okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün749
mod_vvisit_counterDün825
mod_vvisit_counterBu hafta1574
mod_vvisit_counterBu ay17387
mod_vvisit_counterHepsi1137649

Kaygının Anaforunda Yaşamak

Küresel ölçekte cereyan eden bir salgından dolayı,bir süredir, küre ölçeğinde olağanüstü koşullar altında yaşıyoruz. Salgının temas ettiği bütün ülkeler kendisini karantinaya almış vaziyette. Belki de tarihte ilk defa böylesine büyük bir hadiseyle karşı karşıyayız. Gündelik hayatın rutini bozuldu ve gündemimiz bir anda değişti. Salgın öncesinde anlamını bile bilmediğimiz bir çok sözcük “sık kullanılanlar” arasına dahil oldu. “Pandemi” ,”izole olmak”,”karantina”,”test kiti”,”virütik yayılma”,“yerel bulaşı” ilk akla gelenler… Hastalığa yakalanma kaygısının eşlik ettiği teyakkuz hali, toplumların akıl sağlığını tehdit eder boyutlara ulaştı. Hayatta kalma arzusu bir anda hepimizi esir aldı(zaten daha önce de almıştı). Normal zamanlarda anormal görülen gıda stoklamak, el sıkışmamak, ziyaretleşmemek, sürekli evde oturmak gibi fiiller makul karşılanmaya başlandı. Salgının insandan insana bulaşıyor olması doğal olarak insan-insan ilişkisini etkiledi. En yakınlar bile görüşmelerini askıya aldı. Kültürel kodlarımızda önemli bir yer tutan musafaha terk edildi. Herkes birbirine karşı tetikte olmaya zorlandı. Salgının en çok etkilediği yaşlıları evde tutmak için akla ziyan önlemler (bankların sökülmesi gibi) alındı. Camiler, mescitler, okullar, alışveriş merkezleri kapatıldı. Kısacası şimdiye kadar olağan(!) seyrinde devam eden hayat, bir anda tehlikelerle dolu bir gayya kuyusuna dönüştü.

Bütün bu saydığımız şeylerin 21.yüzyılda olmasının ayrı bir anlamı var kuşkusuz. Dördüncü sanayi devriminin konuşulduğu, yapay zekanın hayatımıza dahil olduğu, uzaya üsler kurduğumuz, dünyanın bir ucundan diğer ucuna yirmi dört saatten daha kısa bir sürede gidebildiğimiz, dağları deldiğimiz, denizleri yardığımız, binlerce kilometre ötedeki hedefleri etkisiz hale getirdiğimiz,sesten hızlı ve insansız uçaklar yaptığımız,binlerce ciltlik kitapları parmak büyüklüğündeki aygıtlara hapsettiğimiz,insandan insana yüz dahil bir çok organı naklettiğimiz,duygularımızı dijital dünyanın “çevrimiçi” karakteriyle tatmin ettiğimiz ve ölümsüzlük iksirini bulmaya çok yaklaşığımız(!) bir vasatta bir mikroorganizma tarafından bütün bir insanlığın esir alınması oldukça manidar.Bilim insanlarının açıklamalarına bakılırsa henüz bu salgına yol açan virüsü etkisiz kılacak bir ilaç yok. Çalışmalar devam ediyor ve muhtemelen uzak olmayan bir vakitte aşıya kavuşacağız. Benzer salgınlar geçmişte de yaşanmış. Yani salgın olgusu bağlamında yeni bir durumla karşı karşıya değiliz. Ancak bu son salgını diğerlerinden ayıran en önemli özelliği, herhalde, etki alanının genişliği. Açıklamalara bakılırsa dünyanın üçte ikisi virüsten etkilenmiş. Bütün bir küreyi etkisi altına alması an meselesi…

