okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün148
mod_vvisit_counterDün378
mod_vvisit_counterBu hafta1362
mod_vvisit_counterBu ay10885
mod_vvisit_counterHepsi1408327

Derkenar (26)

 

Yaklaşık sekiz asır boyunca İber Yarımadası’nda kalan Müslümanlar XV.yüzyılın sonuna ramak kala Yahudilerle birlikte kıta Avrupa’sından kovulduklarında, Avrupa Hıristiyanlığı, aynı yüzyılın ilk yarısı henüz geride bırakılmışken ellerinden çıkan Doğu Roma başkenti Konstaniyye’nin intikamını aldığından neredeyse emindi. Ama intikamın kemale ermesi için Müslümanların elinde İstanbul adını alan şehrin yeniden Ortodoksların eline geçmesi gerektiği gerçeğini ajandalarının en mutena köşesinde muhafaza etmeyi de ihmal etmediler. Aralarında Osmanlı’nın da olduğu dört imparatorluğu tarih sahnesinin dışına iten I.Dünya Savaşı’nın galipleri arasında yer alan Fransa, Şam’ı işgal ettiğinde ilk olarak Selahaddin’in mezarına gidip “Kalk Selahattin biz geri geldik” derken,İstanbul’un intikamını alma yolunda önemli bir mevzi daha kazandığının farkındaydı. Bu farkındalık II.Körfez Savaşı’nda Irak’ın kütüphanelerinin İngilizler tarafından yağmalanmasıyla tescillendi. Şimdilerde Bilad-ı Şam’ın, geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde (hem zihinsel hem de fiziksel olarak ) talan edilmesi de sözünü ettiğimiz bu farkındalıktan bağımsız değil. Asıl büyük savaş ise (aslında büyük hesaplaşma da diyebiliz) İstanbul’un üzerinden yapılacak… Selahattin’in mezarı tekmelendiğinde Eyyüp El Ensari’nin ve Fatih Sultan Mehmet’in türbelerine ne yapılacağı da anlaşılmıştı aslında (sahi anlaşılmış mıydı gerçekten? Eğer anlaşılmış idiyse Şam’ın ve Bağdat’ın talanına dolaylı yoldan da olsa neden ortak olduk?)

