okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün270
mod_vvisit_counterDün580
mod_vvisit_counterBu hafta3419
mod_vvisit_counterBu ay11411
mod_vvisit_counterHepsi1193048

Şeffaf Evlerde Uzaktan Eğitim

Küresel ölçekte cereyan eden bir salgın nedeniyle bir süredir evlere kapanmış durumdayız. Salgın öncesi yaşadığımız hayatı normal kabul edersek, halihazırda yaşadığımız süreci anormal olarak nitelemek mümkün. Fakat dünyayı sadece kendinden ibaret zannetmeyenler ve bu küçük gezegende ne olup bitiğine biraz olsun kulak kabartanlar zaten salgın öncesinde yaşadıklarımızın da normal şeyler olmadığını tespit etmekte zorlanmayacaklardır. Sürekli büyüme hırsının tabiatta yol açtığı yıkım, teknik ilerlemenin hızına yetişme arzusunun toplumsal dokuda yarattığı tahribat,biyolojik çeşitliliğin canını okuyan sanayileşme, hava-su ve toprakta meydana gelen geri dönüşü belki de yıllar alacak kirlilik,savaşların yol açtığı açlık,susuzluk,hastalık ve katliamlar,yerinden yurdundan edilen milyonlarca insan ve daha nice anormallikler salgın başlamazdan evvel her gün şahit olduğumuz sıradan vakalardı. Salgını bu kadar ürkütücü kılan ise, ayrım yapmadan her birimizi hedef alıyor olması. Bizden uzakta olan anormalliklere izleyici kalarak normalleştiren bencil ve narsist yanımız, söz konusu kendimiz ve yakınlarımız olduğunda, bir anda duyargalarını çalıştırıyor. Çok zor ama umulur ki bu salgın tehdidi sona erdiğinde, bencilliklerinden sıyrılmış bir dünyaya gözlerimizi açalım.

Şimdiye kadar türlü enstrümanlar kullanarak evden uzak kalmanın efdaliyeti hakkında vaaz veren ekran guruları, şimdilerde evin ne kadar mühim bir yer olduğunu ispatlama çabasında. Evde kalmayı özendirmek için gösterilen olağanüstü çaba gerçekten dikkate değer. Yalnız bir sorun var ki, ev denilen mekanın mahiyeti ve işlevi çoktan değişti. Şu an içinde kaldığımız ya da kalmaya mahkum olduğumuz yerlerin ev olup olmadığı üzerinde tefekkür etmek gerekiyor. Öncelikle bilmek gerekir ki ev sadece duvarlarla çevrili üstü kapalı bir mekanın adı değil. Aynı zamanda aile sıcaklığının, birliktelik ruhunun, dayanışmanın,mahremiyetin,çocuk terbiyesinin,tefekkürün,tecrübe aktarımının ve insanı mekanik bir varlığa dönüştürmeye çalışan modern/seküler Batı medeniyetine karşı mukavemetin ana karargahıdır.Evin aileden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Huzur evi, sevgi evi, sığınma evi v.b varyasyonları olsa da en nihayetinde eve yüklenen anlam daima olumludur. Bu varyasyonlar endüstri toplumunun icat ettiği kamusal mekanlardır. Ailenin ontolojik karakteri, evin hemen hemen bütün kültürlerde vazgeçilmez oluşunu temin etmiştir. Son elçi Hz. Muhammed(s.a.v)’in vahye ilk muhatap olduğunda yaşadığı şoku üzerinden atmasını sağlayan yer eviydi. İslam’ın ilk muhatapları müşrik siyasal düzenin tarassutundan korunmak ve nazil olan vahiyle tanışık olmak amacıyla evde (Erkam’ın evinde) buluşurlardı.

