okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün128
mod_vvisit_counterDün437
mod_vvisit_counterBu hafta1818
mod_vvisit_counterBu ay128
mod_vvisit_counterHepsi1535396

Roger Garaudy'nin Gözünden Entegrizm

Siyasi veya dini olsun adeta ilahi bir seçimle, mutlak, tamamlanmış kesin bir hakikati elinde tuttuğunu iddia etmek, (bu iddiaya yaslanarak) başkalarının fikirlerine hiç değer vermemek ve bu görüşünü (de herkese) dayatmak entegrizm olarak adlandırılıyor Garaudy tarafından. Bu bağlamda entegrist, totaliter zihniyetle ünsiyet kesbetmiş kimse oluyor. Dini veya siyasi olsun bir inancı, tarihinin bir önceki döneminde sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeşleştirmek te entegrizmin anlam dairesi içindedir. Bu tutum kaçınılmaz olarak düşünsel tekamülün önünü kesmekte, yeni sorular sormayı zorlaştırmakta, yerel kültürü itikadın/ ideolojinin stepnesi gibi konumlandırarak lokalize etmekte ve en önemlisi de içerik üretimini zaafa uğratmaktadır. Böylece mutlak bir doğruya malik olduğu inancı ve bu doğrunun kabullenilmesini dayatma tutumu ortaya çıkıyor. Ki bu dayatma çoğu zaman muhatabının pasif ve edilgin kılınması anlamına geliyor Garaudy’e göre… Bir kültür ya da imanı belli bir dönemde olduğu şekilde muhafaza edip onun canlılığını ortadan kaldırmak, kendi içine kapanıp diyaloğu reddetmek ve başkalarının fikirlerine gereken değeri vermeden bütün sorunları kendi malik bulunduğu düşünceyle çözeceğine inanmak da Garaudy’nin entegrizm tanımının içerisine dahil edilebilir. Burada anahtar sözcük “dayatma” ve “diyaloğu reddetmek” tir. Birbirine bağlı evrensellik nedeniyle kısmi bir cemaat çerçevesinde kalarak hiçbir sorunun çözülemeyeceğine, şayet birbirimizle diyalog kurmazsak yok olup gideceğimize inanır Garaudy… Her türlü dayatmanın entegrizme hizmet edeceğini iddia eder…

Bu bağlamda entegrist sözcüğünün etimolojisine odaklanmakta fayda var. Garaudy’nin verdiği tariflere göz atalım: 1966 ‘da yapılan genel bir tanımda “bir doktrinin yeni şartlara uyarlanmasında karşı duranların takındığı tavır” olarak genel bir çerçeve çizilir. Demek ki bu sözcüğün literatürdeki yeri oldukça yenidir. Küçük Larausse’nin 1979 baskısında ise “ modern hayatın şartlarına uyum sağlamayı reddeden bazı Katoliklerin kafa yapısı” tanımı öne çıkar. Burada sözcüğün doğrudan Katolik gelenekle ilişkilendirilmesi manidardır. 1984’te çıkan 12 ciltlik Grand Larausse de ise “dini bir faaliyet içinde her türlü gelişmeye veya her türlü değişime karşı bir sertleşme ve kemikleşme hali” anlamı verilir. İlişkili örnekler yine doğrudan Katolikliğe işaret eder. Kolejlerde okutulan Fransız sözlüğünün 1987 baskısında ise siyasal tutuma da dikkat çekilerek “gelenekten yana olduğunu iddia ederek her türlü tekamülü reddeden” bazı Katoliklerin durumuna vurgu yapılır. Batı Hıristiyanlığının gelenek derken kastettiği kilisenin geleneğidir ve bu gelenek Katolikliğin özne olduğu bir muhtevaya sahiptir. Bu anlamda Müslümanların tefekkür havzasının işaret ettiği gelenekle aynı anlamda değildir. Vahiy bilgisi ve nübüvvet pratiğinden ilham alarak oluşan ilmi-entelektüel-hikemi-irfani boyutları içkin mirastır Müslümanların gelenek derken anladığı. Ve bu mirasın şekillendirdiği sosyal gerçekliktir…