Haç-Hilal kavgasının bittiğini zannedenler ziyadesiyle yanılıyor… İberik Yarımadasında (Endülüs’te) sekiz asırlık Müslüman hakimiyetinden geriye nelerin kaldığına bakarak, şayet müteyakkız olmayı ihmal eder ve İslam’a olan aidiyetimiz ve sadakatimiz sayesinde mümkün olan varoluşumuzu aşındıracak adımları atanlarla aramıza mesafe koymazsak, yaklaşık bin yıldır İslam Beldesi(dar-ül İslam) kıldığımız Anadolu’dan Orta Asya bozkırlarına sürülmemizin hiçte imkan dışı olmadığını görebiliriz. Aramızda bu söylediklerimin fazlasıyla ütopik ve/veya real politikten ya da konjonktürel gerçekliklerden uzak olduğunu düşünenler olabilir. Onlara tavsiyem, Protestan burjuva kültür kodlarının ilham verdiği tarih anlatısının ve uluslar arası ilişkiler literatürünün dışını çıkmayı denemeleridir. Yapabilecekleri hususunda endişelerim olsa da (çünkü real politika ve konjonktür putlarının sadık kulları tarafından linç edilme tehlikesi var) ısrarlı çabanın sonuç vereceğini düşünüyorum. Cumhuriyet tarihimiz boyunca Haç ile Hilal mukatele etmek üzere sadece Kıbrıs’ta karşı karşıya geldi. 1974 tarihi Türkiye’nin İslam Beldesi olarak hilalin tarafında olduğunun hem ikrarı hem de izharı idi. Bu savaşta “haç” la aramıza sınır çizerek mevzimizi tahkim ettik. Küfür cephesini ziyadesiyle rahatsız eden bu zaferin bedelini, kafirlerle işbirliği yapmazsak hayatta kalamayacağımıza inanan aramızdaki yönetici/bürokrat/politikacı vasıflı şuursuzların, Kıbrıs’ın her türden gayr-ı meşruluğun ana karargahı haline getirilmesine seyirci kalmasıyla ödedik. Aynı şuursuz güruhların Kıbrıs’a reva görülenin benzerini Türkiye için de cari kılmak üzere attıkları mülevves adımların kimlerin işine yaradığını görmek zor değil. Şimdilerde Kıbrıs’ın yeniden büyük bir mücadele sahası haline geldiğini müşahede ediyoruz. İstanbul’un etrafındaki çemberin daraldığını gör(e)meyenler yaşananları (haç-hilal kavgasından bağımsız) stratejik askeri/siyasi adımlar olarak değerlendirmeyi tercih ediyorlar. Çünkü beyaz adamın inşa ettiği yeni dünya düzeninin uluslar arası ilişkiler literatürü onlara bunu emrediyor. Küfür cephesine yarenlik yaparak konforlu istikbalini garanti altına alan bir körfez tiranının beldesinden yayınladığı videolarla, zihinleri ayartılmaya müsait kalabalıklara duygusal istimna yaşatan megalomanın Kıbrıs’ı gündemine alması acaba tesadüf mü? Bu megaloman zat’ın her videonun sonunda zikrettiği “Turanı kuracağız kardeşlerim!” cümlesini Türk milliyetçiliğinin idealist bir neferinin sloganı olarak mı anlamalıyız? 1991’de Sovyetler çöktükten sonra revize edilen NATO konseptinin Türkiye için uygun gördüğü “yeni misyon”un Türki Cumhuriyetlere “önderlik” olduğunu bilmeyenler, “Turanı kuracağız kardeşlerim!” cümlesinin milliyetçi idealizmin büyüleyici retoriğinin bir parçası olduğunu düşünecektir. Ne güzel işte! Türki Cumhuriyetlere önder olacağız! Ne kötülük var bunda? dediğinizi duyar gibiyim. Aramızda bu idealden mutlu olmayanların sayısı çok azdır muhtemelen. Ancak son iki asırda(özellikle de Soğuk Savaş hikayesi sona erdikten sonra) ne olup bittiğine dikkat kesilenler bu ideal(!) aracılığıyla bize, Hıristiyan/Roma toprakları olan Anadolu’dan(Küçük Asya’dan) çıkıp ait olduğunuz yere (Orta Asya’ya) gidin mesajının verildiğini hemen anlayacaktır. Üzerinde yaşadığımız toprakların bir zamanlar Hıristiyanlığın kalbi olduğu gerçeğinden bihaber olanların bu mesajı anlamasını beklemiyoruz. İslam’a olan aidiyeti ve sadakati sayesinde 20.yüzyılın başında emperyalizme karşı verdiği şanlı mücadeleyle varoluşunu temellendiren Türkiye’yi uzak Asya’nın bozkır göçebelerinin yurduymuş gibi göstermeye çalışan Türkoloji üstatları, adına Turancılık(Pan-Türkizm) denen ideal aracılığıyla bu ülkenin İslamla mümkün olan varoluşunu aşındırmayı başarmış görünüyor. KGB artıklarının hükümferma olduğu Türki Cumhuriyetlerle el ele vererek haysiyetli bir gelecek inşa edeceğini zannedenlerle, çareyi NATO konseptine sadakatte arayanlar arasında zihin bulanıklığı bakımından fark yok. Sözünü ettiğimiz megaloman ise bulanıklığı “kurt puslu havayı sever” fehvasınca NATO konseptinin lehine kullanmaya çalışıyor. Ancak şunu biliyoruz ki,Turancılık mefkuresini Türkiye’ye dayatanlar ve bu dayatmanın gönüllü hizmetkarı olanlar farkında olarak ya da olmayarak Pan-Kürdizm,Pan-Arabizm,Pan-Slavizm safsatalarına da hayat hakkı tanımış olacaktır. Demek ki evvela Türkiye’nin kimliği hakkında zihinsel berraklığa ulaşmamız gerekiyor.

Üzerinde mutabık kalınmış bir kimlikten yoksun olması Türkiye’nin halihazırdaki en büyük sorunudur. Ortada Türkiye’yi tanıttığı zannedilen o kadar çok kimlik var ki, birinden zarar gördüğünüzde diğerini alarak rahata erebilirsiniz. Birilerinin sürekli üzerimizden geçmesini arzulayanlar ve bu geçişi “kar” a tahvil etmeyi becere(bile)nler “Türkiye, Asya ile Avrupa arasında köprüdür” klişesini üretti. Sadece üretmekle de kalmadı. Çoğumuzu bu klişeye ikna etti. Zihinlerimiz klişelerin tasallutu altında işlev görmeye teşne olduğu için “köprü” olmanın efdaliyetine ilişkin argümanlar üretmekte gecikmedik. Hatta bununla da kalmadık. Mimari olarak köprü inşa etmeyi “gelişmişlik” kategorisi olarak tesmiye ettik. Oysa ki köprülerin kendilerine mahsus kimlikleri yoktur. Sentetiktirler. Varoluş amaçları iki tarafı birbirine bağlamaktır. Yani “taraflar” varsa köprüler vardır. Demek ki köprülerin bizatihi kendileri taraf ol(a)mazlar. Bir kimliğin başına gelebilecek en büyük musibet te budur zaten. Taraf olamamak… Halbuki inancımız bize hakkın/imanın tarafında batılın/küfrün karşısında olmayı öğütler…