Böyle durumlarda toplumumuzun hatırı sayılır bir kesimi tercihini komplo teorilerine yaslanmaktan yana kullanıyor. Bu salgının küresel sistemin direksiyonunda olanlar tarafından planlanan bir tür biyolojik savaş olduğu, yapay zekanın gündelik hayata dahil olmasıyla birlikte insana ihtiyaç kalmadığı ve bu nedenle nüfusun azaltılması gerektiği gibi argümanlarla beslenen komplo teorileri oldukça revaçta…Öteden beri başına gelen bela ve musibetlerin ya da maruz kaldığı sorun ve sıkıntıların dış mihraklar veya üst akıl (genelde Soros ve Rochefeller) tarafından planlandığına inanarak kendisini rahatlatan bir muhafazakar/sağ perspektifin varlığına şahidiz.Bu durum kötülüğün hep dışarıdan kaynaklı olduğu, aslında bizlerin çok iyi insanlar olduğumuz algısının güçlenmesine hizmet etti ve hem özeleştiri kültürünün gelişmesine hem de gerçeklerle yüzleşme cesaretimizin tebarüz etmesine engel oldu.Şeytana şeytanlık yaptığı için kızan bu perspektifin sahih bir tutumun, tavrın ve tarzın öznesi olması elbette beklenemezdi.Bunun yanında kendisini sol’da konumlandırmış ve hala 19.yüzyıl pozitivizminin etkisinden kurtulamamış, bilimcilik zırhının arkasına saklanarak her fırsatta mensubu bulunduğu toplumun inanç değerlerine sövmeyi alışkanlık haline getirmiş bir kesim de var... Bu iki yaklaşım biçiminin sonucu olarak ciddi bir enformasyon kirliliği ve bu kirliliğin eşlik ettiği zihinsel teşevvüş hali yaşandı. Söz konusu sağlık ve hayat olduğunda bu teşevvüş halinin anarşi ve kaosa evirilmesi hiçte zor değildi. İşte tam bu sırada bilgi ve yorum tekeline sahip olan devlet aygıtı masaya yumruğunu vurdu. Öteden beri mutlak kontrol ve denetim esasına uygun olarak hareket eden ulus devlet/ler, salgını savma amacıyla gösterdikleri performans nedeniyle vatandaşları nezdinde güven tazelemiş oldular. Hayatı ve ölümü kontrol etme gücüne sahip olduğu imajını tazeleyen devlet aygıtı, salgını savdıktan sonra vatandaşları(sadık mü’minleri) üzerinde kontrol ve denetimini daha da tahkim etmiş olacaktır. Bu tahkimat sürecinin anahtar sözcükleri ise korku ve kaygıdır.

Çocukken annelerimiz yaramazlık yapmamızı engellemek amacıyla “hortlak”,”öcü”,”canavar” gibi kötücül varlıkların himmetine sığınırdı. Böyle yaparak sadece yaramazlık yapmamızı engellemiş olmaz aynı zamanda hem “sükuneti” sağlamış olur hem de kendilerinden başka bir “sığınağımız” olmadığını, şayet emniyet ve güven arıyorsak, yaramazlıktan uzak durmamız gerektiğini de zımnen ifade etmiş olurlardı… Sonraları okula başladık. Bu sefer sıra öğretmenlerimizdeydi. Onlar da “sükuneti” sağlamak için korku silahına sarıldılar. Korku ve kaygı birbirini besliyordu çünkü. Korkutmak için en elverişli argüman hiç şüphesiz “not”tu. Bu sayede onlar da yaramazlık yapmamızı engellemiş oluyorlardı. Esasında buradaki yaramazlık sadece dersin huzurunu bozmak değildi. Öğretmeni zora sokacak sorular sormak veya onun söylemini zaafa uğratacak yorumlar yapmak ta kolaylıkla yaramazlık olarak değerlendirilebiliyordu. Hasılı, öğretmenin canını sıkmayan öğrenci olmak en iyisiydi(!)Eğitim-öğretim hayatımızın sıhhati açısından böyle olmamız isteniyordu… Derken işe başladık. Bu sefer de amir/patron pozisyonunda olan zat “korku” silahına sarıldı. “İşsiz kalma” kaygısı bu korkuyu besledi. Amir/patron mevkiini işgal eden zatın amacı işyerinde huzuru ve pek tabi ki “sükuneti” temin etmekti.Sessizce duracak ve işimizi yapacaktık.En ufak bir itiraz, iş verimliliğini düşürüyor gerekçesiyle, ağır bir cezayla(işten atılmak gibi mesela) karşılık bulabilirdi.Bu nedenle işyerinde ki her türlü çirkefliği görmezden gelmeyi veya en iyi ihtimalle buğz ederek kendimizi rahatlatmayı öğrendik.Korku silahı yine işe yaramıştı…Hastalandığımızda gittiğimiz doktorlar zaten birer “korku” havarisiydi.Nitekim şimdi de öyleler…Sağlık denildi mi akan sular duruyordu.Verdikleri talimatlar tartışılmazdı.Yapmazsan diye başlayan uyarılar, korkumuzu ziyadeleştirerek devam ederdi.Bedenimiz,beyaz önlüklü üstatların elinde her türlü operasyona hazır olmalıydı.Enformasyon araçlarının da yardımıyla hayatımıza istikamet tayin eden bu beyaz önlüklü üstatlar/uzmanlar,her fırsatta kendilerine olan güvenimizin her zaman en üst düzeyde olması gerektiğini beyan ederek sanki ömrümüzü tayin edenler kendileriymiş gibi davranmaktaydı.Korku silahının tesirli menzili doktorların elinde oldukça fazlaydı…

