okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün476
mod_vvisit_counterDün615
mod_vvisit_counterBu hafta476
mod_vvisit_counterBu ay7245
mod_vvisit_counterHepsi1321933

Gösterişli Yalanlarla Barışık Yaşamak

Türkiye üniversite/akademi havzası, henüz, epistemolojik ve metodolojik bağımsızlığını elde edemediği için, son birkaç yıldır, özellikle sosyoloji ve ilahiyat fakültelerinin ilgi alanına giren konular bağlamında, Türkiye kamuoyuna iki gösterişli yalan (dolması) yutturulmaya çalışılıyor. Bu yalanlardan birincisi “Z Kuşağı” klişesi adı altında yeni bir “tür” le karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kabul etmemizi istiyor. Bu yeni “tür”ün öncekilerden (yani x ve y kuşağından) oldukça farklı ve hatta bağımsız olduğunu görmemiz ve onlara karşı tutum/tavır ve tarzımızı (bu gerçeğe göre) belirlememiz gerektiğini iddia ediyor. Modern sosyolojinin çizdiği kavramsal çerçeveye sadık kalmamız salık veriliyor ve bilimsel bilginin de bu kategorik ayrımı desteklediği savı öne sürülüyor. İnsanlık tarihini kategorik ayrımlara tabi tutarak çözümleme çabası modern sosyolojinin alamet-i farikası olduğu için X,Y,Z kompartımanlarından oluşan bu yeni tür çözümlemeye şaşırmıyoruz…19.yüzyılın ünlü pozitivist kuramcılarından Augouste Comte da toplumların tarihsel serüvenini üç aşamalı olarak yorumlamıştı. Bu “üçlü” yorumlama çabasının “teslis”ten ilham aldığını söylemek mümkün… Modern paradigmanın bütün kavramları, Hıristiyan teolojisinin izlerini taşır. Başka türlü olması da mümkün değildir. Çünkü modernite Hıristiyanlık içi kavganın sonucu olarak tabarüz etmiştir ve tepeden tırnağa Protestan kültür kodlarını havidir. Bu kodlar modern disiplinlerin hepsine nüfuz etmiştir. Özellikle de sosyal ve siyasal bilimler olarak adlandırılan disiplinlerin ( ve bu arada sosyolojinin) temel amacı, Protestan burjuva uygarlığının tarihsel tecrübesinin insanlık ailesi için “kaçınılmaz” olduğunu ispatlamaktır. “Beyaz adamın” üstünlüğünü merkeze alan bu yaklaşım, Avrupadışı toplumların ancak Avrupa’nın geçirdiği evreleri tecrübe ederek kıvama geleceklerini, aksi taktirde tarihin arka odasında ya da çeperinde kalmaya mahkum olacaklarını içkindir. Az gelişmiş-gelişmekte olan-gelişmiş kategorilerinde(ki yine üçlü tasnif söz konusudur) de görüleceği üzere “gelişmiş olan” ( ki o beyaz adamdır) kendisinden sonraki basamaklarda kimlerin olacağına karar verendir. Tanımlama hakkını elinde tutuyor olmasından dolayı kendisini “özne” kendi dışındakileri de “nesne” olarak konumlandırmıştır. Dolayısıyla (bugün itibariyle) sosyoloji disiplininden ilham alarak sağlıklı bir Türkiye toplumu analizi yapılamaz ve nitekim yapılamıyor. Sosyoloji literatürünün kavramsal çerçevesi, Protestan burjuva uygarlığının tarihsel tecrübesinden ilham alarak belirlendiği için Avrupa’yla benzer sosyo-politik,sosyo-kültürel ve teo-politik tecrübeyi yaşamamış toplumların/ulusların modern sosyoloji disiplininin metodolojisiyle analiz edilmesi mümkün değildir. Benzer durum ilahiyat havzaları için de geçerlidir. Türkiye ilahiyat akademisi, merhum Faruki’nin ifadesiyle, bir tür şarkiyat enstitüsü gibi çalışmaktadır.(1) İslam’ın ana kaynakları olan vahiy ve nübüvvet bilgisinin, inceleme-araştırma konusu olmanın dışında ilahiyat akademisinde bir karşılığı yoktur. Yani vahiy ve nübüvvet bilgisini referans alarak, iktisadi-siyasi-hukuki-içtimai vs. alanlarda belirleyici olacak şekilde çözümleme yapacak bağımsızlığa ilahiyat akademisi sahip değildir. Tefsir-hadis-siyer-fıkıf-tasavvuf-kelam gibi alanlarda oldukça ayrıntılı çalışmalar yapılmasına ve devasa bir literatür oluşmasına rağmen, vahiy ve nübüvvet bilgisinin kamusal alana nasıl nüfuz edeceğine dair (belirleyici) çalışmalar yapılamamaktadır. Çünkü Türkiye üniversite sistemi Protestan burjuva uygarlığının epistemolojik ve metodolojik çerçevesine bağımlıdır. Bu bağımlılık nedeniyledir ki sürekli olarak epistemik ve metodik şiddete maruz kalmaktayız. Ancak asıl dikkat çekici olan ise akademinin bu bağımlılıktan habersiz oluşudur. Müslümanların tarih sahnesine güçlü bir şekilde adım attığı asırlarda farklı kültür havzalarıyla ve bu arada pek tabi ki kurumsal(okullaşmış) Hıristiyan teolojisiyle karşılaşmanın doğal sonucu olarak tartışılan ve fakat bugünün Müslüman bilincine zerrece katkısı olmayan “lafız-mana ilişkisi” gibi meseleler etrafında sürdürülen tartışmalar göstermiştir ki, henüz akademimiz, epistemik ve metodik şiddetin farkında değil. Olsaydı şayet evvela bu şiddetten nasıl kurtulacağımıza dair çözümleme yapması gerekirdi. Vahiy ve nübüvvet bilgisinin yalnızca inceleme-araştırma konusu olduğu akademide “lafız-mana ilişkisi” ya da “tarihselcilik” gibi meseleleri tartışmanın Türkiye İslami bilincine nasıl bir katkısı olabilir? Akademinin öncelikle epistemolojik ve metodolojik bağımsızlık savaşı vermesi gerekmez mi? Sosyal, siyasal, iktisadi, hukuki bilimlerde seküler bilginin tahakkümünden nasıl kurtulacağımıza dair çözüm önerileri var mı akademinin? Ya da hepimizin zihnini felç eden ulus-devlet aklından nasıl bağımsızlaşacağımıza ilişkin ne öneriyor? Bütün disiplinlere nüfuz eden Protestan burjuva araçsal aklının insan-evren-tabiat üzerinde kurmaya çalıştığı hegemonyadan nasıl kurtulacağımıza dair de bir şeyler duymak istiyoruz akademiden? Tekrar hatırlamakta fayda var. Siyasi-sosyal-hukuki-iktisadi-psikolojik vb. modern disiplinlerin hiçbiri “nötr” değildir.

