109)

Seyyid Kutub’un bu ayeti değerlendirmesi şöyledir: “Burada hareket tamamlanıp beklenen sonuç vuku bulmaktadır: Onunla beraber cehenneme yuvarlan(dı). Dünya hayatı bir anda son bulmuştur. Öyle ki, fenhâra=yuvarlandı sözcüğündeki fe edatı yerine sümme=sonra kelimesini kullanmaya dahi gerek duyulmamıştır. Zira, bu son buluş, sümme kelimesi ile ifade edilen çok küçük bir zaman dilimine bile müsaade etmeyecek kadar kısa bir sürede gerçekleşmiştir.”

 

3.      Kur’an’ın insan tiplerini tablolaştırması:

“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a hâlis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız» diye Allah’a yalvarırlar. Fakat onları kurtardığımızda, çıkar çıkmaz yeryüzünde haksızlıkla fesat ve isyana başlarlar.” (Yunus/22-23)

Müellif, buradaki tabloyu izah ederken şunları söylemektedir: “Kur’an, insanoğlunun, rabbini ancak sıkıntıya düştüğü anlarda hatırladığını, kurtulup rahata eriştiğinde ise Allah’ı unuttuğunu ifade etmek istiyor. Ancak bunu zihinde/hayalde tasavvur olunacak şekilde değil, tekrarlanan hareketlerden ve peş peşe gelen tablolardan oluşan bir sahne halinde sunarak beşeriyette sıkça rastlanan bir insan tipini gözler önüne seriyor….Bu tablo, canlılık ve hareketlilik kazanarak yalpalanıp çalkalanmaya başlıyor. Kendilerini geminin yalpalanmasına kaptıran ruhlar da onunla birlikte inip çıkıyor, alçalıp yükseliyor. Böylece, anlatılmak istenen şey, en güzel şekilde ifade edilmiş oluyor.”

 

4.      Kıssaların, tarihi hadiselerin ve mesellerin tablolaştırılması:

Şimdi de hendek savaşı öncesinde yaşanan hadiseleri tasvir eden bir ayet grubunu ele alıyoruz: “Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini hatırlayın; hani size ordular saldırmıştı da, biz onlara karşı bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah ne yaptığınızı çok iyi görmekteydi. Onlar, hem yukarınızdan hem aşağı tarafınızdan (vâdinin üstünden ve alt yanından) üzerinize yürüdükleri zaman; gözler yıldığı, yürekler gırtlağa geldiği ve siz Allah hakkında türlü türlü şeyler düşündüğünüz zaman; İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı. Onlardan bir grup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: ‘Gerçekten evlerimiz emniyette değil’, diyerek peygamber'den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı.” (Ahzab/9-13)

Seyyid Kutub’un, zor zamanda cereyan eden bu tabloyu tasviri şu şekildedir: “Kur’an-ı Kerim, zahirde görülen hareketlerin yanı sıra içteki tepkileri de içeren şahane bir hezimet sahnesi tasvir etmektedir. Hadise, en küçüğünden en büyüğüne, hiçbir yönü unutulmaksızın bir kere daha canlandırılmaktadır… Bu, çok ince hareketlere sahip film şeridi, ruhsal ve duygusal hezimet/bozgun temalarının tümünü içermekte ve hadisenin gizli-açık her yönünü vakıaya uygun bir şekilde tasvir etmektedir….Böylece, önceden vuku bulmuş bir hadise, o hadisenin içinde bulunan kişilerin el ve yüz hareketlerine varıncaya kadar tüm yönleriyle yeniden sahneye konmaktadır.”