Politikacılar geri durur mu hiç? Korkunun bir terbiye aracı olarak oldukça işlevsel olduğunu en iyi bilenler politikacılardı. Hem iktidarlarını sağlamlaştırmak hem de, şayet muhaliflerse, iktidara gelmek için korkuyu etkili bir silah gibi kullandılar. Örneğin Amerika’nın başında bulunan megaloman, Meksikalı göçmenler ve İŞİD’i etkili bir korku silahı olarak kullanmak suretiyle iktidara gel/ebil/di. Benzer durum Avrupa için de geçerli. Faşizme meyilli sağ ideolojinin yükselişi “göçmen korkusunun” sürekli gündemde tutulmasıyla yakından ilişkili…Örnekleri çoğaltmak mümkün…İktidarda olan için “korkutmak" iktidarın sürekliliğini sağladığı gibi,gelebilecek eleştirilerin önünü kesmek için de kullanılır.”Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde” diye başlayan nutuklar “bekamız tehlikede”,“hayat-memat meselesi” veya “benden sonrası tufan” gibi klişelerle devam eder.Muhalefette olan ise, iktidarın eylemlerinin korkutuculuğunu ispat etmek ve kamuoyunun fark etmediği korkulara dikkat çekmek için harcar tüm enerjisini.Argümanlarıyla kitleleri en fazla “korkutan” iktidarını garantilemiş olur. Ancak ilginçtir “Allah korkusu” na ya hiç yer verilmez ya da en son sıralara atılır.Böylece sahte korkular,kolaylıkla,gerçek korkunun yerine geçti.Oysa ki insan, korkmaya mahkum bir varlık.Bunu en iyi Rabbimiz biliyor.Bu nedenle olsa gerek sık sık kendisinden korkmaya çağırıyor.Adeta şöyle diyor:”Ey kulum, sen zaten korkmaya mahkumsun ve korkulmaya en layık olan da benim.Sahte korkulardan kurtul ve yalnızca benden kork.Eğer sahte korkuların esiri olursan,bütün bir ömrün korkarak geçer.Yok sadece “Ben”den korkarsan kalbin itminana kavuşur ve hakikatin fedaisi olursun.Unutma, korkuda ortak koşmak şirkin bir türüdür”…