Augouste Comte, insanlık ailesinin teolojik ve metafizik evreleri geçerek pozitivist evrede karar kıldığını; din olgusunun pozitivizm öncesi toplumların korku/hayal/büyü gibi psiko-patolojik durumlarının sonucu olarak ortaya çıktığını; aydınlanma devrimiyle birlikte bilimsel bilginin ve rasyonalitenin egemenliğine geçildiğini ve dolayısıyla artık dine ihtiyaç kalmadığını iddia etmişti. Bugün de X,Y,Z kuşakları adı altında yapılan ayrımın benzer bir muhtevaya sahip olduğu ( ve Hıristiyan teolojisinden imgeler barındırdığı) söylenebilir. Buna göre X kuşağı (takriben 1950-1980 arası) kırdan kente göç eden ilk kafileyi temsil ediyor. Bu kafilede yer alanlar, kırsalın/taşranın/köyün tüm özelliklerini üzerinde taşıyor. Bu özellikler ise (genelde) dinle bağlantılı olarak öne çıkar. Yani X kuşağı dindar, mutaassıp, ataerkil, eril vb. karakterdedir. Kentle karşılaşmaları oldukça sancılı olmuştur. Ayak uydurmakta güçlük çekmişlerdir. Kentliler bu insanlara “yabani” gözüyle bakmış, onlar da kentin çeperlerinde kendilerine yer bulmaya çalışmıştır. “Beyaz adamın” Avrupadışı toplumlar için dile getirdiği “olmamışlık” , kentlilerin taşra/köy için kullandığı argümandır artık. Kentin çeperlerine yerleşen bu kuşak bir yandan geleneksel kodlarını muhafaza etmeye çalışırken diğer yandan da kentin kendine mahsus doğasına intibak etmeye çalışmaktadır. Y kuşağı ise(takriben 1980-2000 arası) X kuşağının çocuklarıdır. Bunlar kentte doğmuştur ve fakat hala baba/ata kültüründen tam olarak sıyrıl(a)mamıştır. X kuşağına göre daha kentlidir. Çünkü burada okumuştur. Geleneğin izleri çok belirgin olmasa da hala vardır. Kentin ideolojik kamplarından birine angaje olmuştur. Siyasal bilinci daha yüksektir… Z kuşağı ise(takriben 2000 ve sonrası) Y kuşağının çocukları olarak kentleşmenin doyuma ulaştığı ve dijital dünyanın içine doğmuştur. X kuşağıyla (yani dedeleriyle) temasları ya çok zayıftır ya da zaten görmemişlerdir. Babalarından da geleneksel kodlara ilişkin pek bir şey aldıkları söylenemez. İdeolojilerin sona erdiği(!) bir zamana gözlerini açtıkları için daha özgürdürler(!) Yani bu kuşak dini/geleneksel/ideolojik kodlara yabancıdır. Kentin seküler/profan/ladini/pragmatist ve oportünist ikliminde yetiştikleri için bunlar ayrı bir “tür” dür(!)

