okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün181
mod_vvisit_counterDün378
mod_vvisit_counterBu hafta1395
mod_vvisit_counterBu ay10918
mod_vvisit_counterHepsi1408360

Derkenar (29)

Temmuz Dergisi dikkat çekmiş olmasaydı “sinemanın Müslüman duruşlu sakin gücü” senarist/yönetmen Salih Diriklik’i tanıyamayacaktım. Kültür hayatının “yumuşak gücü” olarak tarif edilen sinema aracılığıyla Müslüman mahallesinin görsel sanatlar ufkunu açan Salih Diriklik 1951 İstanbul doğumlu… İstanbul İmam Hatip Okulu mezunu… 1969‘da tıp fakültesini kazandığında bile çocukluğundan beri ilgi duyduğu sinemayla ilişkisini devam ettirir.Henüz İmam Hatip’te okurken Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı romanından uyarlanan ve Yücel Çakmaklı’nın çektiği “birleşen yollar” filmi hakkında yazdığı yazıyı okulunun çıkardığı “Tohum” dergisinde yayınlatır. Bu yazı Çakmaklı’nın dikkatini çeker ve Salih Bey için sinemanın mutfağına giden yol açılır. Artık ikinci reji asistanı olarak çekimlere katılmaktadır.(Önemli Not: Birleşen Yollar filmi, Türkan Şoray’ın ilk defa “gerçek anlamda” tesettürlü ve Türk sinemasında “gerçek anlamda“ kurallara uyularak kılınan ilk namazın olduğu filmdir. Filmde ana karakter Feyza’nın elinde Bekir Topaloğlu’nun “İslam’da Kadın” ve Muhammet Hamidullah’ın “İslam’a Giriş“ ve “İslam Peygamberi” kitaplarının “görünür” olması da dönemin Türkiye’sinde İslamcı akımın “esin ve besin kaynaklarına” işaret etmesi bakımından manidardır. (Bkz. Hamza Türkmen’in Yazısı/ Temmuz Dergisi/ Haziran-2021/Sayı:55)

Milli Türk Talebe Birliği ile de tanışıktır Salih Bey… Birliğin binasında film gösterileri yapılmaktadır ve O müdavimleri arasındadır. Onun özel çabasıyla 1971’de MTTB bünyesinde “sinema kulübü” kurulur ve başkan yardımcılığına Salih Bey getirilir. Kulübün başkanı ise, yıllar sonra cumhurbaşkanı olacak olan, Abdullah Gül’dür. 1972’de başkanlık görevi Salih Bey’e tevdi edilir ve yaklaşık beş yıl bu görevi deruhte eder. Merhum Necip Fazıl’ın sanat duyarlılığının Salih Bey üzerindeki etkisi barizdir. Bu nedenle alternatif Türk sinema tarihini Necip Fazıl’ın öncülüğünde çıkan “büyük doğu” dergisinin ilk sayısının yayınlandığı 1943’le başlatır. Büyük Doğu Dergisi’nde Necip Fazıl’ın sinema değinisi milliyetçi/mukaddesatçı havzada ilktir. Necip Fazıl sinemayı “azametli bir imkan ve inşa planı “ olarak tanımlıyor ve “olumlu ve güçlü bir araç” olarak niteliyordu. Oldukça erken denebilecek bir tarihte sinemanın önemine dair bu tespitler bugün bile yeterince anlaşılabilmiş sayılmaz. Salih Diriklik, Necip Fazıl’ın teori planında dile getirdiklerini pratiğe aktarmak için olağanüstü gayret gösterecektir. Henüz 24 yaşındayken 1975’te ilk uzun metrajlı filmi olan “gençlik köprüsünü” çeker. Filmin senaryosu Mesut Uçakan’a aittir ve üniversite olaylarını konu edinmektedir.

