Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün313
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta2696
mod_vvisit_counterBu ay11095
mod_vvisit_counterHepsi550244

Medeniyetler Çatışması Ya Da Suriye Kimin Vietnam'ı Olacak?

Olayları değil olguları konuşmanın zamanı çoktan geldi ve geçiyor. Şahitlik ettiğimiz süreçler muhtemelen gelecek kuşaklar arasından çıkacak tarih felsefecileri tarafından daha sağlıklı değerlendirmelere konu olacak. Tarihin biz yaşarken yapılıyor oluşunun farkında olamamak gibi bir hastalığa düçar olmuş durumdayız. Bu hastalıktan kurtulabilmek için meseleleri medya/enformasyon araçlarının sığ, yavan ve şartlandırıcı perspektifinden uzaklaşarak değerlendirmemiz gerekiyor.Aksi taktirde tarihin hatalarıyla birlikte sürekli olarak tekerrür ettiği süreçlerin mahkumları olacağız.Başkalarının şekillendirdiği tarihte nesne olmaktan kurtulabilmenin yolu özgün tavır alışlar ve sahih değerlendirmeler yapmaktan geçiyor.Bunun için de evvela rafine bilgiye ulaşma merakı ve cehti içerisinde olmak ardından o rafine bilgiyi işleyebilme yeteneğine sahip olmak gerekmektedir.Çünkü rafine bilgiye sahip olmak aynı zamanda sorularımıza doğru cevap almamızı da sağlayacaktır. Bugünün enformasyon araçları genellikle ‘’ne oluyor’’ sorusuna cevap veriyor fakat ‘’neden oluyor’’ sorusunun cevabını bizlerden saklıyor.Bizler ne oluyor sorusu etrafında zamanımızı tüketip tavır alışlarımızı şekillendirirken neden oluyor sorusunun cevabını bilen az sayıda kişi(ler) kitleleri nasıl manipüle edeceğinin hesaplarını yapıyor.Olaylara odaklanmaktan hoşlanan zihinlerimiz palyatif çözümler üretiyor.Ancak esasa/öze ilişkin değerlendirme yapamıyor.

Verili olanın mutlaklaştırıldığı bir vasatta her yeni durum verili olanın  muhkemleşmesi amacına matuf olarak yeniden üretiliyor. Muhalefet ederek varlığımızı anlamlandıracağımızı zannetme gibi bir kısır döngünün içerisinde bulunuyoruz.Oysa ki her muhalefetin verili olanın tahkim edilmesi imkanını içkin olduğunu unutuyoruz.Muhalefet etmek mevcut sistemin daha iyi işlemesini sağlamaya dönük olarak iktidar sahiplerine yol göstermekten başka bir işe yaramıyor.Dolayısıyla muhalefet eden değil verili olanın dışında yeni bir varoluşun imkanlarını oluşturmak çabası içerisinde olmak gerekiyor.   