Yukarıda zikrettiğimiz tanımların ardından Garaudy entegrizmin ana niteliklerine geçer ve şu tespitleri yapar: İlk olarak hareketsizlik, uyum sağlamayı red, her türden gelişmeye evrime karşı kemikleşme, geçmişe dönüş, geleneğin takipçisi olmak, muhafazakarlık, taassup ,kapanma,dogmacılık, sertleşme, kavgacı olma,uzlaşma kabul etmeme… Kelimesi kelimesine söylenecek olursa entegrizm, tekamüle karşım hareketsizlik,modernizme karşı gelenek, tarafsızlığa karşı dogmacılık demektir.(1) Bu nitelikler arasında “uyum sağlamayı red”, “uzlaşma kabul etmeme” gibi modern/post-modern paradigma karşısında Müslümanların lehine olabilecek tutumların da Garaudy nezdinde makbul olmadığı anlaşılmaktadır.

Entegrizmin yukarıda zikredilen tanımlarının tamamında Katolik geleneğin tortularından izler bulmak mümkündür. Hıristiyanlık içi en radikal hesaplaşmanın ana yurdu olan Fransa’nın kültürel-entelektüel havzalarında, Müslüman olmadan evvel, oldukça saygın bir yere sahip olan Garaudy’nin, sözünü ettiğimiz Hıristiyanlık içi hesaplaşmayı mümkün kılan sosyal gerçeklikten hareketle İslam düşünce geleneği ve (bugünün) İslam dünyası hakkında yaptığı çözümlemelerin (bazı önemli tespitler içeriyor olmakla beraber) eleştirel bir dikkatle takip edilmesinde yarar var.İslam’ı tercih ettikten sonra, özellikle de İsrail’in sömürgeci, işgalci, barbar karakterini deşifre eden çalışmaları sebebiyle “ötekileştirilen” önemli bir düşünür Garaudy… Marksist ideolojik çizginin muteber temsilcilerinden biri olduğu dönemde Avrupa entelektüel havzasının gözdesiyken, Müslüman olduktan sonra maruz kaldığı “ademe mahkumiyet” muamelesi, inancının bedelini ödediğinin işareti olarak okunabilir.

Öte yandan, modern Batı medeniyetinin manayı reddeden maddeciliğinin sonucu olan ultra-materyalist düşün ve eylem dünyasından İslam’a sığınan bir çok düşünür gibi Garaudy de,İslam düşünce geleneğinde materyalizme en sahih itirazın tebellür ettiği sufi geleneğe hayrandır. Madde-mana, ruh-beden, dünya-ahiret,fizik-metafizik arasındaki ahengin en beliğ şekilde tebarüz ettiği sufi gelenek,Garaudy’e göre, modern uygarlığın materyalist karakterine esastan cevap olduğu gibi, donukluk-katılık-taassup-diyalogtan kaçınma gibi özellikleriyle öne çıkan entegrizmden kurtulmanın da yegane ilacıdır. Sufi gelenek esnekliği, derinliği, kuşatıcılığı ve hepsinden öte uzlaşmaya yatkınlığı sebebiyle,Garaudy nazarında, daha tercihe şayandır. Bu yüzden olsa gerek siyasal iddiası da olan İslamcılığı “İslam’ın fesadı” olarak tanımlar.(2) Mevdudi’yi entegrist İslamcılığın önde gelen ismi olarak niteler. Kaddafi gibi fasık, facir ve zalim birinin yazdığı “yeşil kitaba”,sırf rasyonel değerlendirmelerinden dolayı, övgüler düzer. (3) Batı düşün dünyasından İslam’ı tercih edenleri,onların düşünsel ve eylemsel zaaflarını göremeyecek kadar yücelten Türkiyeli okur/lar açısından Garaudy ve (elbette ki başka düşünürler de) dikkatle okunmalıdır.