***

Sağlık ve hayat söz konusu olduğunda ulus devletlerin takındıkları tavra ilişkin en ciddi eleştirel metinleri yazan Michael Foucoult’un “bio-politika ve bio-iktidar” kuramını hatırlamakta fayda var. Devlet aygıtının mevcudiyetinin ve bekasının teminat altına alınması amacıyla beden üzerinde kurulan denetim mekanizmalarına dikkat çeken Foucoult, sağlıklı birey ve sağlıklı toplum klişesinin de bu bağlamda değerlendirilmesini salık verir. Üretim-tüketim süreçlerine aktif olarak katılan, vergisini düzenli olarak veren, gerektiğinde devleti için ölen sağlıklı bireyler yetiştirmenin her ulus devletin görevi olduğuna dikkat çeker. Okullar, hastaneler, kışlalar ulus-devlet/ler/in tekellerinde bulundurduğu bilgiyi çoğalttığı/ürettiği ve operasyonel olarak kullandığı yerler olarak öne çıkar. Böylece devlet aygıtı hem kendisini güvence altına almış olur hem de bilgi üzerinde kurduğu denetim ve kontrol mekanizmaları aracılığıyla kamusal rıza üretimini sağlar. Hatta vatandaşlarının neyi sevip neyi sevmeyeceğine, kimin dost kimin düşman neyin iyi neyin kötü olduğuna bile karar verebilecek bir güce erişir. Böylece “düşünceyi” denetleme imkanına kavuşur. Bu imkan sayesinde vatandaşlarını dilediği gibi sevk ve idare eder. Elindeki enformasyon araçları bu denetlemeyi mümkün ve sürekli kılacak enstrümanlardır. Devlet aygıtı, hayatta kalabilmek için bireylere ihtiyaç duyar. Bireyin sağlıklı olması ile devlet aygıtının meşruiyeti ve mevcudiyeti arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bu nedenle bireyi yaşatmak önem arz eder. Bununla birlikte, bireyi yaşatmayı önemseyen modern devlet aygıtının, aynı zamanda, yaşamaya değer olmayan bireyleri tespit etme hakkına sahip olduğuna dikkat çeker Giorgio Agamben.Nitekim salgın dolayısıyla İtalya’da doktorların genç hastalara öncelik verdiği,yaşlıların ölüme terk edildiği yönünde gelen bilgiler tam da bu bağlama denk düşer. Üretim-tüketim sürecine katkı sunmayan bilakis sağlık, emeklilik, sosyal ve kültürel harcamaları nedeniyle devlet aygıtını yoran/yavaşlatan bireyler “atık” muamelesi görmektedir. Merkel’in, Avrupa’nın sınırlarına dayanan mültecilerden çocuk yaşta olanların alınabileceğine ilişkin beyanı da bu bağlamda değerlendirilebilir.

Salgın münasebetiyle “hastane”lerin hayati önemde kurumlar olarak öne çıktığına şahit oluyoruz.Hastane sadece kurumsal hüviyetiyle değil, aynı zamanda temsil ettiği “perspektifle” de nereye ait olduğunu açık eden bir “kurum”dur.Modern tıbbın serpilip geliştiği yerler olarak hastaneler, beden(lerimiz) üzerinde tahakküm kurmanın en steril mekanları olarak öne çıkar. Hayatta kalma, uzun yaşama, sağlıklı yaşama, bedenle barışık olma gibi bir çok klişeyi içeren modern hayat algısı hastaneyi adeta kutsal bir mekan olarak önümüze koyar. Salgının sebep olduğu teyakkuz halinin beslediği kaygıyı giderecek yegane mekanlar olarak hastaneler, denebilir ki, sadece bugünün değil geleceğin de kutsal mekanları olarak değer göreceklerdir. Bu kutsal mekanların saygın üstatları olarak öne çıka/rıla/n doktorlar ise, modern tıbbın ana istinatgahı olan aydınlanma aklının sadık havarileri olarak anılmayı hak edecekler. Modern tıbbın, kutsalla irtibatı kesilmiş bilgiyi referans alarak icrayı faaliyette bulunduğu gerçeğini akıldan çıkarmamak gerekir diye düşünüyorum. Nitekim önce tabiatı sonra da insanı bir “makine” gibi tasavvur eden aydınlanma aklının, modern tıbbın şekillenmesinde oldukça önemli bir rol oynadığı söylenebilir. “Makine beden” tasavvurunun benimsenmesi sonrasında gündelik hayatımızın vazgeçilmezi olan bir çok klişe tıp aracılığıyla meşrulaştırılmıştır.Makine bedenin düzenli ve verimli çalışması için gerekli olan enerjinin tedarik edilmesi “dengeli beslenme” şeklinde formüle edilir. Makinenin çalışması esnasında ortaya çıkması muhtemel arızaları minimize etmek için yıllık bakıma (chuck up) ihtiyacı vardır. Paslanmanın önlenmesi için spor ya da egzersiz yapmalıdır. Makinenin parçalarından herhangi birinde meydana gelen bozulma ya da tam işlevsizlik halinde yedek parçaya (organ nakli) ihtiyaç vardır. Sürekli çalışmanın makinede meydana getirebileceği sorunların izale edilmesi için arada bir dinlendirilmesi(düzenli uyku) gerekir. Tüm bu kaideler artık tartışılması mümkün olmayan hususlar olarak hayatımızdaki yerini almıştır. Kendisini İslam’a nispet edenler bile, modern tıbbın beden telakkisini bütünüyle içselleştirmiştir. Salgın münasebetiyle şimdilerde iyice öne çıkan bu telakki biçimi sorunun da ana kaynağıdır aynı zamanda. Einstain’ın dediği gibi “bir sorunu çözmenin yolu o sorunu ortaya çıkaran akılla aranıza mesafe koymaktır.”