Tunus’la başlayan, ardından istikbarın ve istibdadın en hoyrat biçimlerinin tebarüz ettiği halkı Müslüman beldelere sıçrayan ve ‘’Arap Baharı’’olarak adlandırılan süreçlerin, başladığı yer de dahil olmak üzere bir geri dönüş yaşaması ve hatta ‘’Arap Kışı’’ ‘na dönmesi üzerinde ciddi olarak düşünmek mecburiyetindeyiz. Adlandırmasını dahi kendimizin yapamadığı bu süreçlerin geldiği son nokta oldukça düşündürücüdür. Yıllarca ceberut idareciler eliyle sindirilen ve onursuzluğa mahkum edilen Müslüman halkların, başlarındaki zalim idarecilerden kurtulmak amacıyla başlattığı isyanların, Dünya’nın yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir vasata denk gelmesi elbette tesadüf sayılamaz.11 eylül saldırılarının ardından başlatılan ‘’Haçlı Seferlerinin’’ amacı 20.yüzyılın başında ulus devletler olarak parçalara ayrılmış ülkeleri yeni bir formata sokarak ortaya çıkacak dinamizmi küresel sistemin çarklarını yağlamak amacıyla kullanmak oldu. Başlangıçta etnik merkezli ayrıştırılan uluslar şimdilerde mezhebi enstrümanlar üzerinden ayrıştırılmak istenmektedir. Müslüman halklar, küresel istikbarın etnik/mezhebi/folklorik argümanlar üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı bu ayrıştırma tezgahını bozabilecek bir bilinçlilik halinden yoksun oldukları için her yeni güne korkunç acı ve ıstıraplarla uyanıyoruz. İran-Suud hattı üzerinden yıkıcı mezhep savaşlarının organize edildiği bir vasatta, bir taraftan nihilist vahhabi yapılanmalar aracılığıyla Müslüman gençler  terörize edilirken diğer taraftan Pers/Safevi cephesi aracılığıyla Arap-Acem tarihsel düşmanlığına vurgu yapılmak suretiyle Müslümanların enerjileri berhava ediliyor. Ortaçağ’da Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı mezhep savaşlarının aynısı bugün Müslümanlar arasında gerçekleşiyor. Tüm insanlığın kurtuluş ümidi olan/olması gereken aziz İslam, mensupları aracılığıyla anarşi,kaos ve ötekileştirme unsuru olarak gösteriliyor. Zihinleri Post-modern süreç tarafından işgal ve iğdiş edilen Müslümanlar, İslami bir otoritenin/ulemanın olmayışı nedeniyle aziz Kuranı yorum nesnesi haline getirmek suretiyle ‘’usulsüz’’ çıkarımlarda bulunabiliyor. 

Soğuk savaş heyulasının 1991 de sona ermesinden sonra çift kutuplu Dünya’nın yerini, liberal Batı medeniyetinin değerlerinin egemen olacağı tek kutuplu bir Dünya’nın alacağı ve küreselleşme ile beraber bu değerlerin bütün Dünya sathına yayılacağı varsayılıyordu. Ancak beklenti tam olarak gerçekleşmedi. Roma’dan beri sürekli olarak bir öteki üzerinden kendisini var eden Batı , soğuk savaşın bitiminden sonra tehlikenin rengini kızıldan yeşile çevirerek küresel askeri gücü olan NATO’yu bu yeşil tehlikeyle, yani İslam’la, mücadeleye yönlendirdi.Bu amaçla ilk olarak I.Körfez savaşı çıkarılarak kadim şehirlerimizden Bağdat tarumar edildi. Ardından Cezayir’de İslamcıların iktidara gelişleri endişeyle(!) karşılandı ve yüz binlerce insanın ölümüne neden olacak bir darbe organize edilerek İslamcılar iktidardan uzaklaştırıldı. Bosna’nın Sırplar tarafından işgali ve yıllar süren katliamlarda Soğuk savaş sonrası Dünya’nın yaşadığı travmalardan biriydi.1990’ların ikinci yarısında ise bu kez hedefte Türkiye vardı ve post-modern darbe olarak ta adlandırılan 28 şubat darbesiyle Türkiye’ye ‘’balans ayarı’’ yapıldı. Artık tek kutuplu Dünya’nın İslam’ı küresel sistemle barışık hale getirmek gibi tek bir hedefi vardı. Bu münasebetle Pakistan’da ki medreselerden El Ezher’in müfredatına kadar bir çok düzenleme yapıldı. Özellikle İslam’ın ‘’epistemolojik ve ontolojik’’ söylemi kapitalist/neo-liberal değerlerle barışık olarak yeniden yorumlanmaya çalışıldı.Ilımlı İslam’da denilen bu süreç NATO inisiyatifinde yürütüldü. NATO, İslam’ın ılımlılaştırılması ve kabul edilebilir kıvama getirilebilmesi için çeşitli misyonlar üstlendi.Nitekim bugün NATO , küresel anlamda İslami hareketlerin tasfiye edilmesi ve/veya softlaştırılması için mesai harcamaktadır. Küresel sistem siyasal alanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni, askeri alanda NATO’yu, ekonomik alanda ise IMF ve Dünya Bankası’nı İslam’ın ‘’lightlaştırılması’’ için kullandı/kullanıyor. 