Müslümanların nazarında ev, her zaman hayati önemi haiz bir mekan olarak değer görmüştür. Birbirine velayet yoluyla bağlı olan mümin erkek ve mümine kadının müşterek mekanı olarak ev, bu dünyada cennetten bir köşe olarak tavsif edilir. Oraya girmenin ve çıkmanın kuralları vardır. Selam vererek ve izin almak suretiyle girilir. Yine selam vererek ve müsaade istenerek çıkılır. Sofraya beraber oturulur. Sevinç ve hüzün beraber paylaşılır. Misafir ağırlanır. Sohbetler yapılır. Oyunlar oynanır. İbadet edilir. Adeta bir mektep gibidir evler. Pagan Roma’nın müstehcen, ırkçı ve kapitalist sosyal gerçekliğine dahil olmamak için İsa(a.s)’nın sadık yarenleri yer altı evleri inşa etmek zorunda kalmışlardı. Bu evlerde talim ettikleri ilahi öğreti sayesinde Roma’nın kurulu düzenini sarstılar. Cumhuriyet modernleşmesinin jakoben ve militarist karakterine karşı dönemin Müslüman ahalisinin sığınağı da evlerdi hiç kuşkusuz. Arapça alfabeye bile tahammül edilemeyen bu yıllarda hiç değilse Kur’an okumayı öğretme mekanları olarak evler çok önemli bir misyon üstlenmişti. Ev ideolojik tutumun, tavrın ve tarzın talim edildiği özel mekan/lar olarak her dönemde değerini korumayı bildi. Hücre evleri, örgüt evleri şeklinde kimi zaman kriminalize edilse de, kontrol ve denetim dışı olması yönüyle evler her zaman güvenli bir sığınak olmuştur. Bu sebeptendir ki modern ulus devletlerin ilk hedefi ev oldu. Buraları kamusal alana dahil etmek (yani şeffaflaştırmak) için oldukça sistematik ve altüst edici çalışmalar yapıldı.  

Bu sistematik ve altüst edici çalışmalara karşı koyabilecek zihinsel, sosyal, siyasal ve iktisadi donanımdan yoksun olan bütün geleneksel toplumlarda olduğu gibi bizde de evin misyonu, kentleşmeyle birlikte,değişti. Halkı Müslüman toplumlarda atılan modernleş/tir/me adımlarının ilk sırasında yer alan kadının kamusal görünürlüğü(elbette ki tesettürsüz),bu değişim sürecinin ana dinamiklerinden biridir. Terbiye eden ve yetiştiren olması münasebetiyle Arapça’da rabbet-ül beyt(evin rabbi) olarak adlandırılan ev hanımlığı, modern değerler sisteminin sözcülüğüne soyunan aydın/bürokrat kesim tarafından tahkir ve tezyif edildi. Onun yerine çalışan, kazanan, kariyer yapan kadın profili öne çıkarıldı. Sanayi devrimi sonrasında Avrupa hinterlandında yaşanan sosyal buhranın sonucu olarak tezahür eden feminist perspektifin de katkısıyla güçlenen kamusal görünürlük, bir yandan ekonomik bağımsızlığın kazanılması ve erkek eline bakmaktan kurtulmak diğer yandan da,Roma kültüründen mülhem,ataerkillik olarak tesmiye edilen geleneksel yaklaşımın tahfif edici hususiyetine karşı bağımsız bir duruş sergilemek amacıyla terviç edildi. Evin mahiyetine ilişkin değişimin bu süreçle çok yakından ilgili olduğunu söylemek mümkündür.

Kur’an’ın birbirinin velisi olarak tanımladığı kadın ve erkek profilinin aksine geleneksel kültürün kadını ikinci sınıf varlık olarak konumlandıran yaklaşımı da bu sürece(kadının kamusal görünürlük sürecine) dolaylı katkı sağladı. Kadının bu gayrı İslami konumlandırılışı, vaktiyle Hıristiyan geleneğe ev sahipliği yapmış olan Anadolu’da, Hıristiyanlığın Adem’i yoldan çıkaran ve takvalı olmayı engelleyen kadın algısının “şeytani” bir muhteva içinde tevarüs edilmesiyle yakından ilgili olduğu söylenebilir. Böylece kadın, geleneğin tahfif edici yaklaşımının prangalarından kurtulmak için modern paradigmanın emansipasyon klişesinin gölgesine sığınmayı tercih etti. Evin/ailenin bir sığınak olmaktan çıkarak ulus-devletin operasyon sahası haline gelmesi de böylece başlamış oldu. Nitekim gelinen nokta itibariyle ev, birlikte yaşam pratiğinin tecessüm ettiği kamusal mekan olarak tebarüz etmektedir. Tarihin motor gücü olarak iktisadı öne çıkaran Marksist literatürün de katkısıyla ev/ler bir işyeri gibi konumlandırılmakta ve kadının kocası tarafından sömürülmesinin önüne geçmek amacıyla “ev içi emeğin” ücretlendirilmesi gibi oldukça ticari bir perspektif gündemleştirilmektedir. Böylece aile kurmak bir tür şirket ortaklığı gibi tahayyül edilebilmektedir. Dolayısıyla içinde kalmaya zorlandığımız mekanların ev olma özelliğini yitirdiğini söylemek zannediyorum yanlış olmaz.