Bedene yüklenen anlam tarih boyunca çeşitli değişikliklere uğramıştır. Sokratesle başlayıp Aristoteles’e kadar devam eden çizgi bedeni “insanın amaçlarına ulaşması için gözetmesi gereken bir araç olarak” tanımlarken; Platon ve Pythagorasçılar ise “ insanı bu dünyaya bağlayan ve bu arada onu(insanı) yolundan uzaklaştıran bir düşman” olarak görmüştür. Modern dönemde Descartes ve Hobbes bedeni mekanik bir bağlama hapsederek makine gibi tasavvur ederken; Darwinci çizgi içgüdülerin toplamı olarak tanımlamıştır. Günümüze geldiğimizde ise makine beden tasavvuru hala geçerliliğini korumakla birlikte, post-modern paradigmanın açtığı anarşik çizginin de katkısıyla beden, hem çevreyle iletişim kurmanın hem de aynı çevreyle başa çıkmanın/savaşmanın “mekanı” olarak görülmeye başlanmıştır. Antik Yunan’dan bugüne bedeni ve onun güzelliğini/gücünü/sağlığını hayatın yegane anlamı ve amacı olarak kodlayan geleneğin, post-modern perspektife nüfuz ederek günümüz dünyasına da vaziyet ettiğini söylemek mümkün.Bedenlerimize arız olan bir virüsün sebep olduğu olağanüstülükler elbette bu telakki biçiminden bağımsız değil. Yaşamayı, bedensel lezzetlerin itminanına gösterilen ihtimam olarak telakki eden bir akıldan başka bir tutum takınması da beklenemez elbette. Bu aklın ölüme yüklediği anlamın kötücül olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Lezzetlere olan temayülü sıfırlayan bir hakikat olarak ölümün modern insanın zihin dünyasında bulduğu karşılık adeta zifiri karanlıkla eşdeğer.Ölümle arasına mesafe koyarak mutlu olacağı zannıyla yaşayanların, hayatı ve ölümü birbirinin mütemmim cüzü olarak gören, ölmeden önce ölmeyi salık veren,ölümü mutlaklık makamının yegane sahibine dönüş olarak gören,hayatı ve ölümü alemlerin rabbi için kayıtlayan bir yaklaşımı anlaması elbette ki zordur. Nitekim modern tıbbın ana işlevlerinden biri olarak ta ölümü ötelemek, onu alt etmek veya ölümü hatırlatan çizgileri hayatımızdan defederek bizi her daim bedeni zindeliğin zirvesinde yaşayan bir birey olarak sağlıklı kılmak olduğunu hatırlamak gerekir. Bugün bize sağlık olarak yutturulan her ne varsa, hayatı kutsa/llaştır/mayı,ölümü ve ahireti unutmayı,bedensel lezzetlerden alabildiğine istifade etmeyi ve tüm bunları yaparken de elbette ki kapitalizmin dişlilerini yağlamayı temin etmekten başka bir işe yaramıyor. Denebilir ki, modern bilim referans aldığı seküler bilgi aracılığıyla hem bedenlerimizin hem de zihinlerimizin kontrol altına alınmasına hizmet ediyor. Bilimsel faaliyetler adı altında yapılanlar büyük nispette tabiatın ve insanın üzerinde egemenlik kurma arzusunun bir yansıması olarak öne çıkıyor. Maruz kaldığımız bu salgın münasebetiyle hayatlarımız üzerindeki kontrol ve denetimi iyice belirginleşen tıp biliminin, geleceğin dünyasında toplumların sevk ve idaresinde hayati rol oynayacağını söylemek abartı olmasa gerek. Söz konusu beden sağlığı olduğunda her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olan bir toplumsal zeminin inşa edildiğini bu vesileyle müşahede ediyoruz. Aynı hassasiyetin zihin sağlığı konusunda gösterilmemesi ise dikkate değerdir. Oysaki bedenlerimize arız olan bu salgın karşısında gösterdiğimiz müteyakkız halin benzerini, yaklaşık iki yüz yıldır tecrübe ettiğimiz ve halihazırda neredeyse içselleştirdiğimiz Protestan kültür ikliminin kavramsal ve kurumsal çerçevesine karşı da göstermemiz gerekirdi. Kimi yerlerde cebren ve hileyle, kimi yerlerde ise içeriden devşirilen aydın/entelektüel/bürokratlar sayesinde aydınlanma aklının rehberliğinde yol almaya zorlanan toplumlar, insana ve tabiata bakışta ciddi bir sorunla karşılaşmışlardır. Tabiatın sırlarını ona işkence yaparak elde etmeye teşne bir zihnin rehberliğinde ancak buraya kadar gelinebilirdi. Fakat ne hazindir ki, içine düştüğümüz bu kaotik halde bile, aydınlanma aklının ilke, prensip ve referanslarını sorgulamak ve bu aklın tasallutundan bizar olan insanı ve tabiatı nasıl kurtaracağımızı konuşmak yerine, hala bu aklın klavuzluğunda yol alan bilimi öne çıkarıyor ve kutsuyoruz.