1970’li yıllar sinemanın ulusal mı yoksa milli mi olması gerekir tartışmalarına tanıklık eder. Milli sinemanın ana üssü MTTB’dir. 1973’ün Mart ayında MTTB bünyesinde Salik Diriklik’in öncülüğünde “Milli Sinema” açıkoturumu düzenlenir. (Açıkoturumun tam metni için bkz.http://images.tsa.org.tr/documents/mttb_de___milli_sinema___oturumu_5908/yedinci_sanat_2_16_23.pdf)Oturumu Üstün İnanç yönetir. Katılımcılar arasında ulusal sinema fikriyatını destekleyen Halit Refiğ ve Metin Erksan da vardır. Milli sinema akımını ise Yücel Çakmaklı ve MTTB sinema kulübü başkanı Salih Diriklik temsil etmektedir. Yücel Çakmaklı, ulusal sinemanın öncülüğünü yapan Refiğ ve Erksan’la asgari müştereklerde buluşmayı murat etmektedir. Çakmaklı’ya göre milli sinema “ milli kültürün sinema diliyle anlatılmasıdır”. Milli kültür ise tarihten gelen ilim-sanat ve din unsurları tarafından oluşmuştur ve milli kültür kaynağımız Osmanlı ve Selçuklu’dur. 1964’te yayımlanan “Tohum” Dergisi’nde Milli Sinema İhtiyacı başlıklı yazısında şunları söylüyor Çakmaklı; ”Türk sineması ancak köylüsü ve şehirlisi ile manevi kıymetleri maddeten üstün tutan Müslüman Türk halkının inançları, milli karakterleri, gelenekleri ile yoğrulmuş Anadolu gerçeklerini yansıtan filmler vererek Milli Sinema hüviyetine kavuşacaktır.”( Ayrıntılı bilgi için bkz. Abdurrahman Dilipak’ın yazısı / Temmuz Dergisi 55.sayı/Haziran-2021)

Salih Diriklik ise Batılı aydınlar tarafından kullanıldığı ve halkın bilincinde karşılığı olmadığı için “ulusal” sözcüğüne karşı çıkar ve millilik vurgusu yapar. Osmanlı yaşam tarzının bugünkü yozlaşmış yaşam biçimi karşısında ideal olduğunu, sinemanın Osmanlı yaşayışını da göstermesi gerektiğini savunur. Sanatın toplum için olduğu savından hareketle milli sinemanın ahlakçı olması gerektiği tezini işler. O yıllarda “millilik” İslamiliği de içeren bir muhtevaya sahiptir. Merhum Erbakan’ın siyasal çizgisinin “milli görüş” olarak adlandırılmasının nedeni de (kanaatimce) budur. Türkiyeli Müslümanların İslami Hareket ufku ve bilinci geliştikçe ulusalcı tortuları barındırma potansiyeli olan millilik sözcüğü yerine daha net bir duruşun ifadesi olan İslamcı ya da İslami gibi ifadeler kullanılacaktır.

Muhalif romancı Kemal Tahir’den etkilenen ulusal sinema ise milli olmayı muhafazakarlıkla eş tutuyor, ulusalcılığı ise devrimci/ilerici buluyordu.  Halit Refiğ’e göre Türk insanını meydana getiren tarihsel toplumsal şartlara bağlı kalarak ve bunları yansıtarak yapılan sinema ulusal sinemadır. Metin Erksan da aynı kanaattedir. Ona göre, Türk toplumunu (Marksist gelenekten esinlenerek) sınıflı kodlarla yansıtan filmler ziyadesiyle sorunludur. Çünkü Türklerin geleneğinde derebeylik (yani “serf”in ürettiği artık ürünün Bey tarafından zorla alındığı düzen) yoktur. Bundan dolayı da burjuva ve proleterya oluşmamıştır. Erksan (ulusalcı saiklerle) Pir Sultan Abdal gibi şahsiyetlerin Anadolu’yu acem nüfuzuna açan ajanlar olduğunu da söyler. Bu cümlesi MTTB salonunda büyük alkış alır. Ulusalcılık bugün olduğu gibi o gün de burjuva protestan kültür kodlarından ilham alan bir "aydınlanmanın" tarafıdır. 

Salih Diriklik 21 yaşındayken (Salih Gökmen müstear adıyla) Bugünkü Türk Sineması adıyla ilk kitabını( bu kitap Abdurrahman Dilipak’ın başında bulunduğu Fetih Yayınları’nın ilk çalışmasıdır ) , 1995’te ise Türk Sinemasının kırk yıllık serüvenini anlattığı “fleşbek” isimli iki ciltlik kitapları yazar. İbrahim Sadri’nin oynadığı “Müslüman’ın 24 saati”(1991) ve “ Müslüman’ın 365 günü” (1992) filmlerini çeker. 1993’te çektiği “Danimarkalı Gelin” filmi hayli ses getirir. 1974 CHP-MSP koalisyonu ve sonrasında Milli Cephe Hükümetleri döneminde Merhum Erbakan’ın gayretleriyle TRT yönetimine milli sinema anlayışına yakın isimler getirilir. Bu vesileyle Salih Diriklik TRT için projeler hazırlar. İki bölümlük Mehmet Akif dizisi 1986 da çekilir. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak “merkep gibi” çalışmaktadır. Kulüp çalışmalarından, gazete ve dergi yazılarından, gençlik köprüsü filminin koşuşturmalarından ne o ne de birlikte çalıştığı arkadaşları ücret almıştır. Yeşilçam’da müstehcen film furyasının zirvede olduğu, sokaklarda anarşinin kol gezdiği 1970’li yıllar gibi zor zamanlarda bilaücret yapılan bu çalışmaların bereketi sonraki yıllarda hissedilecektir. Ancak Çakmaklı-Diriklik-Uçakan gibi isimlerin öncülük ettiği “milli sinema” nın bir “ekol” haline geldiğini söylemek zordur. Her fırsatta kültürel iktidarı elde edememekten müşteki olanlar ne yazık ki sinemanın ehemmiyetini (hala) yeterince kavramış değildir. Temmuz Dergisi’nin kendisiyle yaptığı söyleşide Salih Bey “ bizden olan para sahiplerine yalakalık yapıp biat etmediyseniz, ağzınızla kuş tutsanız yaranamazsınız” diyecektir. (Bkz. Temmuz Dergisi/55.sayı/syf.72-86)

