okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün275
mod_vvisit_counterDün580
mod_vvisit_counterBu hafta3424
mod_vvisit_counterBu ay11416
mod_vvisit_counterHepsi1193054

Derkenar(5)

İlkokul ikinci sınıfta, henüz daha anadilini bile tam manasıyla öğrenememişken,”zorunlu yabancı dil” dersiyle geleceğin gençleri/yetişkinleri olacak çocuklarının körpecik dimağlarını dağlayan kaç ülke vardır? Bunun adı kendi kendini sömürgeleştirmek değil de nedir? Dilini/lisanını kaybeden bir toplumun başına gelebilecek daha büyük bir musibet var mıdır? Konfiçyus kendisine sorulan “ yöneticisi olduğunuz bir toplumu değiştirmek için ne yapardınız?” sorusuna “sözcüklerini değiştirirdim” yanıtını verir. O,düşünme ve eyleme biçiminin değişmesi için sözcüklerin değişmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Demek ki dil sadece bir iletişim aracı olarak görülmemeli. Öyle olsaydı bunu insan dışındaki canlıların da yaptığını söyleyebilirdik. İnsana tasavvur ve tahayyül dünyasını ifade imkanı veren canlı bir olgudur dil. Kuşaklar arasındaki irtibat onun sayesinde mümkün olur. Hatıra ve tecrübeler, duygu ve düşünceler onun aracılığıyla sonraki nesillere aktarılır.Cürcani, Türkçe’ye “Sözdizimi ve Amlambilim” olarak tercüme edilen Delailü’l İ’caz adlı eserinde dilin inceliklerine “beyan ilmi” başlığı altında dikkat çekerek bu ilmin köklü, dallı budaklı, meyvesi tatlı ve aydınlık bir ilim olduğunu söyler ve ekler “insanlar bu ilim hakkında yanıldılar, büyük cehalete ve fahiş hataya düştüler. Oysa ki dilin ancak düşünülerek tespit edilecek incelikleri ve sırları, akılla idrak edilebilecek nükteleri ve özel anlamları vardır ve bunları ancak yaptıkları incelemeler sonucu dilin bu tür özelliklerini keşfetmiş ve dil ile aralarına gerilmiş olan perdeleri kaldırmış olan kişiler bilebilir.”(s.27-28) Diline/Lisanına gereken değeri vermeyen toplumlar, başka kültür havzalarının edipleri/şairleri/yazarları tarafından ilhak edilirler. Şüphesiz ki en etkili emperyalizm, sözcükler üzerinden yapılandır.

Bilindiği üzere sözcükler hayatın içinde bir anlam ifade eder. Her sözcük kendisiyle muttasıf bir içeriğe sahiptir. O içerikle mütenasip bir söylem ve eylemlilik görmediğinde küser ve sessizce çekilir gider aramızdan… Örneğin “şeriat” sözcüğü gündelik hayatımızdan çıktı. Çünkü hem bu sözcüğün içeriğine uygun bir söylem ve eylem geliştiremedik hem de bazı mahfiller tarafından yürütülen “kriminalize etme” projesine sessiz kaldık. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar. Demek ki sözcüklerin yaşaması ve ölmesi bize bağlı.Şeriat sözcüğünün başına gelenler Kur’an kavramlarının çoğu için de geçerlidir. Tuğyan, nifak,tevhid,şirk, şikak,münker,fahşa,haram,isar,hikmet,tefekkür,kıst… gibi sözcükler artık sadece literatür çalışması yapanlar için bir anlam ifade ediyor.İçişleri Bakanlığı’nın 2005 yılında yayınladığı “yasaklı kavramlar genelgesinde” çoğunluğu Kur’an kavramlarından oluşan kırkbeş sözcük var.(http://arsiv.sabah.com.tr/2005/01/13/gnd106.html) (https://www.internethaber.com/bu-kelimeleri-kullanmak-yasak-1112261h.htm)Yani aziz İslam’ın ulvi kavramlarının hayatın dışına itilmesiyle ilgili organize bir çabayla karşı karşıyayız. Halbuki bu sözcüklerin muttasıf oldukları fiiller, kamusal alanda işlenmeye devam ediyor. Peki nasıl oluyor da hayatımızdan çekiliyorlar? Suçu sadece devlete atarak kurtulamayız. Tabiat boşluk kabul etmeyeceğine göre, bunların yerini başka sözcüklerin alıyor olması lazım. Nitekim öyledir. Artık insan davranışlarını/fiillerini tanımlarken, aziz Kur’an’ı ve Nebevi çizgiyi değil modern/seküler/kapitalist değerler sistemini referans aldığımız için kullandığımız sözcükler de değişiyor. Psikoloji, sosyoloji, antropoloji, filoloji gibi disiplinler insanı,toplumu ve tabiatı ilahi iradeden bağımsız varlıklar olarak tanımlamak için ihdas edildi.Ürettikleri kavramlar/sözcükler de seküler karakterleriyle tebarüz etti.Oysa ki meramımızı anlatırken seçtiğimiz sözcükler hangi değer sisteminden ilham aldığımızı, hangi ideolojik iklimi soluduğumuzu ve hangi paradigmanın talebesi olduğumuzu izhar eder. Yani “yer”imizin neresi olduğuyla kullandığımız sözcükler arasında çok yakın bir ilişki vardır. Mübarek Kur’an “raina(bizi güt) demeyin unzurna(bizi gözet) deyin” derken,(kanaatimce) kullandığınız sözcüklere dikkat edin uyarısında bulunuyor. Elbette en iyisini Allah(c.c) bilir. Bütün peygamberlerin geldikleri toplumun lisanıyla konuşuyor olması, meramını en iyi şekilde beyan etmesi için olsa gerek. Aynı dili konuşuyor olmalarına rağmen sözcüklerin anlam içeriği hakkında ihtilafa düşen toplumların “zihinsel teşevvüş” le malül olduğu söylenebilir.