Türkiye özelinde 1990’lı yıllarla birlikte ev içinin kamusal alana taşınma süreci hızlandı ve evler(imiz) artık kamusal mekanlar olarak belirginleşti. Aile danışmanlığı ve psikolojik rehberlik adı altında ev içinde olan her ne varsa ekranlar aracılığıyla kamusal alana taşındı ve evin en temel işlevlerinden biri olan “mahremiyetin müdafaası” ilkesine halel geldi. Mahkeme tutanaklarının da kamuoyuyla paylaşılabiliyor olması,sözünü ettiğimiz mahremiyetin deşifresine katkı sundu. Hatta medya unsurları(ekranlar) “uzmanlar” yardımıyla bu tutanakların psikolojik ve sosyolojik analizlerine aracılık etti. Bu süreçte hayati rol oynayan ekranlar, şimdilerde salgınla mücadele adı altında yine oldukça önemli bir misyon üstlendi. Nitekim eğitim-öğretim de dahil kamusal alanda devlet eliyle yapılan bir çok hizmet, artık dijital imkanlar kullanılarak evlerde gerçekleştiriliyor. Zaten şeffaf olan evlerimiz böylece daha da şeffaf hale geliyor. İşin garip tarafı kendisini İslam’a nispet edenler de bu sürecin paydaşı olmayı gönüllü olarak tercih ediyor. Evin “özel” ve dokunulmaz bir mekan olarak kalmasına dair kamusal farkındalık oluşturacak bir itiraz henüz kimseden sadır olmadı. Olması da zor görünüyor. Zira “ekranlar”,evin/ailenin itibarını daha da zedelemek amacıyla, adeta ağız birliği etmişçesine, salgın süresince ev içi şiddetin arttığına ilişkin sistematik yayınlar yaparak, evin özel kalması bir yana bütünüyle denetime açılması gerektiğini zımnen ifade ediyorlar. Hıristiyanlığın sorunlu kadın algısıyla bir şekilde imtizaç etmiş geleneksel kültürün tortularını İslam’ın velayet hukuku eksenli birlikteliğine tercih eden iz’an ve feraset yoksunu bir takım sorumsuz ve şuursuz kişilerin maçolukları yüzünden, ailenin/evin şeffaflaşması yönünde atılan adımlar,gelecek adına endişelenmemiz için yeterlidir. Dijital kültürün de yardımıyla artan şeffaflık kırılgan bir toplumsal zemin oluşturuyor.

Bu bağlamda uzaktan eğitim süreci de zaten şeffaflaşan evlerimizin bütünüyle devlet denetimine müsait hale geldiğinin işaretidir. Denetimi ve kontrolü böylesine içselleştiren bir toplumun bağımsız bir irade geliştirmesinin imkan dahilinde olmadığını söylemek abartı sayılmamalı. Gerek örgün gerekse uzaktan eğitim sürecinde yapılanlar belli bir ideoloji tarafından yorumlanmış bilginin muhataplara aktarılması ve muhatabın da bu bilgiyi referans alarak tasavvur dünyasını inşa etmesi üzerine kuruludur. Her ne kadar amaç, çocukların okul kültüründen uzak kalmalarını engellemek ve ailelerin iş yükünü hafifletmek olarak beyan edilse de, aslında, çocukları/mızı/n devlet denetiminden bir an dahi olsa çıkarılmaması gerektiğinin işaretlerini görmek mümkün. Yani çocuklar ailelerine bırakılmayacak kadar önemlidir devlet nezdinde. Uzun süredir ailenin örselenen doğası, devletin belirleyici ve tayin edici rolünü daha da arttırmıştır. Yaklaşık bir yıl kadar önce gerçekleşen belediye seçimlerinde İstanbul’da yarışan rakipler her mahalleye kreş yapma sözü vermişlerdi. İstanbul gibi devasa bir metropolde çalışan kadınların çocuklarına göz kulak olmak amacıyla inşa edileceği söylenen bu kreşler, aslında ailenin tükenişini sembolize etmek bakımından dikkatle incelenmeyi hak ediyor. İş hayatının öğütücü atmosferinde darmadağın olan kadınların çocuklara annelik yapması herhalde beklenemez. Onların yerine bu görevi devlet aygıtının sağlayacak olması çocuk üzerinde hak iddia etme yetkisinin de devlette olması demektir. Kreş kültürünün huzur evi kültürüyle olan akrabalığı düşünüldüğünde, bugün her mahalleye kreş yapma sözü veren politik figürlerin ardılları ,aynı mahallelere huzur evi yapmak zorunda kalacaklardır.