Buraya kadar söylediklerim (kabaca) modern sosyolojinin çözümlemesi…İçerisinde kimi doğrular barındırıyor olsa da metodoloji Protestan kodlar barındırdığı için varılan netice sorunludur. Dikkat edilirse bu çözümlemede din, köylü/taşralı bir bağlama hapsedilmiştir. Kent kültürü egemen oldukça dinin etkisi zayıf olarak gösterilmiştir. Zımnen, “din kentli değildir” mesajı verilmektedir. Kuşaklar arası ilişkiler birbirinden bağımsız olarak ele alınmış ve toplum bir bütün olarak değil parçacı değerlendirilmiştir. İlerlemeci tarih tasavvuruna meşruiyet kazandırılmıştır. İdeolojilerin bittiği varsayılmaktadır. Böylece gençler, kendilerinden önce yaşa(y/n)anların ehemmiyetsiz olduğuna inandırılmaya çalışılmış ve geçmişin tecrübesinden istifade etmek yerine, içine doğduğu anın akışına uygun hareket etmeleri istenmiştir. “Geçmişten kopuş” sadece geleneksel/ideolojik kodlardan kurtulmayı içkin değildir. Aynı zamanda, modern sosyoloji ve tarih disiplinleri aracılığıyla,ilkel/arkaik/primitif/tarihsel bağlama hapsedilen vahiy ve nübüvvet bilgisinden de kopuş demektir. Binaenaleyh genç kuşakların ( özellikle de Müslüman gençlerin) mübarek İslam’ın inkılabi doğasından bihaber yaşamalarını temin etmeyi amaçlamaktadır.(2)

Öte yandan meselenin (bir de) kapitalist iktisadi düzene yaptığı katkı boyutuyla da değerlendirilmesi gerekiyor. Şöyle ki, kapitalizm toplumları kompartımanlara ayırarak her kompartıman için ayrı bir tüketim pazarı/müşterisi oluşturmakta ve bu pazarın sürekliliğini sağlamak için de azami gayret göstermektedir. “Z Kuşağı Moda”, “Z Kuşağı Sinema”, “Z Kuşağı Eğlence” vb. kategoriler bütünüyle pazarın egemenliğini tahkim etme amacına matuftur. Her kuşağın bağımsız/müstakil/otonom bir mevcudiyetinin olduğuna dair söylem, hem bireyselliğin tervici bağlamında oldukça işlevsel bir rol oynamakta ve önceki kuşakların mirasından teberri etmenin yolunu açmakta hem de pazarın sorunsuz işlemesine katkı sunmakta.Modernitenin, geleneksel ilişki biçimlerini değiştirerek ya da işlevsiz kılarak ve bütüncül perspektifi zaafa uğratarak mevzisini tahkim ettiği gerçeği hatırlandığında, şahitlik ettiğimiz bu süreci anlamak daha da kolaylaşır. Merhum Şeriati’nin “şirk sosyolojisi”(3) dediği parçacı değerlendirme metodunun hayata, bilgiye ve tarihe tevhidi perspektiften bakması gereken Müslümanlar arasında da karşılık buluyor olması inhiraftır. Yaklaşık iki asırdır Batı’nın hem teknolojik hem de ideolojik ve kavramsal çöplüğü olarak yaşamaya mahkum olan Türkiye’nin( ve birçok halkı Müslüman ülkenin) acil olarak üniversite/akademi havzasının epistemolojik ve metodolojik bağımsızlığı için ter dökmesi gerekiyor. Aksi taktirde sözü edilen bu ülkeler/halklar için saygın bir gelecekten bahsedilemez.