 

5.      Kıyamet manzaraları ile nimet ve azap sahnelerinin tablolaştırılması:

“(Resûlüm!) Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor. Zihinleri bomboş olarak, kendilerine bile dönüp bakamaz durumda, gözleri göğe dikilmiş bir vaziyette koşarlar.” (İbrahim/42-43)

Buradaki edebi tasvirle ilgili olarak müellifin değerlendirmeleri şöyledir: “Seri halinde dört tablo veya dört sahnelik bir tiyatro. Bunlar peş peşe ve hızlı bir şekilde sunulmak suretiyle zihinde bir manzara olarak canlandırılmaktadır. Bu, ürkmenin, utancın, korku-dehşet ve boyun eğişin soluk kesici hüzünlü bir gölge ile cilalanmış ve canlı bir ortamda resmedilmiş şahane bir tablosudur. Burada seyircilerle aynı cinsten olan ve onlara, benzer duygularla bağlanan bazı kimseler bulunmaktadır. Böylece, tasvir edilen manzara, ruhların derinliklerine işler; ulaşılan bilinç, aralarındaki ortak bağ vasıtasıyla seyircilere geçer. Seyirciler kendilerini oyuncuların yerlerine koyar. Okuyucu/dinleyici, sanki olayı yaşıyormuşçasına korkuyu tüm zerrelerinde hisseder.”

Üstad Seyyid Kutub’un Kur’an üzerinde göstermiş olduğu bu örnek uygulamalarla şimdilik yetiniyor ve sözün burasında müellifin tahyîl ve tecsîme dair değerlendirmelerine yer vermek istiyoruz

Tahyîl; Kur’an tasvirlerindeki hareketliliktir. Gözün gördüğü veya insan vicdanında yatan, hayat nabzının kendisinde attığı canlı bir harekettir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan türlü renk ve tonlardaki hayatları yansıtan tasvirler, hep bu hareketle yapılmaktadır. Tecsîm ise, Kur’an’ın tasvirlerinde müşahede edilen bir başka yöntemdir ki, o da soyut mefhumlara vücut verip, onları müşahhas ve duyularla algılanabilir hale getirmektir.

Şimdi de müellifin, edebi tasvirin bir başka üslup özelliği olarak sunduğu Kur’an’daki şiirsel üslup, fasıla ve kafiye düzenine değineceğiz. Onun ifadesiyle, Kur’an, çekici/büyüleyici lisanı ile vicdanları teshîr etmiş ve kulaklara muhteşem bir musiki ziyafeti vermiştir. Örneğin, “İbrahim dedi ki: İyi ama ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? İyi bilin ki, onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur); Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman, bana şifa veren O'dur. Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O'dur.” (Şuara/75-82) ayetlerindeki kafiye düzenine şöyle işaret etmektedir: “Burada ta’büdûn=tapıyordunuz, akdemûn=eskiler ve dîn=ceza sözcüklerinin sonunda yer alan nûn harfi ile kafiye sağlanması için, asılları yehdînî, yeskînî, yeşfînî, yuhyînî olan kelimelerin sonundaki mütekellim ye’si hazfedilmiştir.”

Çalışmamızın başında da belirttiğimiz gibi, müellifin eserinin ikinci bölümünü Kur’an kıssaları ve bu kıssalardaki tasvir yöntemleri oluşturmaktadır. Şimdi bu bölümle ilgili olarak bir takım bilgiler aktaracağız. Ancak bunu yaparken, özellikle, konumuzu teşkil eden edebi/sanatsal tasvir yöntemleri üzerinde duracağız.

Seyyid Kutub’a göre, Kur’an’da kıssalara yer verilmesinin sebepleri şunlardır: Vahiy ve risaletin isbat edilmesi; Hz. Nuh’tan (a.s) Hz. Peygambere (a.s) kadar gelen semavi dinlerin Allah (c.c) tarafından gönderildiğinin beyan edilmesi; bütün peygamberlerin dine davet/tebliğ yollarının aynı olduğunun açıklanması; tüm semavi dinler arasındaki ortak esasların gösterilmesi; Allah Teala’nın, sonunda peygamberlerine yardım edip onları zafere ulaştıracağının ve risaleti/dini yalanlayanları mahvedeceğinin açıklanması; Allah Teala’nın peygamberlerine ve seçkin kullarına lutfettiği nimetlerin açıklanması; insanoğlunun en büyük düşmanı olan şeytana karşı uyarılıp, tâ Hz. Âdem’den beri devam eden düşmanlığın gösterilmesi ve Cenab-ı Hakk’ın kudretinin sonsuzluğunun ve her şeye kâdir olduğunun açıklanması.