Hıristiyanlık içi gerilimin sonucu olarak XVII. yüzyıldan itibaren mevzisini tahkim eden burjuva Protestan uygarlığının gerek yumuşak gerekse sert sömürgecilik aracılığıyla küreselleşme arzusu kültür emperyalizmi olgusundan bağımsız düşünülemez.Kıta Avrupa’sının sosyal-siyasal-iktisadi-teolojik tecrübesinin (ve bu tecrübeden neşet eden sosyal gerçekliğin) başka kültürlere nüfuz etme süreci oldukça gergin, çatışmalı bir mücadelenin sonucudur. Halen bu sert mücadele devam etmektedir. Batı dışı toplumlar, maruz kaldıkları epistemik şiddetin açtığı derin travmatik yaraların nasıl sarılacağı gibi hayati bir soruyla karşı karşıyalar. XIX. yüzyıl Avrupa’sının egemen ideolojisi pozitivizm, 20.yüzyılın başında öne çıkan izafiyet ve kuantum teorileri sayesinde mağlup oldu. Fakat ortaya çıkan yeni durum “belirsizliği” tahkim etmekten başka bir işe yaramadı. Tabiatın maruz kaldığı yıkım ve sömürü telafisi mümkün olmayan bir durumun ortaya çıkmasına sebep oldu/oluyor. Modern/post-modern uygarlık insan-tabiat-Allah arasındaki ahenkli ilişkiyi tersyüz ederek madde-mana, ruh-beden,dünya-ahiret, fizik-metafizik ayrımına meşruiyet kazandırmak suretiyle tarihin en büyük ahlaki yozlaşmasına sebep oldu. Kendi bilgi biçimini (cebren ve hile ile) dayatırken, kendi dışındaki dünyanın geleneksel kodlarını ya tarih dışı ilan etti ya da folklorik bağlama hapsederek yeri geldiğinde kapitalizmin can suyu olarak kullandı.

İznik-İstanbul konsillerinde belirlenen teolojik çerçeve Hıristiyanlığın etno-merkezci yapısının tescilidir Garaudy’e göre… Doğu Hıristiyanlığını etkisiz kılan bu çerçeve, Yunan-Grek-Roma kültüründen ilham alan teo-politik ve teolojik kodları öne çıkarmıştır. Bu kodları içkin Hıristiyanlık hem sömürgeciliğin hem de emperyalizmin motivasyonu olacaktır. Bünyesinde (Yunan ve Roma’dan tevarüs ettiği) seçkinci bir doku barındırdığı için kolonyal-emperyal müdahale “ilahi görev” olarak addedilmiştir. Latin Amerika’nın, Asya’nın, Afrika’nın acımasızca ve sistematik olarak sömürülmesi bu perspektifin sonucudur. Çünkü buralarda yaşayanlar “insan altı” yaratıklardır ve şayet insan olmak istiyorlarsa Hıristiyanlığı tercih etmelidirler. Hıristiyan olmayanların kültürel birikimlerinin yaşama hakkı yoktur. Endülüs mirasından geriye neredeyse hiçbir şey kalmamasının nedeni budur. Benzer şekilde 1498 sonrasında bugünkü Amerika’ya ayak basan Hıristiyanların ilk iş olarak yerli kültürü bütün bileşenleriyle ortadan kaldırmasının nedeni de…

