okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün253
mod_vvisit_counterDün580
mod_vvisit_counterBu hafta3402
mod_vvisit_counterBu ay11394
mod_vvisit_counterHepsi1193032

Derkenar (9)

İmam Hatip Okulları’nın ve İlahiyat Fakülteleri’nin misyonunu tamamladığını, kurucularına ve bedel ödeyenlerine vefasızlık etmeden ve bu tecrübeyi yabana atmadan, müfredat içeriğini ve metodolojisini ulus-devlet aygıtının değil “Müslüman aklın” belirleyeceği bağımsız ve özgün bir model üzerinde çalışmamız gerektiğini düşünüyor ve düşüncemi şöyle gerekçelendiriyorum:

a)Osmanlı’da ulema devlet yönetiminin bir parçasıydı. İlmiye-seyfiye-kalemiye den müteşekkil devlet yapılanmasında ulemayı Şeyhülislamlık makamı temsil ediyordu ve diğer birimler gibi sultana bağlıydı. Bu bağlılık sultan adına Müslüman ahaliyi kontrol altında tutmayı sağladığı gibi medreseler üzerinde de denetim yetkisi veriyordu. Sultanlık makamı şeriatın izin vermediği durumlarda örfi hukuka müracaat ederek hareket ediyordu. Yani hukuk iki başlıydı. Bu ikili hukuk sistemi Müslüman zihnin bölünmesinin yani tevhidi perspektifin zedelenmesinin sembolü olarak ta okunabilir. İmparatorluk modernleşmeye karar verdiğinde ne tür adımlar atılacağına ağırlıklı olarak seyfiye(ordu) ve kalemiye(bürokrasi/Enderun) karar verdi. Atılan modernleşme adımlarının sosyal hayatta meydana getireceği depremi en iyi sezen ulema oldu çünkü halka en yakın onlardı. Bu nedenle direndi. Ulemanın direnci kimi zaman seyfiyeyi de yanına çekiyordu. Fakat imparatorluğun aklına rehberlik eden kurum Enderundu ve Sultanla yaptığı işbirliği neticesinde hem seyfiyeyi(II. Mahmut aracılığıyla) hem de ulemayı(Tanzimat aracılığıyla) saf dışı bırakmayı başardı. Ulemanın devlete bağımlı olması ciddi bir sorundu. Medrese 16.yüzyılın sonundan itibaren zaaf belirtileri gösteriyordu. Suhte isyanları bunun deliliydi. Ayrıca yaklaşık yarım asır boyunca İstanbul ulemasını meşgul eden Kadızadeli-Sivasi kavgası ne kadar yüzeysel meselelerle meşgul olunduğunu gösteriyordu. Ki o tarihlerde dünyada çok radikal değişiklikler oluyordu. Müslüman ahali arasında dinin ancak güçlü bir devlet idaresi tarafından ayakta tutulacağına dair kanaatin oluşmasında ulemanın devlete bağımlı olmasının etkisi büyüktü. Nitekim devlet zaafa düşünce ulema iyice etkisizleşti ve Cumhuriyet, medresenin değil mektebin(yani Enderun’un) perspektifini benimsedi. Şeyhülislamlığın muadili olarak diyanet kuruldu ve devlete bağlandı. Osmanlı’nın modernleşme tecrübesi iki farklı kanattan ilerledi. Birinci kanat II.Mahmut’un öncülüğünde şekillendi ve oldukça radikaldi. Bu kanadı Cumhuriyet döneminde Kemalist çizgi temsil etti. İkinci kanat II. Abdülhamit rehberliğinde şekillendi ve muhafazakardı. Bu kanadı da Cumhuriyet döneminde sağ/muhafazakar çizgi temsil etti. Radikal modernleşmeden yana olan Kemalist havza emellerini gerçekleştirmek için “köy enstitülerini” kurarken, muhafazakarlar “imam hatip okulları” inşa etti. Aslında her ikisi de modernleşme taraftarıydı. Ayrıldıkları nokta sürecin nasıl yönetileceğiydi. Köy enstitüleri fazla yaşayamadı. Çünkü halkın inanç değerlerini tahkir ve tahfif ediyordu. Ama yine de Kemalist havzaya hatırı sayılır miktarda kadro yetiştirdi. İmam Hatipler ise hala devam ediyor. Sentezci eğitim anlayışıyla muhafazakar modernleşmenin ikame edilmesinde oldukça önemli rol oynadı. Fakat “epistemolojik bağımsızlık” için gereken ilmi/entelektüel çabayı gösteremedi. Tevhid-i tedrisat kanunuyla işlevini bütünüyle yitiren medreselerin güncellenmesi amacına matuf olarak kurumsallaşmak istedi. Fakat sorunun kendisi olan tevhid-i tedrisatı teşrih masasına yatıramadı. Cumhuriyetin eğitim felsefesinin seküler/pozitivist karakteri ve ulus-devlet aygıtının din dilini kontrol altına almak istemesi imam hatip okullarının “sistem dışına” çıkmasını engelledi. Ve nihayetinde Türkiye’nin sosyal değişiminde oynadığı hayati rol sebebiyle devlet için vazgeçilmez hale geldi.