Kıssalardaki edebi/sanatsal tasvire gelince, müellifin ifadesiyle, Kur’an’ın anlatım tarzında kıssalar, insanı aciz bırakan bir tasvir fırçasıyla sunulur. Aktarılan tüm sahne ve tablolar bununla resmedilir. Böylece kıssa, nakledilen bir hikâye, geçmişte olup bitmiş bir hadise olmaktan çıkarak şu anda gerçekleşmekte olan bir sahne halini alır. Üstad, bunlara ilaveten “Kıssa sahnelerinde bulunan söz konusu tasvirin çeşitli renkleri vardır. Bunlardan biri sunuş ve canlandırma (ihyâ) gücünde, bir diğeri ise his ve reaksiyonların zihinde şekillendirilmesinde (tahyîl) ortaya çıkar. Bir tanesi de şahsiyetlerin resmedilmesi esnasında tezahür etmektedir.” demektedir.

Sözün burasında, müellifin kıssalardaki edebi tasvire yönelik uygulamasına bir misal olmak üzere “Ashab-ı Kehf” kıssasını aktarmak istiyoruz. Burada sözü yine kendisine bırakıyoruz. “Müşrik bir kavim içerisinden çıkan ve Allah’ın dosdoğru yoluna tâbi olduktan sonra ne yapacaklarını istişare etmek üzere toplanan Ashab-ı Kehf’i izliyoruz. ( Burada Kehf/13-16. Ayetler zikrediliyor.) Sahne böylece son buluyor ve perde iniyor. Yeniden açıldığında, aralarında almış oldukları kararı uygulamaya koyduklarını görüyoruz. Evet, onlar şu anda mağaradalar ve biz de kendilerini bizzat görüyoruz. Zira anlatım tarzı, onları kesinkes gördüğümüz hususunda en küçük bir kuşku bırakmamaktadır. (Burada da Kehf/17. Ayet zikrediliyor: ‘Güneşi görüyorsun a, doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa meyleder, battığı vakit de onları sol tarafa makaslar ve onlar onun içinde bir geniş sahadadır.’) Bu sahnenin canlandırılması hususunda ne söyleyebiliriz ki? Günümüzün modern sahne anlayışı dahi, her türlü ışık tekniğine sahip olmasına rağmen bu dalgalı hareketi tasvirden neredeyse acizdir….Kelimelerin şaşırtıcı bir kolaylıkla resmettiği, güneşin bu acayip hareketinin tasvirinde bugünün sinema teknikleri dahi zorlanır. Ashab-ı Kehf, birden hayat kazanıyor (uyanıyor), izleyelim ve kulak verelim. (Burada da Kehf/19-20. Ayetler zikrediliyor.)