Yunan-Roma kodlarıyla barışık Hıristiyanlığın zaaflarına işaret ettikten sonra Garaudy, Suud riyasetinde, Arap örfüne dayalı dünya görüşünün “İslami dünya görüşüymüş” gibi bugüne taşınması ve bu örf aracılığıyla bugünün sorunlarının çözüleceğinin zannedilmesinin oldukça sorunlu bir yaklaşım olduğuna dikkat çeker ve bu yaklaşımın entegrizme davetiye çıkardığına işaret eder. Katolik geleneğin tarihsel tecrübesinden hareketle İslam’ın da benzer müdahaleye Suud tarafından maruz bırakıldığına (yani Suud’un Hıristiyanlığın Katolik kanadının misyonuna benzer bir konumu işgal ettiğine) dair vurgusu dikkat çekicidir. Bu bağlamda Garaudy’nin Suud’a yönelik eleştirilerinin “sarsıcı” olduğunu söyleyebiliriz. İslam dünyasının halihazırdaki donukluğunun müsebbibi olarak Suud’a dikkat çeken Garaudy bu ülkenin küresel sistemin çarklarının sorunsuz dönmesi için yaptığı büyük fedakarlıklara değinir. Sahip olduğu maddi ve manevi imtiyazlar aracılığıyla İslam dünyasını dilediği gibi manipüle etme imkanına sahip olan Suud’un “uslu bir köle” gibi “beyaz adamın” hizmetinde olduğu ve fakat radikal entegrist tutumu sebebiyle bu hizmetinin fark edilmediğini söyleyerek, Garaudy’nin tespitine hak verdiğimizi beyan edelim…

Garaudy’nin dikkat çektiği bir başka entegrizm türü de “bilimsel entegrizm”dir. Bilimin ışığında mutlak çözümün olduğu iddiasına yaslanır ve bu iddianın dışındaki tüm görüşlere kapalıdır. Özel “epistemik cemaatler” aracılığıyla meşruiyet kazanır. Bu meşruiyetten aldığı güçle “epistemik şiddet” üretir. Bu şiddet türü muhatabını düşünemez/akledemez hale getirir. Mutlak hakikate sadece bilimsel veri ve yöntemle ulaşılacağına inandıkları için başkalarının fikirlerini dikkate almazlar. Nitekim, henüz daha pozitivist bilim anlayışından kurtulamayan Türkiye’de de bilimsellik zırhına bürünen safsatalar kendilerine kolaylıkla meşruiyet zemini bulabilmektedir. Vahiy bilgisinin ve nebevi pratiğin (bilimsel olmadığı gerekçesiyle) referans alınamayacağı iddiası bu safsataların en büyüğüdür. Modern bilimin özel “epistemik cemaatler” yardımıyla oluşturduğu bu algının halen ülkemizde müdafaa ediliyor olması trajiktir. Bilim artık bir dogmadır. Garaudy’nin diliyle söyleyecek olursak dindir. Bu dinin peygamberleri ise bilim adamlarıdır. Tarihin teolojik-metafizik-pozitivist aşamalardan geçtiğine dair bilimsel(!) tezlerin beyaz adamın üstünlüğüne yaptığı vurgu görmezden gelinemez. Araçsal akla ram olarak gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle pozitivist evreye erişen “beyaz adam”, teolojik ve/veya metafizik evrede olan toplumların gelişmesine yardımcı(!) olma hakkına sahip olduğunu düşünmektedir. Demek ki bilimsel entegrizm bir yandan bilimin belirlediği sınırların mutlak ve eleştiriden muaf olduğu yargısına meşruiyet kazandırırken diğer yandan alt evrelerde bulunan henüz olmamış(!) toplumların pozitivist evreye erişmesini temin etmek için sömürüyü meşru kabul etmektedir. Bu bağlamda entegrizm kaçınılmaz bir şekilde “sömürgeciliğe”, işgale, çatışmaya zemin hazırlayan ideolojik tutumun adı olarak öne çıkar.