Şimdilerde Suriye özelinde yaşanan küresel rekabet Müslümanların yine nesne olarak tarihte yer aldıklarının bir işareti olması açısından ibret vericidir. Napolyon’un Mısır’ı işgalinden bu yana bir türlü kendi eylemlerinin öznesi olmayı başaramayan Müslümanlar yine kendileri üzerinden hesap yapılan fakat bu hesapta sadece istatistiksel veri olarak var olan pozisyondadırlar. Etnik ve mezhebi enstrümanlar üzerinden utanç verici ayrılıklar yaşayan ve her geçen gün bu ayrılıklarını derinleştiren Müslümanların görünen o ki yakın zamanda üzerlerine gelen bu yeni haçlı sefer(ler)inden kurtulmaları mümkün değildir. Allah(c.c), enerjilerini teferruat kabilinden meselelerle kendi içlerinde tüketen Müslümanlara bela üstüne bela göndererek adeta ‘’öze dönüş’’ çağrısı yapmakta fakat Müslümanlar bu belaları bertaraf edecek imkanları üretmek yerine belayı davet eden çiğliklerin gölgesine sığınmayı yeğlemektedir. Aziz İslam’a dayanarak yeni bir varoluşun imkanlarını oluşturmak dururken insanlığın ifsadını hızlandıran ‘’değerlere(!)’’ sığınmak, acziyeti kabullenmekten başka bir şey değildir. 

Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesinin ve Ukrayna ile kedinin fareyle oynadığı gibi oynamasının Batı açısından meydana getirdiği rahatsızlık Suriye de kendini göstermektedir. Suriye, Batı Bloku ile Rusya-İran-Irak-Lübnan ve kısmen Çin hattı arasında ‘’Proxy War/vekalet savaşı’’ sahası olmuştur. Tabiri caiz ise Batı, Rusya’nın Doğu Avrupa’da yaptığı darbenin intikamını, Rusya’nın Akdeniz’de ki tek ayağı olan Suriye’de almak istemektedir. Dolayısıyla Suriye de ki savaş aslında İran-Irak-Rusya-Lübnan-Çin hattıyla, ABD-AB-İsrail-Suud-Katar-Türkiye hattının savaşıdır denilebilir. Adı geçen devletlerin Dünya Sistemi’nde tekabül ettikleri yer dikkate alındığında Suriye özelinde bir III.Dünya Savaşı yaşandığını söyleyebiliriz.Arnold Toynbee’nin bugünün Dünyası’nda yaşayan beş medeniyet olarak saydığı Batı-Rus-Çin-İslam ve Hint Medeniyetlerinden ilk dördü bu savaşın içindedir.Bu nedenle 1990’lı yıllarda Samuel Hungtington’a sipariş edilen ‘’medeniyetler çatışması’’ tezi doğrulanmış olmaktadır.Suriye, Medeniyetlerin birbirlerini test ettikleri yerin adıdır.Hatta bu savaşı İslam ve diğer medeniyetlerin savaşı olarak adlandırmamızda bence hiçbir beis yoktur.Nitekim Rusya Çeçenistan ve Dağıstan başta olmak üzere bünyesinde yaklaşık 20 milyon Müslüman barındırmaktadır.Çin, Uygur Bölgesi üzerinden Müslümanları asimile etmek için ciddi uğraş vermektedir.Batı Bloku ise milyonlarca Müslüman’a ev sahipliği yapmanın yanında bu savaşın teorisyeni durumundadır. İlginç olan ise Rus-Çin-Batı medeniyetini Suriye’de buluşturan ortak noktanın görünüşte İŞİD olmasıdır. Nihilist Vahhabiliğin anaforuna kapılarak Suriye’ye ge(tiri)len Müslüman gençler bu devletler tarafından imha edilmektedir. Bir zamanlar Afganistan’da gerçekleşen durumun aynısı bugün Suriye’de gerçekleşmektedir. İŞİD’in küresel müdahaleyi meşrulaştırması önümüzdeki yıllarda/günlerde başka halkı Müslüman beldelerinde hedef olacağının işaretidir. Nitekim geçtiğimiz günlerde Özbekistan İslami Hareketi’nin İŞİD’e biat ettiğini açıklaması manidardır. Yakın zamanda bu belde de bir müdahaleye şahit olursak şaşırmamalıyız. Buhara ve Semerkant’a ev sahipliği yapan bu belde müdahaleye maruz kalması durumunda Bağdat ve Şamdan sonra Buhara ve Semerkant’ın da tahribatına şahit olabiliriz. 