Burası üçüncü sahne ya da ikinci sahnenin devamıdır. Uykudan uyanan Ashab-ı Kehf, birbirlerine ilk olarak ‘Ne kadar durdunuz?’ diye soruyorlar. ‘Bir gün yahut bir günün birazı!’ karşılığı veriliyor. Hâlbuki biz, onların çok daha fazla uyuduklarını kıssanın girişindeki özetten biliyoruz. Çok acıkmışlar ve ne kadar uyuduklarını bir an evvel öğrenmek istiyorlar. Hallerinin açığa çıkmasından, müşrik olan kavimlerinin yerlerini öğrenip kendilerini öldürmelerinden veya cebren dinlerine döndürmelerinden korktukları için, şehre yolladıkları arkadaşlarını dikkatli olması ve kendilerini ele verecek hareketlerden sakınması hususunda uyarıyorlar. Yine biliyoruz ki, artık kendilerini öldürecek yahut dinlerinden döndürmeye kalkışacak kimse kalmamıştır. Bununla birlikte, biz yine de içlerinden şehre gönderdikleri arkadaşlarını üçüncü bir sahnede izleyelim….” Seyyid Kutub’un bu kıssayı tasviri böylece devam edip gidiyor ancak biz bu kadarı ile yetinmek ve son olarak kıssa ile ilgili kısa bir değerlendirmesi ile bitirmek istiyoruz: “Burada arz edilen kıssanın tüm hususiyetlerini inceledik. Ancak hiç kuşkusuz, sahnelerinin tümünde görülen en belirgin özelliği ‘sunuş ve canlandırma (ihyâ) gücü’dür. Kıssaya hâkim olan ve diğer renklere galebe çalan renk, işte budur.”

Yazar, kıssalardaki sanatsal tasvirlerle ilgili birçok örnek zikrettikten sonra -daha önce de değinmiş olmasına rağmen- bu kez, kıssalardaki karakterlerin yakından incelenip tasvirine ağırlık veriyor. Burada, dört peygamberin kişilik/fıtrat özelliklerini örnek olarak sunuyor.  Bu tasvirlerde, Hz. Musa (a.s) asabi, hiddetli bir önder; Hz. İbrahim (a.s) yumuşak, sakin ve müsamahakâr bir kişilik; Hz. Yusuf (a.s) anlayışlı, zeki ve akıllı bir kimse; son olarak da Hz. Süleyman (a.s) ile Belkıs -biri erkek, peygamber, hükümdar diğeri de kadın, hükümdar prototipi- olarak karşımıza çıkıyor.

Yazarın eserinde değindiği hususlardan biri de diğer bütün davetler/dinler gibi İslam’ın da kendisine muhalefet edenlere, kendisini reddedenlere, daveti uğrunda engel çıkarıp mücadele edenlere karşı, hangi yollara, hangi delillere başvurmak suretiyle karşılık verdiğini ortaya koymaktır. Bu noktada, Kur’an-ı Kerim’in temel iki hususta inkârcıların vicdanına/ruhuna hitap ettiğini/seslendiğini görüyoruz. Birincisi, İslam’ın karşılaştığı en önemli mesele olan “tevhid”i, ona şiddetle karşı çıkan ve onu en büyük garipliklerden biri olarak algılayan bir topluma kabul ettirme meselesiydi.  Halledilmesi gereken ikinci mesele ise, yeniden dirilme ve ahirette hesaba çekilme inancının ; ‘O, bizim dünya hayatımızdan başkası değildir, ölürüz ve yaşarız; fakat biz diriltilmeyiz!’ (Müminûn/37) diyen bir topluma anlatılmasıydı. İşte Kur’an, bu konularda, onların vicdanlarına, ulaşabileceği bütün kanalları kullanmak suretiyle, ruhlarında etki bırakacak sanatsal anlatımlarla hitap etmiştir.  

Son olarak, çalışmamızı Şehid Seyyid Kutub’un -esasen tüm kitabı yansıtan- şu sözleriyle bitirmek istiyoruz: “Kur’an’ın edebî/sanatsal tasvir yöntemi, lafzî tabirlerle ifade edilen diğer anlatım biçimlerinden çok üstündür. Çünkü o, ruha/vicdana sadece zihin ve akıl yoluyla değil, aynı zamanda görme, işitme, dokunma, koklama vd. yollarla da ulaşır. Yani, burada zihin ruha açılan bir tek pencere değil, birçok pencereden sadece bir tanesidir. Bu metodun, inancı ve bu inanca yapılan daveti ifade etme hususundaki üstünlüğünde hiç kuşku yoktur.”

 

 

Hasan NAS

 


AddThis
 

Yorum ekle