Türkiye kamuoyuna yutturulmaya çalışılan ikinci gösterişli yalan ise birincisiyle bağlantılı olarak okunması gereken “gençlerin deizme yöneldiği” yalanıdır. Geleneksel kodlarından ve/veya ideolojik aidiyetlerinden koptuğu varsayılan gençler için öngörülen yönelimin aydınlanmanın din anlayışı olan “deizm” olması bizleri şaşırtmamalı(!) Ancak burada bir sorun var… Bir insanın deist olabilmesi için oldukça yüksek düzeyli bir felsefi müktesebata ihtiyacı var. Ahmet Cevizci’ nin Felsefe Sözlüğü’nde deizm; “iman karşısında akla önem veren, vahyi,peygamberliği ve mucizeleri tamamen bir tarafa bırakırken,doğal bir din ve akla dayalı bir tanrı anlayışı…Tanrının varlığını teleolojik ve kozmolojik argümanlarla kanıtlama…Tanrı’nın dünyayı yarattıktan sonra,ona bir daha müdahale etmediğini ileri sürmek…”(4) şeklinde tanımlanmış. Demek ki deist olmak (bir anlamda) Aristo gibi düşünmek anlamına geliyor. Çünkü Aristo’ya göre tanrı en mükemmel varlıktır ve bu nedenle (bayağılıkların olduğu) dünya ile ilgilenmez. Kendi göksel aleminde yine kendini temaşa eder. Çünkü mükemmel olan (ancak) mükemmel olanla meşgul olur. Aristo’nun tanrı tasavvurunda vahiy de yoktur nübüvvet te… Tanrı ilk hareketi başlatan “hareketsiz” varlıktır. Yani hareket etmeyen hareket ettirici… Çünkü Aristo’ya göre hareket zaaftır ve tanrı da zaaftan münezzehtir… Sadece fiziksel yasalar itibariyle değil sosyal hayata müdahale bağlamında da tanrı pasiftir…Ait olduğu kültürün çok tanrılı/politeist yapısı Aristo’yu böylesine bir inanca itmiş olabilir. O,tanrıların etkisi altında kalmaktansa(ki Yunan’da tanrılar sürekli birbirleriyle kavga eder) bireyselliğin/aklın rehberliğini tercih etmiştir. Ona göre evren ayüstü ve ayaltı alemden oluşur ve (evren)tanrının bilgi ve iradesinden ayrı olarak dairesel bir süreç içerisinde hareket eder. Ayüstü alem oluş(kevn) ve bozuluşun(fesad) olmadığı ve faal aklın(saf hakikat) bulunduğu yerdir. İnsan, gerekli akli çabayı göstererek ayüstü alemde mevcut olan faal akılla temas kurup hakikatin bilgisine ulaşabilir. Aristo’nun öğretisine göre filozof, peygamberden üstün olmalıdır. Çünkü hakikat peygambere hazır olarak gelirken, filozof onu kendi çabasıyla kesbetmektedir(!) Kimi Müslüman düşünürlerin vahiy bilgisinin muhayyileye nazil olduğuna ilişkin iddiaları da bu bağlamdan bağımsız değildir. Felsefe akılla, din muhayyileyle eşitlenerek bir yandan akli çabayı yadsıdığı için dindarlık tahfif edilirken, diğer yandan vahiy bilgisi ve nebevi önderlik olmadan da (aklın yardımıyla) hakikate ulaşılabileceği iddiasına meşruiyet kazandırılmaya çalışılır.    