Şaban Teoman Duralı Bey “çağdaş küresel medeniyet” isimli kitabında “Türkçenin İslamsızlaştırıldığını” vurgular ve nihai adımın,Türkçe’nin tamamen tasfiye edilerek yerine İngilizcenin ikame edilmesi olduğuna dikkat çeker haklı olarak.(19 numaralı dipnot,sayfa 23) Harf devriminin amacı da zaten bu değil miydi? Yüce İslam’ın soylu kavramlarını hayatın dışına itmek ve böylece Müslümanca düşünmenin önüne geçmek için Latin alfabesine iltica etmedik mi? Anglo-Sakson geleneğin diline tanınan imtiyaz, bizi zihinsel olarak sömürgeleştirmedi mi? Namık Kemal yazı devriminden yaklaşık yarım asır önce “ Latin harflerini bizim lisana almak, Frenk elbisesi giymeyi mülkün ıslahına medar olur zannetmek” anlamına gelir demişti. Peyami Safa “Osmanlıca-Türkçe-Uydurmaca” isimli kitabında, taze cumhuriyetin Latin harfi neslinin istikbali hakkında oldukça karamsar konuşur. Süreci korkunç olarak niteler. Türkiye üniversitelerinde tabiiyat ve nebatat hakkında bir tane bile kitap yokken Almanya’da aynı konularda kırk bin kitap olduğundan bahseder. Benzer endişeyi Mehmet Doğan da taşır. 1982’de yayınladığı “dil ve kültür” isimli kitabının önsözünde “bütün medeni milletler, çocuklarının dillerini kendi kültür eserlerini bizzat okuyarak anlayacak bir seviyeye getirmek için çalıştıkları, lügat hazinelerini zenginleştirdikleri halde, bizde tam tersinin yapıldığını” söyler. Üniversite öğrencilerinin “lugat hazinesinin fakirleştiğinden” yakınır. Bugün de durum pek farklı değildir. Dijital dünyanın “kuş diline” meftun kuşak/lar/la nasıl bir geleceğe uyanacağımızı varın siz düşünün. 1948‘de kurulan İsrail, bizim yaptığımızın tam tersini yaparak, yeni bir varoluşun imkanını kopuşta değil süreklilikte görmüş ve o güne kadar sinagoglarda sıkışıp kalmış İbraniceyi yeniden hayata döndürmüştü. İbranicenin sağladığı ontolojik ve epistemolojik bağımsızlık sayesinde İsrail güçlü bir entelektüel özgünlük imkanına kavuşmuştur.

2017 senesinde yapılan kültür şurasında ilkokullara şiir dersi koyulması için tavsiye kararı alınmıştı.( https://kultursurasi.ktb.gov.tr/Eklenti/50571,raporsurasonucpdf.pdf?0) Aynı şurada Türkçe Etimoloji Sözlüğü hazırlanması gerektiği de vurgulanmıştı. Tavsiye olarak kalsa da, bu konuların gündem yapılması bile bende heyecan uyandırdı. Neo-Kolonyalist perspektifin en kullanışlı aracı olan turizmin gölgesinde kalmış bir Kültür Bakanlığı’ndan çok fazla bir şey beklemiyorum elbette. Sadece bu tavsiyeleri yerine getirse bile iyidir. Şayet soylu bir duruşun ve müstesna bir direnişin mümessili olmak istiyorsak, her biri aziz Kur’an’ın ve nebevi çizginin rahmet ikliminden izler taşıyan sözcüklerimizi yaşatmak uğruna çaba göstermeyi şiar edinmekle mükellefiz. Unutmamak gerekir ki sözcüklerine sahip çıkamayanlar, hem çağdaşlarından hem de gelecek kuşaklardan “kadavra” muamelesi göreceklerdir.

 

02/05/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız


AddThis