“Bizden olan para sahiplerinin” ekserisinin kültür gibi bir gündemi (çoğu zaman) olmamıştır. Onlar (genellikle) duygusal tatmine ulaşmanın en kısa yolu olan “yardım faaliyetleriyle” ilgilidirler. Sanat gibi soyut ve kar ettirmeyen yatırımları zaman ve para kaybı olarak değerlendirmişlerdir.Hele ki sinema ve tiyatro gibi zahmetli, masraflı ve tutup tutmayacağı belli olmayan alanlara yatırım yapmayı israf olarak telakki etmişlerdir.    

Oysa ki sinema-tiyatro gibi görsel sanatlar (hiç şüphesiz) düşüncenin/fikrin/ideolojinin “estetik” ifade biçim(ler)idir.Yumuşak güç olarak adlandırılmalarının sebebi de budur. 2000’li yılların başından itibaren siyasi-iktisadi iktidar alanını kademeli olarak genişleten Türkiyeli Müslümanların benzer atılımı kültür hayatına etkisi tartışılmaz olan “görsel sanatlar” alanında göster(e)memiş olmasının sebebi,1970’li yılların ideolojik atmosferinden kaynaklı heyecan dalgasının yitimi olabilir mi? Ya da siyasi-iktisadi iktidara odaklanmaktan kaynaklı perspektif yoksunluğu...Veya düşünsel/ideolojik üretkenliğin zaafa uğraması...Çünkü şayet ideolojik üretkenlik zaafa uğramışsa (pek tabi ki) sanatsal üretkenlikten bahsedilemez. Oysa ki tam da şu içinden geçmekte olduğumuz zamanlarda Müslüman akıldan ilham alan sinema ve tiyatro gibi görsel sanatlar aracılığıyla kültür hayatına nüfuz edilebilirdi. İşlene(bile)cek o kadar çok konu var ki… Post-modern paradigmanın “hakikatsiz" , nihilist,amorf doğasının insan-insan,insan-eşya ve insan-tabiat ilişkisinde meydana getirdiği travmalar; modern kent kültürünün yarattığı soru(n)lar; dijital dindarlık ya da dinsizlik halleri;ulus-devlet aklının/ufkunun/perspektifinin ve (bununla bağlantılı olarak) güvenlikçi yaklaşımların insanı insanlıktan çıkaran karakteri;incelikten-zerafetten-derinlikten yoksun (sadece) ceza eksenli (Talibanvari) İslam algısının toplumsal-siyasal yansımaları; küreselleşme adı altında protestan burjuva kültür kodlarının terviç edilmesi; adalet-hakkaniyet-merhamet şiarıyla siyasal ve iktisadi iktidarı ele geçirenlerin çok kısa bir süre sonra söylediklerinin tam tersi bir istikamete savrulmaları,rüşvet ve iltimasa müsamaha göstermeleri,şehirlerimizin ve tabiatın (turizm adına) talan edilmesine sessiz kalmaları v.b. daha onlarca konu sinema-tiyatro vesilesiyle gündemleştirilebilirdi. 1970’ten bugüne Türkiye’nin entelektüel ufkuna damga vurmuş “Yedi Güzel Adam” bile , reel politik gündemin anaforunda “popüler” bir TV dizisi olarak tüketildi. Ne Karakoç’un “dirilişi” ne Zarifoğlu’nun "zerafeti" ne de Pakdil’in “ sarsıcı sükutu” anlaşıldı. Oysa ki sadece Pakdil’in hayat hikayesi güçlü bir sinema diliyle sunulabilseydi, genç kuşakların edebiyata olan ilgilerinin artmasına vesile olabilirdi. 

Kültür hayatımızın gölgede kalan senarist/yönetmen üstatlarından birini gündemimize taşıyarak İslamcıların omuzlarına (görsel sanatlara ideolojik katkı sağlama) sorumluluğunu yükleyen Temmuz Dergisini tebrik ediyor, Salih Diriklik’e hayırlı-bereketli bir ömür diliyorum.

 

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 


AddThis