Türkiye’yi müze malzemesi yapmak ve turizm aracılığıyla kolonize etmek isteyenler ise “Türkiye medeniyetler beşiğidir” klişesine yaslandı. Bu klişenin haklılığını tespit sadedinde arkeolojik çalışmalara hız verildi. Yapılan her çalışma turizmin değirmenine su taşıdı. Aklı yağmalanmışların erk sahibi olduğu bir yerde( ki o yer Türkiye oluyor) turizmin neo-kolonyalist emeller için operasyonel işlevinin fark edilmesi mümkün değildi. “Medeniyetler beşiği” olmak övünç kaynağı olarak kabul ediliyordu. Çünkü o medeniyetler içinde Roma-Grek-Urartu-Hitit ve kısmen Mezopotamya gibi insanlık tarihinin görkemli durakları vardı. Bunlara ev sahipliği yapmış olmak bizi bahtiyar etmeliydi(!)Protestan burjuva kültür kodlarından ilham alan modern tarih disiplini, kadim medeniyetlere yataklık yapan coğrafyaların istisnai özelliklere sahip olduğunu söylüyordu.İşte bir övünç mesnedi daha… Bayaz adam ağzımıza sürekli bal çalıyor… Demek ki bizi çok seviyor(!) Medeniyetler beşiği olarak tavsif edildiğimiz için mest olanlar, beyaz adamın kendilerini sevdiğini düşünebilir. Fakat biz onlardan değiliz. XVII. yüzyıldan sonra bilim-felsefe-sanat-edebiyat-hukuk-tarih disiplinlerinden aydınlanma paradigmasına muhalif olan tüm unsurların ayıklandığını ve böylece Protestan burjuva kültürünün biricikliğini ispat eden yeni bir “sosyal bilimler dili ve söylemi” icat edildiğini bilenler, medeniyetler beşiği adlandırmasının ilerlemeci(progressive) ve doğrusal(lineer) tarih anlayışının tasdik edilmesi amacına hizmet ettiğini de bilirler. Sözünü ettiğimiz sosyal bilimler dili ve söyleminin halihazırda ülkemizin bütün üniversitelerinde cari olduğunu hatırlatmama gerek yok herhalde…

Türkiye’nin sokaklarında, caddelerinde “akışkan kimliklerin” dolaşması gerektiğini düşünenler “Türkiye kozmopolit kültürel kimliğin ana üslerinden biridir” klişesine sığındılar. Farklılıkların barış içinde bir arada yaşaması gibi sükseli cümlelerden de yardım alarak çoğulculuk(plüralizm) ve özgürlük adı altında fahşanın ve münkerin her türlüsünün alenileşmesini temin etmeye çalıştılar. Erbabına malumdur ki akışkanlar kendilerine ait bir şekilden mahrum oldukları için içine girdikleri kabın şeklini alırlar. Modernite (ve şimdilerde post-modernite) “katı olan her şeyi buharlaştırma” özelliğiyle maruftur. Dinler(bilhassa da İslam) muhataplarına katı kimlikler önerdiği için modern kültür zaviyesinden kabule şayan değildir. Katılık, modern/post-modern paradigmanın nefretini celbeder. Çünkü bu iki ideoloji tüm akışkanlar için “kap” üretebilecek kabiliyete sahiptir. Bu nedenle akışkanın mahiyeti ve keyfiyetiyle ilgilenmez. Onun ilgisi muhatabının akışkan özellikte olup olmadığı üzerindedir. Bilir ki “katı”ları bir kabın içine sokmak zordur. Onların kendilerine özgü şekilleri(kimlikleri) vardır.

Pekiyi öyleyse Türkiye kimdir? Hangi tarif üzerinde mutabık kalırsak Türkiye’nin şimdisi ve geleceği için hayırlı olanı seçmiş oluruz? Kısa ve öz tarif şu: Türkiye varoluşunu İslam’a borçlu olan bir İslam Yurdudur. Bu tariften zorunlu olarak çıkan sonuç ise şudur: Şayet Türkiye mevcudiyetini ve meşruiyetini devam ettirmek istiyorsa İslam’a olan aidiyetine ve sadakatine halel getirecek ne varsa onunla arasına mesafe koymak zorundadır. Türkiye’yi düze çıkaracak olanlar bu tarifi ve tariften hasıl olan sonucu kabul edenlerdir.

31/05/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 


AddThis