Ekranlar aracılığıyla şeffaflaşan evlerimizin kamusal alana dahil olduğunun en önemli göstergelerinden biri Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı etkinlikleri kapsamında yapılan yönlendirmelerin bulduğu karşılıkta gizlidir. Resmi otoriteler tarafından günler öncesinde dikkat çekilen bu özel güne ilişkin hazırlıklar (evlerin süslenmesi, balkonlara bayrak asılması, belli bir saatte İstiklal Marşı’nın ve Yüzüncü Yıl Marşı’nın söylenmesi, yapılan etkinliklerin video kayda alınarak okul ve milli eğitim müdürlüklerinin sosyal medya hesaplarında sergilenmesi v.b) açıkça gösterdi ki, devlet aygıtı evlerimizi çoktan ele geçirmiş. Resmi ideoloji tarafından takdis ve tebcil edilen günlerin kamusal alandaki meşruiyeti yeterli olmamış olacak ki, evlerin de sürece dahil olması sağlandı. Yönlendirme sürecinde hayati rol oynayan ekranların,toplumun sevk ve idaresinde gösterdiği bu başarı elbette ki yetkili merciler tarafından dikkatle takip edilmiştir. Ekran aracılığıyla sevk ve idare edil/ebil/en bir toplumun ne kadar özgür olduğu hususu üzerinde kafa yormak gerekiyor. Kendisi için belirlenen sınırların dışına çık/a/mayan; neyi nasıl düşüneceği hususunda müstakil bir iradeye sahip ol/a/mayan; bilakis enformasyon araçlarını elinde tutanların perspektifine mahkum olan bir toplumun sahih bir tavrın mümessili olması beklenemez. Böyle toplumlar hiçbir zaman kendi tercihlerinin öznesi olmayı başaramazlar. Bu nedenle özgür oldukları da söylenemez. Fakat böyle toplumlar özgür olmadıklarının da farkında değillerdir. Çünkü dijital kültür onlara her istediklerini yapıp ettikleri bir mecra olarak görünmektedir. Oysa ki dijital dünya onu üreten aklın mütehakkim doğası gereği muhatabını nesneleştirir ve oldukça kolay bir şekilde manipüle edilebilir bir kıvama getirir. Çocukların/gençlerin hayatında zaten önemli bir yer işgal eden dijital dünyanın uzaktan eğitim sürecinde oynadığı rol dikkate alındığında çok yakın bir zamanda dijital bağımlılık sorunlarıyla yüzleşeceğimizi söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz bu bağımlılık sürecinin hem dil gelişiminin önünde ciddi bir engel olduğunu ve sözcük yoksulluğuyla malul bir genç kuşak yaratacağını hem de görsellik aracılığıyla bilgi edinmeye alıştığı için yazı ve söze karşı duyarsız bir geniş kitle oluşturacağı söylenebilir.Ekran odaklı bilgilenmenin kitabi bilginin yerini alması halinde ortaya muhayyilesi oldukça zayıflamış bir kuşak çıkacaktır. Muhayyilenin zayıflaması ise hayal kurma kabiliyetinin dumura uğraması ve “şahitliğin” yerini “izleyiciliğin” alması anlamına gelir. Kamera’nın insanlık ailesine yaptığı en büyük ihanet te hiç şüphesiz budur.