Beyaz adamı(Avrupalıyı) üstün insan, beyaz olmayan Avrupa dışı toplumları ise insanaltı yaratıklar olarak kodlayan modern bilimin ırkçı,seküler,pozitivist karakteriyle gerçek anlamda yüzleşmek zorundayız.Nitekim modern bilim ve tıp,gerek Avrupa dışı toplumların sömürgeleştirilmesinde gerekse (Dünya Sağlık Örgütü aracılığıyla) post-kolonyal dilin    tahkimatında anahtar rol oynamışlardır. Afrika ve Hindistan’ın “hijyen yoksunluğu” ve “yetersiz beslenme” klişeleri aracılığıyla sömürgeci müdahaleye açık hale getirildiği unutulmamalıdır. Bugün bile,özellikle Afrika’nın,sağlık desteği adı altında neo-kolonyalist müdahaleye maruz bırakıldığı görülebilir. Salgın münasebetiyle adını daha sık duyduğumuz Dünya Sağlık Örgütü,tıpkı diğer küresel örgütler gibi (örneğin BM, İMF,NATO) en nihayetinde beyaz adamın çıkarları doğrultusunda hareket etmektedir. Nitekim bu örgüt Guantanamo, Ebu Garib, Bagram ve Şibirgan’da tutuklu bulunan “insanaltı yaratıklar”(egemen söylem buralarda tutuklu bulunan insanların El-kaide/Taliban gibi “terörist” örgütlere mensup olduğunu iddia ediyor. Şimdilerde İdlib’deki direnişçiler için söylendiği gibi… Böylece onların insanaltı yaratıklar oldukları ve kobay olmak ta dahil her türlü aşağılayıcı muameleyi hak ettikleri tescillenmiş oluyor. Nitekim Helenistik dünyanın İskenderiye ayağında idama mahkum edilmiş suçlular bilim adamlarına deney malzemesi olarak hibe edilirdi. Herophilus ve Erasistratus gibi tıp araştırmacılarına Mısır kralları tarafından verilen mahkumlar üzerinde canlı canlı operasyonlar yapılır; elde edilen veriler tıbbın terakkisi(!) amacıyla kullanılırdı.) üzerinde ölümcül psikolojik/nörolojik deneyler yapılmasını zevkle izlemiştir.Hatta oradaki deneylerden elde edilen sonuçları toplumların hafızalarının silinmesinde itinayla kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar.Orwell’ın 1984’te dediği gibi “sıkıp içinizi boşaltacağız, sonra da kendimizle dolduracağız.”