b) Bu okullar kırdan kente göçün en yoğun yaşandığı 1940-1990 yıllar arasında kırsal kültürün “geleneksel dindarlık” biçimiyle kentli modern/seküler kültürün çatışma olasılığını minimize etti. Yani kırın kente intibak etmesinde bir anlamda “ara geçiş formu” hizmeti gördü. Ancak bu göç süreci 1990’ların sonuna doğru doyum noktasına ulaştı. Nitekim 1940’lı yıllarda kentli nüfus genel nüfusun yaklaşık üçte birini oluştururken bu oran şimdi tam tersine dönmüştür. Mevsimlik kısa süreli göçler haricinde artık düzenli bir iç göç hareketliliğinden bahsedilemez. Dolayısıyla çarpık ta olsa kentleşmenin neredeyse kemale erdiği bir zamanda yaşıyoruz. Sosyal, siyasal ve iktisadi koşullar değişti. Bu değişiklik ideolojik/kültürel alanda da kendisini hissettirdi. Dolayısıyla din dilini kentli insanın dünyasına nüfuz edecek şekilde beyan eden bir ufka ve bilince ihtiyaç var. Bu ihtiyacı bugünkü İmam Hatip Okulları’nın ve ilahiyat fakültelerinin karşılaması kanaatimce zor.Çünkü bu kurumlar hayatın bir bütün olarak İslam’ın ilke-prensip ve umdelerine göre nasıl şekillendirileceğinin bilgisini vermiyorlar.Onun yerine kültürün inşasında dinin oynadığı rol ve bu rolün tezahürlerine ilişkin ayrıntılı bilgi veriyorlar. Kaldı ki verdikleri bütün bilgilerin ulus-devletin onayından geçmiş olması gerekiyor. Her ulus-devlet gibi Türkiye’de, bilginin devletten bağımsız üretilmesine, meşrulaştırılmasına ve kamusallaştırılmasına izin vermiyor. Bu durum bütün üniversiteler için geçerlidir. İslam’ın ruhuna yabancı örgütlü siyasal organizasyon olarak ulus-devlet/ler dini kendi arzularına göre eğip bükebiliyor. Bu durum evvela ulus-devlet aklıyla aramıza mesafe koymayı gerektiriyor.

c)Soğuk-savaş yıllarında(1945-1991) bu okullar farkında olarak ya da olmayarak anti-komünist mukavemet hattını tahkim etmek amacıyla araçsallaştırıldı. Kafkasya ve Balkanlar göçmeni Türkçü ideologlar aracılığıyla tercihini Anglo-Amerikan sağcılığından yana yapan Türkiye’de, sağcı yaklaşıma kamusal meşruiyet kazandırmak için bu okullar önemli bir işlev görmüştür. Kimi zaman sağ/muhafazakar siyasal çizgi için bu okullar bir tür “arka bahçe” gibi adlandırılsa da, en büyük darbelerden birini 28 şubatın akabinde sağcı Mesut Yılmaz hükümetinden yemiştir. Soğuk savaş döneminde Türkiye’nin yaşadığı tecrübenin neredeyse aynısı Avrupa ve Latin Amerika için de geçerlidir.Oralarda da Sovyet etkisini kırmak için Katolik kilisesiyle işbirliği yapılmış ve başarılı da olunmuştur. Kapitalizm duruma göre bütün ideolojilerle işbirliği yapmıştır. Ancak bugün ne soğuk savaş retoriği ne de sağ-sol çatışmasından bahsedilebilir. Kapitalist/neo-liberal ideoloji sağıyla soluyla herkesi esir almıştır. Hem de komünizmin yardımıyla…Sağ/muhafazakar cenah, bütün duyargalarını anti-komünist söylemin ve eylemin güçlendirilmesi için seferber ettiğinden, kapitalizmin sinsi ve münafıkça yayılışına duyarsız kalmış ve fark edememiştir. Bugün de fark ettiği söylenemez.