Kamera aracılığıyla, gerçeklikle doğrudan temas kurma yeteneğini kaybeden ve böylece “görselliğe alışan” zihinlerimiz, bir süre sonra gerçekle sanalı ayırt edemez hale geliyor. Yani tabi bağlamında anlamlı olan duygusal reflekslerimiz, örseleniyor/iğdiş ediliyor. Böylece “şahit” olmanın yerini “izleyici” olmak alıyor. Şehit kavramıyla aynı kökten olan şahit/lik, gerçeklikle tabi bağlamında ve dolaysız temas kurmayı gerekli görürken, “izleyicilik” sadece bakmaya odaklanıyor. Birincisi, yani şahit, gerçeklikle yüzleşmeyi ve gücü nispetinde müdahil olmayı tazammun ederken; diğeri, yani izleyici, birazdan yapacağı “zap” ile gerçeğin bir başka “tür”üyle karşılaşmaktan yanadır. Kamera en büyük darbeyi hiç şüphesiz “şahitlik/şehitlik” kavramına vurmuştur. Mahkemelerde şahitlerin yerini “kamera kayıtları” nın alması da bu bağlamdan bağımsız değildir elbette. Bu da meselenin bir başka boyutu… Ekran aracılığıyla törpülenen duygusal reflekslerimiz gerçek zamanlı ve mekanlı ilişkiler inşa etmemizi de engelliyor. Böylece insani yanımız her geçen gün zaafa uğruyor. Öfke, nefret,sevgi,saygı,merhamet,şehvet gibi duyguların ekran/lar aracılığıyla törpülenmesi gerçeklik algımızın da yıkıma uğramasına sebep oluyor. Böylece gerçeği sanal sanalı gerçek gibi görme “patolojik durumu” ortaya çıkıyor. Artık gerçek varoluşlar yerine sanal ve sahte varoluşlar geçiyor. Dijital dünyanın sunduğu olduğundan farklı görünme imkanı sahte varoluşları çoğaltıyor. Görünür olma arzusu ile fark edilmeme korkusunun birleştiği bu mecra, patolojik ve şizofrenik kişiliklerin üremesine zemin hazırlıyor. Hemen hemen her şey ekranların nesnesi olabiliyor. Gönüllü olarak aracılık ettiğimiz ekran merkezli tatmin duygusu toplumun bütün fertlerini etkisi altına alıyor. En ince ayrıntısına kadar “Göz önüne getirme” “görünür kılma” arzusunun eşlik ettiği her türlü eylemin pornografiye hizmet ettiğini unutmamak gerekir. Yorumu imkansız kılan görünürlük olarak pornografi maalesef Müslüman muhayyileyi de esir almış durumdadır. Bu bağlamda bombalarla parçalanmış bir beden, evde ailece yenilen bir yemek, ziyaretine gidilen bir hasta, kendisine yardım edilen bir fukara v.b en ince ayrıntısına kadar göz önüne getirme çabası pornografik bir perspektifin sonucudur.Bu sürece direnmek zorundayız.Aksi halde tüm insani yanlarımız törpülenecek…“Sağ elin verdiğini sol el bilmesin”, “birbirinizin gizli saklı yanlarını açık etmeyin”, ” tecessüsten uzak durun” , “Müslüman kardeşinin ayıbını örtersen Allah’ta senin ayıbını örter” gibi emirleri olan bir dine ve settar ismine sahip bir Allah(c.c)’a iman eden Müslümanların, kamerayı bu kadar içselleştirmeleri anlaşılabilir değildir. Şahit/şehit olmayı emreden bir dinin mensuplarının izleyiciliği tercih etmesi iman zafiyetine de delalet eder. Çünkü Müslüman’ın alamet-i farikası görmeden inanmaktır. Müşahade etmek izleyici olmak demek değildir. Şahit olmak bilinçli bir katılımı tazammun eder. Kalp ve akıl bu süreçte aktiftir.Muhakeme,mukayese,mükaşefe ve müfekkire yetileri dinamik bir pozisyondadır.İzleyicilikte ise edilgenlik/pasiflik söz konusudur. Kameranın arkasındaki “el” tarafından yorumlanarak iletilen malumatlar arasında “zap” yaparak ilerleyen birey, artık zihnen felç olmuş demektir. Maruz kaldığı enformasyon bombardımanı altında akıl sağlığını muhafaza etmesi oldukça güçtür. Sağlığını kaybeden aklın sahih bir duruşun, tavrın ve tarzın mümessili olması beklenemez. Sözünü ettiğimiz bu birey/ler nitelikli söylem ve eylem üretme yeteneğini kaybetmiştir. Yaşamsal faaliyetlerini devam ettirmesi onlar için yeterlidir. Bütün duygusallığını ekranlar aracılığıyla yaşadığı için,insani özellikleri tahrip olmuştur. Oldukça fazla malumat biriktirmiştir fakat fikir sancısından habersizdir. Hareket halindeki nesneleri “izlemeye” alıştığı için söz ve yazıya(kitaba) yabancılaşmıştır. Hızlı yaşamaktadır ve her şeyi hızlıca elde etmek istemektedir. Nasıl ki acıktığında iki dakikada hazırlanan tost veya hamburgerle midesini dolduruyorsa,bilgi açlığını da “hemencecik” zahmetsizce gidermek istemektedir. Öyle ki bir olguyu açıklamaya çalıştığınızda hemen dikkati dağılmakta “daha kısa(mümkünse görüntülü)” nasıl öğrenebileceğinin yollarını aramaktadır. Odaklanma sorunu vardır. Post-modern paradigmanın “ne olsa gider” klişesini amentü gibi benimsemiştir. Okumayı sevmez, çünkü izleyerek öğrenmeye alışmıştır. Komploculuğa yatkındır. Spekülatif ve manipülatif bilgi/lere dayanılarak üretilen fikirlere teşnedir. Karşılaştığı fikirleri ölçüp tartabileceği bir dayanaktan/merkezden/odaktan/istinatgahtan/şirazeden yoksun olduğu için yönlendirilmeye ve yönetilmeye oldukça müsaittir. Bir tür ignoramus(bilgili cahil) vardır karşımızda. Ya da aziz Kur’an’ın deyimiyle “kitap yüklü eşek”.