Deist olmak için sadece Aristo tahsili de yetmez. Beraberinde vahiy ve nübüvvet olgusunun mahiyeti ve keyfiyetine dair de ciddi bir bilgi birikimi ve zihinsel çaba gerekir. Yani “vahiy nedir ne değildir?” ve “nübüvvet gerekli midir değil midir?” sorularına cevap vermek icap eder. Ardından vahiy-akıl ilişkisine dair çözümleme yapmak lazım gelir. Tüm bunlardan sonra kişi şayet “ben vahiy ve nübüvvet bilgisi olmadan da sahih/adil/hak üzere bir hayat yaşayabilirim” diyebiliyorsa o zaman onun deist olduğuna kanaat getirebiliriz. Deizme yöneldiği söylenen Türkiye gençliği arasında bu soruları gündemine almış birinin olduğunu zannetmiyorum. Hatta bırakalım gençliği, akademi bile bu konularda (eğer alanı değilse) kafa yormuyor.

Dolayısıyla genç kuşakların deizme yöneldiği iddiasının bir karşılığı yok. Hepimiz gibi gençler de İslam’ın bir kültür bileşeni olarak kabul edildiği ortamın içine doğdular. Ulus-devlet tarafından araçsallaştırılan(yani devlet aygıtının ihtiyacına göre biçimlendirilen ve kimi zaman yükselen kimi zamansa sönen )bir din dilini tecrübe ettiler/ediyorlar. İslami gerçekliğin nasıl bir şey olduğuna dair farkındalığa (hepimiz gibi) sahip değiller. Muhatap oldukları ve tavarüs ettikleri din dili onların küreselleşme realitesiyle başa çıkmalarına yetmiyor. Çünkü bu dil İslam’ı, hayatın bütününe nüfuz edici olmaktan ziyade, yalnızca manevi bir tatmin vasıtası olarak vazediyor. Siyasal bilinçten yoksun bırakıyor. İtiraz ve eleştiriden hazzetmiyor.Dindarlık (genelde) ritüellere endekslenip bireysel boyutu itibariyle terviç edildiği için, genç kuşaklar tarafından gereken ilgiye mazhar olmuyor. İslam’ın eminlik, adalet ve ilmi/entelektüel derinlik ve bağımsızlık gibi en temel ilke ve prensipleri (özellikle) kamu erkini elinde tutan dindar kadrolar tarafından siyasi/bürokratik/reel politik/ulusal/pragmatik vb. gerekçelerle ihlal edildiği ve güzel bir temsil oluşturulamadığı için din/İslam, pratiğe aktarılamayan bir gerçeklik olarak anlaşılıyor. İslam’ın kamusal alana (siyasi-hukuki-iktisadi-içtimai v.b) ilişkin iddialarının olduğunu dile getiren; eleştirel dikkat, müteyakkız duruş, deruni farkındalık bilinci,ilmi/entelektüel bağımsızlık iradesi ve hakkaniyete riayet gibi temel ilkeleri şiar edinen İslamcı ideoloji ise (bir süredir) muhafazakar/sağ/milliyetçi çizgi tarafından massedildiği için,genç kuşakları kuşatacak en esaslı ideolojik zemin de kaybolmuş durumda… Böylece meydan, ya din dilini vulgarize eden mistik şahsiyetlere ya Luther olma arzusuyla yanıp tutuşanlara ya da tek çıkış yolunun hayatı seküler/profan bir perspektif eşliğinde yaşamak olduğunu iddia eden liberal havzalara kalmış durumda…