d) İmam Hatip Okulları’nın beslediği ilahiyat fakülteleri sentezci yaklaşımı tercih etti. Sentezin mümkün olmadığı yerlerde modern paradigma lehine çıkarımlarda bulundu. İslami referanslar temelinde bilgi üretmek ve bu bilgiye dayalı bir kamusal bilinç inşa etmek yerine (teşbihte hata olmasın) oryantalistçe bir yaklaşımla inceleme-araştırmalar yaptı. Bu araştırmalar Foucoult’un deyimiyle “bilginin arkeolojisi” mahiyetindeydi ve şüphesiz değerliydi. Fakat bu bilginin iktisadi, içtimai,siyasi,hukuki v.b alanlarda belirleyici ve tayin edici olması için kamuoyu farkındalığı oluşturacak bir mücadele yürütülmedi.Çünkü akademyanın benimsediği metodoloji bilimsellik için “nötr” olmayı şart koşuyordu. Sadece bu da değil. Bilimsel bilginin taşıması gereken özellikler sıralanırken rasyonellik-deney-gözlem-inceleme-araştırma-tecrübe gibi şartlar sıralandı. Vahiy ve nübüvvet bilgisi bu özelliklerin birini veya birkaçını taşımadığı için “irrasyonel” bağlama hapsedildi ve sadece inceleme/araştırma nesnesi olarak değer gördü. Nitekim bugün ilahiyat fakülteleri de dahil Türkiye’nin hiçbir üniversitesinde “vahiy ve nübüvvet bilgisi” referans olarak kabul edilmiyor.

e) İmam Hatip Okulları ve ilahiyat fakülteleri örtük bir sekülerliği besledi. Aziz İslam bilgiye ve hayata tevhidi bir perspektiften bakmayı emrederken, “ayrımlı düşünmeyi” mümkün kılan oldukça sorunlu bir yaklaşıma fırsat tanıdı. Osmanlı’daki şer’i ve örfi hukuk ayrımı zaten Müslüman bilinci ayrımlı düşünmeye alıştırmıştı. Bu alışkanlık devam etti. Bilginin “dini bilgi ve dini olmayan bilgi” şeklinde bölünebilir olduğuna dair kanaate bu okullar aracılığıyla meşruiyet kazandırıldı.(Gerçi bu kanaat te yaklaşık üç-dört asırdır devam ediyordu.) Oysaki bu kategorik bakış İslam’ın doğasına aykırıydı. İslam bilgiye bir bütün olarak bakmayı ve o bütüne kendi rengini vermeyi amaçlar. Hayata da böyle bakmamızı emreder. Nasıl ki hayat dini ve dini olmayan alanlar şeklinde kompartmanlara ayrılamazsa, bilgi de parçalanamaz. Dolayısıyla “İslami İlimler”, “Dini İlimler” ifadesi oldukça sekülerdir. Metematiği-Fiziği-Kimyayı İslami olmayan ilimler olarak nitelemek ne kadar yanlışsa; tefsiri,fıkıhı,siyeri,kelamı İslami ilimler olarak nitelemek te o kadar yanlıştır. İmam Hatip Okulları ve İlahiyatlar bu ayrımı derinleştirerek seküler perspektifin güç kazanmasına (istemeyerek te olsa) hizmet etmiştir. Kamuoyu da bu ayrımı içselleştirmiş; İmam Hatip’e/İlahiyata gidenlere “dindar” gitmeyenlere ise “daha az dindar” gözüyle bakmaya başlamıştır. İman-amel ve kamusal-özel gibi ayrımların bu perspektiften etkilenip etkilenmediği ayrı bir tartışmanın konusudur.

f) İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri Türkiye’de “dini yayıncılık” alanında oldukça önemli başarılara imza atmıştır. Cumhuriyetin ilk otuz yılında neredeyse okuyacak kitap bulmakta zorlanan Müslümanlar bu okullar aracılığıyla şimdilerde hem klasik hem de modern İslam düşünce geleneğinin tefsir, hadis,fıkıh,siyer,tarih,kelam,tasavvuf vb. alanlarından devasa bir tercüme literatürüne kavuşmuştur. Şimdi sıra bu ilmi birikimi “epistemolojik bağımsızlık” için işlevsel kılmaktır. Akademisyen profilinin bunu yapması zordur. Çünkü onlar genelde kendilerini oldukça cüz’i bir alanla sınırlamışlardır ve bu nedenle bütüncül perspektif zafiyeti yaşamaktadırlar. Bu zafiyet metodolojik bağımsızlığın kazanılmamasından dolayı her geçen gün artmaktadır. Son yıllarda multi-disipliner yaklaşımı öne çıkarmaya dönük çabalar artsa da, bu çabalar bütüncül bir perspektifin zaruretine olan inançtan değil post-modern paradigmanın bilimsel bilginin surlarında açtığı gediklerden kaynaklanmaktadır. Aydınlanma devrimine ilham veren seküler “bilgi”nin egemenliği hala caridir. Sosyal ve siyasal bilimler alanında, Fransız İhtilali sonrası öne çıkan kavramsal çerçeve hakimdir. Bu durum üniversitelerimizin bağımsız olmadığının hatta Avrupamerkezci yaklaşımın Türkiye şubeleri olarak hizmet verdiklerinin delilidir. Bu nedenle üniversitelerimiz kamuoyu bilincine hitap edemiyor. Akademisyenlerimiz halkla temas kurmakta güçlük çekiyor. Oysa ki bir toplum alim/aydın ve entelektüelleri ile ya selamete çıkar ya da duvara toslar. Cumhuriyet modernleşmesinin aydınların zaferi olduğunu hatırlamakta fayda var.

İslam bilgiyi herhangi bir kurumun veya kişinin tekeline terk etmiyor. Bilakis Müslüman topluma bilgiyi koruma-yayma ve yaşama görevi veriyor. Hıristiyanlığın ayrımlı düşünme pratiği bilgiyi parçaladı ve Katolik, Protestan ya da Ortodoks mektepleri gibi uygulamalara alan açtı. Tarih boyunca Hıristiyanlarla çok yakın temasta olan bizler de ne yazık ki bu “ayrımlı düşünme” pratiğinden etkilendik.Oysa ki yüce İslam böyle bir yaklaşımı meşru görmüyor. Bilginin, hayatın ve tarihin birliğine(tevhid) dikkat çekiyor ve tasavvur dünyamızı bu birlik şuuruyla inşa etmemizi emrediyor. İyi bir öğretmen olan tarihten Müslüman toplumlara önderlik yapacak kişilerin ulema/entelektüel havzasından olması gerektiğini öğreniyoruz.Alimler, İslam’ın ruhuna muvafık bir hayatın inşasını sağlayacak bilgiyi üreten kişiler olarak Müslüman toplumlarda her zaman müstesna bir konumda olmuşlardır. Onları peygamberlerin varisi yapan da, kanaatimce, budur. İslam tarihe çıktığı andan itibaren ilmi/entelektüel bağımsızlığı çok önemsedi. Mezhep imamlarının önde gelenleri, ilmin şerefini ve bağımsızlığını korumak için İslami iddialı hükümetlerle bile uzlaşmayı reddederek halkın arasında kalmayı tercih ettiler. Devlet ve iktidar alanıyla aralarında daima bir mesafe olmasına özen gösterdiler. Bu özen terk edildiği andan itibaren inkıraz kaçınılmaz oldu.

Bugün Türkiye’nin önceliği “epistemolojik bağımsızlık” olmalıdır. Bu bağımsızlığı mümkün kılacak bir model üzerinde çalışmak hatta tüm enerjimizi bu alanda yoğunlaştırmak mecburiyetindeyiz. Bu model vahiy ve nübüvvet bilgisini mutlak referans kaynağı olarak kabul ederek işe başlamalıdır. Bilgiye tevhidi bir perspektiften bakmayı şiar edinmeli ve öncelikli görevi iyi vatandaş ya da iyi yurttaş değil “İyi Müslüman” yetiştirmek olmalıdır. Mutlak referans kaynağından ilham alarak ürettiği bilginin hayatın her alanına renk vermesi için çaba göstermelidir. İnsan-evren-tarih-zaman-mekan-tabiat-varlık tasavvurunu bu bilginin rehberliğinde inşa etmelidir. Gelenek-görenek-kültür bu bilginin süzgecinden geçirilerek ya kabul ya da reddedilmelidir. Kendi zaafiyetlerimizin acı meyvesi olarak yaklaşık iki yüz yıldır maruz kaldığımız zihinsel sömürgeleştirme sürecinin sonucu olan “müşevveş zihin”,“amorf kişilik” ve “melez kimlik” zafiyetine karşı canla başla ceht etmeyi şiar edinmelidir. Aksi taktirde her mahalleye bir imam hatip, her ilçeye bir ilahiyat fakültesi ve hatta her şehre bir diyanet işleri başkanlığı açılsa da “zihinsel sömürge” durumundan kurtuluş mümkün olmayacaktır.

20/05/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 

 


AddThis