Sonuç olarak denebilir ki, evlerimizin kamusallaş/tırıl/masına engel olmak zorundayız. Ardından İslam’ın ilk muhataplarının yaptığı gibi, vahyin diriltici muştusuyla, zamane otoritelerinin kontrol ve denetim arzusunun hilafına bir varoluşun imkanları üzerine tefekkür etmeliyiz. Bize yenilik olarak sunulan her şeyi kabul etmek zorunda değiliz. Teknolojik ilerleme fetişizminin yol açtığı duygusal ve entelektüel sefaletin girdabında debelenmek yerine; ilk emri oku olan, kaleme ve yazdıklarına kasem eden ve sözü dinleyip en güzeline uymayı emreden mübarek İslam’dan ilham alarak soylu bir direnişin imkanları üzerine düşünebiliriz.

 

Kamil ERGENÇ

 

NOT: Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 309-310.sayısında aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Yararlanılan Kaynaklar

1-Nabi Avcı/Enformatik Cehalet/Timaş Yay./3.Baskı/İstanbul-2019

2-Dr.Hüseyin Akyüz/Eğitim Sosyolojisinin Temel Kavram ve Alanları Üzerine Bir Araştırma/MEB.yay./1.Baskı/İstanbul-1991

3-Aliya İzzetbegoviç/Doğu-Batı Arasında İslam/Çev:Salih Şaban/Yarın Yay./1.Baskı / İstanbul-2011

4-Michael Foucoult/İktidarın Gözü-Seçme Yazılar/Fransızcadan Çeviren:Işık Ergüden/Ayrıntı Yay./4.Basım/İstanbul-2015

5-Jeremy Bentham/Panoptikon(gözün iktidarı)/Çeviri: Barış Çoban-Zeynep Özarslan/Hazırlayanlar: Barış Çoban/Zeynep Özarslan/Su Yay./3.Baskı/2019-İstanbul

6-Cogito Dergisi/İnsan Sonrası/YKY yay./Sayı:95-96 Kış 2019

7-Abdurrahman Arslan/Yeni Bir Anlam Arayışı/Bilge Adamlar Yay./2013

8-Ali Şeriati/Fatıma Fatımadır/Çev:Esra Özlük/ Fecr Yay./1.Baskı/Ankara-2010

9-Byung-Chul Han/Şeffaflık Toplumu/Çev:Haluk Barişcan/Metis Yay./5.Baskı/İstanbul-2020


AddThis
 

Yorum ekle