Rusya-İran-Çin hattının Suriye üzerinden Batı hegemonyasını tahfif eden bu direnci, Dünya’nın önümüzdeki yıllarda alacağı şekil itibariyle de bizlere fikir verebilir. Şimdilerde Rusya’nın İŞİD bahanesiyle savaşa doğrudan müdahil olması ve İran-Irak-Suriye-Rusya arasında Irak merkezli bir ‘’bilgi paylaşım üssünün’’ kurulması savaşın önümüzdeki günlerde farklı bir boyut kazanacağını gösteriyor. Suud’un, Afgan-Sovyet savaşında olduğu gibi ağırlıklı olarak finansal ve vahhabilik özelinde ideolojik destek veriyor olması ile Türkiye’nin Afgan-Sovyet savaşında Pakistan’ın rolüne benzer bir pozisyonda yer alması dikkat çekicidir.Nitekim Pakistan 1979-1989 yılları arasında hemen yanı başında,Afganistan’da, Sovyetlere karşı verilen mücadeleyi tüm unsurlarıyla desteklemiş ve bu konuda Batı başkentlerinden, özellikle Washington ve Londra’dan, tam destek almıştı. O  dönemde Ziyaül Hak bugün Tayyip Erdoğan’ı andırırcasına oldukça gözü kara adımlar atmış ve nihayetinde Sovyetlerin mağlup olmasını sağlamıştı. Ancak bugün Türkiye Suriye politikasında Suud-Katar hattı dışında yalnız bırakılmıştır.Savaşın başında Esat’la köprüleri atması hususunda desteklenen Türkiye şimdilerde Esat’lı çözüme razı edilmek istenmektedir. 

Suriye, Fransız sömürgesinden çıktığından beri sadece Suriye olarak kalmadı. Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek kapısıydı. İran’ın ‘’vekalet savaşlarını’’ yürütmesinde anahtar role sahipti. Lübnan Hizbullahı’nın lojistik merkezi olması hasebiyle İsrail ile yakın temas halindeydi. Türkiye ile Hatay meselesi, Ermeni tehciri ve Şeyh Sait hareketi dolayısıyla oldukça yakın bağlara sahipti. PKK/PYD gibi örgütlere yıllarca ev sahipliği yapması,İslami Cihat ve Hamas gibi İslami hareketlerin karargah merkezi olması dolayısıyla da sürekli bir tarassut altındaydı.11 eylül sonrasında şer ekseni olarak tarif edilen ve aralarında Kuzey Kore ve İran’ın bulunduğu hattın en önemli unsuruydu.2006 ‘da İsrail’in ağır bir mağlubiyet tatmasında Suriye’nin rolü hayatiydi. Dolayısıyla Suriye’nin istikrarsızlaştırılması yıllar önce planlanan ve fakat uygulama zemini yeni oluşan bir süreçtir.1974-1989 arasında cereyan eden Lübnan iç savaşı hatırlandığında bu istikrarsızlığın daha uzun süre devam edeceği söylenebilir. Son zamanlarda ise Esat’ın yıllarca kimlik vermekten dahi imtina ettiği Suriye Kürdistan’ı üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılan ve Türkiye’yi de yakından ilgilendiren hadiseler yeni sınırlar ihdas edileceğinin habercisidir.Bölgede yeni mikro devletçikler oluşturulmak suretiyle , İsrail karşısında ki mukavemet hattının dağılması amaçlanmaktadır.NATO’nun misyonlarından birinin de , Ortadoğu’da İsrail’den daha güçlü bir devletin oluşmasına izin vermemek olduğunu unutmamak gerekir.