Sonuç olarak maruz kaldığımız bu küresel salgın, yaklaşık dört asırdır insanlığın ve tabiatın canına okuyan görkemli medeniyetimizin yaslandığı referans sisteminin seküler,ırkçı ve sömürgeci doğasını teşrih masasına yatırmak ve ardından bu referans sisteminden teberri etmek için bir fırsat olabilir. İlerleme, büyüme, gelişme, teknolojik yenilikler,inovasyon,sanayileşme,kentleşme,demokratikleşme gibi klişelerin son tahlilde insanı tabiata ve hem cinsine egemen kılma arzusunun (yani tuğyanın ve istikbarın) yansıması olmaktan başka bir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Modern uygarlık içtiğimiz suyu, üzerinde yürüdüğümüz toprağı, soluduğumuz havayı tahrip etmiştir. Tıp bilimi, ulus devletlerin ve ulusüstü şirketlerin/örgütlerin elinde bir kontrol ve denetim aracı olarak “operasyon nesnesi” haline getirilmiştir. Tıp aracılığıyla bedenlerimiz üzerinde egemenlik kuran devlet aygıt/lar/ı,enformasyon araçları,akademileri ve uzmanları aracılığıyla da zihinlerimiz üzerinde egemenlik kurmaktadırlar. Çok yönlü bu kuşatmayı yarmanın yolu hayatı ve ölümü alemlerin Rabbine mahsus kılarak zihinsel bağımsızlık savaşına katılmaktan geçiyor.

 

 

 

Kamil ERGENÇ

NOT: Bu yazı'm Umran Dergisi'nin Nisan 2020 /308. Sayısında/ aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Peter Whıtfıeld/Batı Biliminde Dönüm Noktaları(Tarih Öncesi Dönemlerden Atom Çağına)/Tercüme:Serdar Uslu/3.Baskı/Aralık-2012/İstanbul

2-Sherıne Hamdy/ Bedenlerimiz Allah’a Ait( Organ Nakli,İslam ve Mısır’da İnsan Haysiyeti Mücadelesi/Türkçesi:Uğur Gezen/Açılım Kitap Yay./1.Baskı/Mayıs-2017/İstanbul

3-Michel Foucault/Cinselliğin Tarihi/Çev.Hülya Uğur Tanrıöver/Ayrıntı Yay./9.Basım/İst-2018

4-Paul Feyerabend/Bilimin Tiranlığı/Çev.Barış Yıldırım/Sel Yay./1.Baskı/İst-2015

5-Seyyid Hüseyin Nasr/Bilgi ve Kutsal/Çev.Yusuf Yazar/İz Yay./2.Baskı/İst-2001

6-Naomı Kleın/Şok Doktrini(Felaket Kapitalizminin Yükselişi)/Türçesi:Selim Özgül/Agora

Yay./1.Baskı/İst-2010

7-George Orwell/1984/Çev. Celal Üster/Can Yay./57.Baskı/İst-2016

8-Michael Hardt&Antonio Negri/İmparatorluk/Çev.Abdullah Yılmaz/Ayrıntı Yay./ 8.Baskı/İst-2015


AddThis
 

Yorum ekle