Ancak bilimsel entegrizmin Katolik geleneğin etno-merkezci doğasından etkilendiği gerçeği görmezden gelinemez. Nasıl ki Batı Hıristiyanlığı kendi dışındaki inanç-itikat-kültür-ırk kümelerini alt kategori olarak görmüş, onların hidayete er(diril)mesi gereken kafirler/günahkarlar olduğunu iddia ederek üzerlerinde işkence de dahil her türlü müdahalenin yapılabileceğine dair bir yaklaşım geliştirmişse, bilimci entegrizm de bu perspektifi olduğu gibi ithal etmiştir. Bilimin dışında mürşit kabul etmeyen bu yaklaşım “gelişmiş”, “az gelişmiş”,”gelişmekte olan” gibi kategoriler icat ederek “hidayete erdirici” misyonunu devam ettirmiştir. Kendi gibi olmayana yaşama hakkı tanımayan Batı Hıristiyanlığı, her ne kadar kendi içinden protest/seküler bir yeni yorum çıkarmış olsa da, karakteristik özelliğinden bir şey kaybetmemiştir. Dünün Katolik entegristleri bugünün bilimci(scientist) entegristleri olarak öne çıkmaktadır.

Roma-Yunan kültür kodlarından ilham alan Batı Hıristiyanlığının sömürgeci-işgalci-ötekileştirici doğasının İslam dünyasını entegrizme mahkum ettiği iddiasındadır Garaudy. Fransa’nın Cezayir’de, İsrail’in Filistin’de, Amerika’nın Irak’ta yapıp ettiklerinin Müslüman halkları entegrist ulemanın/mollaların kucağına ittiğini öne sürmektedir. Fransa’nın Cezayir’de softalıklarıyla ünlü murabıtları desteklemesi örneğinden hareketle,Avrupa’nın Müslüman toplumların modern uygarlıkla sağlıklı ilişki kurmasını kasten engellediğine işaret etmektedir. Radikal her eğilimin kaçınılmaz biçimde içe kapanmaya ve/veya geçmişe dönmeye-ki Garaudy bu geçmişin şekilcilikten başka bir anlam ifade etmediği ve tenkitçi aklı imha ettiği kanaatindedir- mahkum olduğu savı dikkat çekicidir. Bu savın bugün de geçerliliğini koruduğu söylenebilir. İŞİD/DAİŞ vb. yapılar aracılığıyla Müslüman toplumlar radikalizmin anaforuna çekilerek modern Batı uygarlığının ihtiyaç duyduğu ve onsuz yapamadığı “öteki” inşasına hizmet etmektedirler. Katı literalist tutumları ve yalnızca müeyyide odaklı din diliyle bu yapılar Müslüman toplumların modern paradigmayla yüzleşme/hesaplaşma kabiliyetini sıfırlamakta, İslam’ın çağlarüstü ahlaki öğretisinin muhataplarıyla buluşmasına engel olmaktadırlar.

Garaudy’nin de dikkat çektiği üzere Suud öncülüğünde yürütülen sistematik operasyonlar, özellikle genç Müslümanları, entegrizmin tuzağına çekiyor. Suud bir yandan petro-dolarlar aracılığıyla elde ettiği maddi imtiyazları diğer yandan ise Mekke-Medine gibi aziz beldelere ev sahipliği yapmanın manevi imtiyazını kullanarak İslam dünyasında etkili olmaya çalışmaktadır. 20.yüzyılın başında dönemin küresel baronu İngiltere’nin Ortadoğu’daki çıkarlarını güvence altına almak için sisteme dahil olan Suud,1970’li yıllardan itibaren ABD emperyalizminin değirmenine su taşıma vazifesini deruhte etmektedir. Neo-Selefi/Vehhabi doktrin aracılığıyla İslam dünyasına nüfuz eden Suud, küresel emperyalizmin İslam dünyasına müdahale gerekçesini oluşturmaktadır.