Kamu erkini elinde tutanlar genç kuşakların dini duyarlılığında meydana gelen aşınmanın nedenlerini çözümleye(bile)cek ehliyet ve liyakat sahibi kadrolardan yoksun oldukları için (çünkü modern sosyolojinin kavramsal çerçevesini kullanıyorlar),gençliğin gidişatını daha fazla imam hatip okulu ya da ilahiyat fakültesi açarak düzelteceklerini zannediyorlar. En büyük handikap ta bu... Hayata dokunmayan dinin, teorik mülahazaların konusu olmaktan öteye gidemeyeceğini bilmelerine rağmen,bunu yapıyorlar. Din,erk sahipleri eliyle dayatılmaya başladığında (benzerine geçmişte de çokça rastlanacağı üzere) kendisinden nefret edilen bir olgu haline gelir. Hıristiyanlık bu yüzden paramparça oldu…Sekülerliğin Avrupa’da bu kadar revaçta olmasının temel sebebi Katolikliğin despotik, hurafeci, çileci ve ultra-denetimci doğasıdır. İslam’ın son Elçi(s.a.v) aracılığıyla tarihe vurduğu silinmez damga, dayatarak değil ikna ile oldu… Yüce İslam’ın istisnai ferdiyet manifestosu, ahlak ve adalet öğretisi Roma-İran uygarlıklarının köleci,totaliter ve seçkinci düzenlerini darmadağın etti. Mübarek İslam’ın inkılabi dilini vulgarize eden mollalar ne kadar kabahatliyse ; onlara tepki olsun için elitist/üsttenci ve bağımlı akademisyenler marifetiyle Luther/Calvin çizgisinin Protestan perpektifini cilalayanlar da o kadar kabahatli… Genç kuşakların gittiği yer hakkında endişe edenlerin,evvela kendi konumlarını/pozisyonlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Mükerrem ve mübeccel İslam’ın put kırıcı söyleminin eşlik edeceği inkılabi eylemlilik çabasının temsilciliğini üstlenmeye aday olanların öncülüğünde hareket eden kadrolar, bugünün gençliği için bir muştu olabilir.

 

Kamil ERGENÇ

 

NOT: Bu yazı'm Umran Dergisi'nin 317. sayısında (Ocak 2021) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

 

Dipnotlar/Kaynakça

 

1- İsmail Raci El-Faruki/Bilginin İslamileştirilmesi/Çev.Fehmi Koru/Risale Yay./5.Baskı/İst.2016

2-Bu noktada, yaklaşık on yıl önce Mehmet Altan’ın yazdığı “Kent dindarlığı” adlı kitaba dikkat çekmek isterim. Şeyh Galip’le Taliban’ın karşılaştırıldığı kitap son kertede “dinin manevi bir tatmin vasıtası olarak kabul edilmesi ve siyasal-sosyal-hukuki iddiaların yerine kültürel bir İslam anlayışının oluşturulması gerektiği tezi üzerinde duruyor. Dinin “ kültür unsuru” olarak tanımlandığı kitapta modern sosyolojinin, Marks’tan mülhem, “ekonomik refah düzeyi ile din algısı arasındaki ilişkiyi merkeze alan” çözümlemesi de dikkat çekiyor. Benzer çözümleme daha yakın dönemde (2014-2015) Volkan Ertit’in çalışmalarında görülebilir. “Endişeli Muhafazakarlar Çağı” ve “Sekülerleşme” başlıklı kitaplarında Ertit, Protestan kültür kodlarına yaslanan sosyoloji disiplini aracılığıyla “Dinden Uzaklaşan Türkiye” çözümlemesi yapar. Dinin kentli olmadığı ( ya da kentin sekülerliğin karargahı olduğu) tezi bu çalışmalarda öne çıkar. Benim gösterişli yalan olarak adlandırdığım “Z kuşağı” kategorisinin meşruiyetine dair argümanlar bu tür çalışmalardan devşirilir. İlahiyat akademisi vahiy ve nübüvvet bilgisini referans alarak Türkiye’nin toplumsal değişim sürecini nasıl anlamamız gerektiği hususunda bir çalışma yapmadığı için modern sosyolojinin argümanları meşruiyet kazanmıştır. Yüce Kur’an’ın ana omurgasını oluşturan kavramların ne akademide, ne kamusal alanda ne de gündelik dilde meşruiyeti olmadığı için,toplumsal durumumuzu İslami bağlamda izah edemiyoruz.

3-Ali Şeriati/İslam-Bilim I.Cilt/Çev.Faruk Alptekin/Nehir Yay./I.Baskı/İst.1992

4-Ahmet Cevizci/Felsefe Sözlüğü/Say Yay./6.Baskı/İst.2017


AddThis
 

Yorum ekle