1979-1989 yılları arasında cereyan eden ve Sovyetlerin dağılmasına vesile olan Afgan-Sovyet savaşı nasıl ki Dünya’da yeni bir dönemin başlangıcı olduysa, Suriye’de cereyan eden savaşta kanaatimce yeni bir dönemi başlatacaktır. Sovyetlerin Afganistan’a asker çıkardığı günlerde ABD başkanı Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Zibignew Brzezisnki ‘’şimdi Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmanın koşulları oluştu’’ diyerek yaklaşık on yıl sürecek bir savaşın Sovyetleri dağıtma fırsatına dönüşmesini sağlamıştı. O tarihlerde Sovyet-Hint paktına karşılık olarak ABD-Pakistan-İngiltere-Suud-Çin-Ürdün-İran ittifakı kurularak Vietnam’da ABD’nin mağlup olması için canla başla çalışan Sovyetler çökertilmişti. Bu savaşta mazlum Afgan halkı komünist/ateist olarak nitelediği ve dinine dahledeceğini düşündüğü Sovyetlere karşı bütün gücüyle mücadele ederken elbette kendileri üzerinden böyle bir hesabın yapıldığının farkında değillerdi. Ancak 1989 ‘da Sovyetler Afganistan’dan çekilme kararı aldığında, Afganistan kendi kaderiyle baş başa bırakılacak ve siyasal birliğini oluşturamamış olan bu ülke bu seferde savaş lordu Hikmetyar-Raşit Dostum gibi şuursuzlar eliyle harap edilecektir. 24Sonraları Pakistan öncülüğünde icat edilen Taliban eliyle enerjisi tüketilen Afganistan, öz evlatları Burhaneddin Rabbani ve Ahmet Şah Mesut’un olağanüstü çabalarıyla toparlanmaya çalıştıysa da Taliban radikalizmi, vaktiyle Sovyetleri devirmek için Afganistan’a destek veren ABD işgalinin gerekçesi olmuştur. 

Sonuç olarak denebilir ki; bir anlamda hafızamız olan kadim şehirlerimizin iğrenç vekalet savaşlarının uygulama alanı olarak seçilmesi tarifi imkansız bir acı yaşatıyor. Bağdat’tan sonra Şam’ın da modern barbarlar tarafından yağma ve talana muhatap olması yalnızca Müslüman halklar için değil bütün Dünya insanlığı için büyük bir kayıptır. Küresel istikbar tüm Dünya’da geleneği yok ederek insanlığı hafızasızlaştırmak istiyor. Yüzlerce yıllık ilim ve fikir mirasımız çağdaş Moğollar tarafından ya yok ediliyor ya da yeni oryantalist çalışmalar için Batı başkentlerine aktarılıyor. Yok edilen kadimin yerine 18.yüzyıl ve sonrasında terviç edilen hakikatle bağı zedelenmiş akıl tarafından üretilen putlaştırılmış bilim, kışkırtılmış nefis ve tanrılaştırılmış benlik konuluyor. Post-modern çağın merkezsizlik/öznesizlik/geleneksizlik  formuna uygun olarak bu miraslarını yağmalanması, geçmişle bağı kopararak aydınlanma sonrası oluşan ‘’rasyonel’ gelenekle düşünme amacına matuf olarak işliyor.Batı, kendi geleneğiyle gerçekleştirdiği hesaplaşmayı Müslümanlara da yaptırmak suretiyle İslam’ı hermenötik bir okumanın nesnesi yapmaya çalışıyor. Bu saldırılar karşısında ya aziz İslam’ın mübeşşir ve münzir diline sarılarak yeni bir varoluşun imkanlarını ortaya koyacağız ya da nehirden kana kana içtikten sonra ‘’bugün bizim Calut’a karşı koyacak gücümüz yok’’ diyenlerin akıbetine maruz kalacağız.Vesselam…

 

(*) Sovyetler, Afganistan’a ilk askerlerini çıkardığında dönemin ABD başkanı Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı Zibignew Brzezinski başkana şöyle bir mesaj geçer ‘’ İşte şimdi Sovyetler’e Afganistan’da bir Vietnam yaşatmanın koşulları oluşmuştur.’’(İlgili konuşma için bkz. Andrew G.Marshall/Orijins of Afghan War/www.geopoliticalmonitor.com ve The CIA’s İntervention in Afghanistan/www.globalresearch.com)

 

 

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis
 

Yorum ekle