Amerika, Neo-Selefi/Vehhabi doktrin aracılığıyla, İslam dünyasındaki direniş potansiyellerini manipüle, kriminalize ve terörize etme imkanına Suud sayesinde kavuştu. 1990’lı yılların başında Bosna direnişini mecrasında saptırmak için Neo-Selefilik devredeydi… Bereket versin ki, direnişin başında Aliya gibi bilge bir şahsiyet vardı ve kurulan tezgahı bozdu. Ancak sistem işle(til)meye devam etti. Bir sonraki adres Çeçenistan’dı. İmam Şamil’den Cevher Dudayev’e kadar vakarını koruyan direniş, Suud’un vehhabi doktrininin propagandistliğini yapan paralı askerleri bölgeye intikal etmeye başlayınca mecrasından saptı. Bu sapma Rusya’nın da işine geldi. “Terörizmle mücadele” klişesinin gölgesine sığınarak bütün vahşiliğini perdeledi. Sadece Amerika değil, Rusya da neo-selefi/vehhabi doktrinin ne kadar kullanışlı olduğunu anlamıştı. Bu kullanışlılık 11 Eylülle birlikte pik yaptı. Afganistan-Irak-Suriye ve Libya‘nın tarumar edilmesi (esasında İslam dünyasının hafızasızlaştırılması) için Amerika istediği gerekçeye (tekrar) kavuştu. Denebilir ki küresel sistem İslam dünyasına müdahale etmek istediğinde önce oraya Suud mahreçli neo-selefi/vehhabi doktrini ihraç ediyor (ya da zeten bu doktrine müsait bünyeyi daha da kışkırtarak koşulların elverişli hale gelmesini bekliyor) , ardından ise “terörizmle mücadele” klişesine sığınarak işgal girişimi başlatıyor. Sistemin nasıl işlediğini iyi kavrayan Beşar Esad, canavarca fiillerine meşruiyet kazandırmak için, Suriye’deki halk hareketinin ilk aylarında cezaevlerindeki neo-selefi örgüt üyelerini serbest bırakmış, “terörizmle mücadele” ettiği algısı yaratarak, uluslar arası kamuoyunun desteğini arkasına almayı murat etmişti.

Suriye iç savaşının başlamasından sonra sahadaki en aktif örgütler Suud aklından ilham alan El Kaide-İŞİD ve DAİŞ gibi yapılardı. Bu yapılara hem Türkiye’den hem de Asya-Avrupa-Afrika havzasından binlerce katılım oldu. Katılımcılar neo-selefi/vehhabi ideoloji tarafından endoktrine edildi. Kurucu/inşa edici siyasal akla yabancı, Garaudy’nin tabiriyle totaliter entegrist bu yapılar, ultra-katı literalist yaklaşımlarıyla hem modern/post-modern paradigmanın arzu ettiği “öteki” imgesinin oluşumuna katkı sundu hem de seküler, pluralist, müphem yaklaşımların İslam dünyası toplumlarında idealize edilmesini sağladı. Yani Batı’yı aklamak için kullanıldı ve kullanılmaya devam ediyor.

Garaudy, Suud’un bununla da kalmayıp, 1960’lı yıllardan itibaren Mısır merkezli İhvan Hareketi’nin istikametini saptırdığını da iddia eder. Hasan El Benna’nın iktisadi modeli olarak öne çıkan üretime yönelik İslami kooperatifleşme adımının Suud prensleri tarafından “İslami bankacılık” adı altında küresel sistemin çarklarına dahil edildiğini, yani “üçüncü dünya’nın” gelişmesine yardımcı olacak üretime dönük yatırımlar yerine, Amerika para borsalarında spekülasyonlar peşinde koşan kurumlar haline geldiğini öne sürer. Ona göre, Hasan El Benna’nın softalıktan uzak ve Batılılaşmayla ilgisi olmayan modernizmi, onun öldürülmesinden sonra Suud uleması tarafından mecrasından saptırılmıştır. Kasabalarda öz yönetimli mahalli kooperatifler kuran Benna’nın eğitimde derinlemesine reform çağrısı ve Mısır halkının feodallerin, yabancı güçlerin ve kokuşmuş bürokrasinin kurbanı olmaması için verdiği mücadelenin iyi anlaşılamadığı kanaatindedir Garaudy. Seyyid Kutub’un “yoldaki işaretler” adlı eserini “Kur’an’ın köktenci ve yıkıcı bir tarz içinde tercümesi”(4) olarak nitelemesi bundan dolayı olsa gerektir. Kutup’un hapishanede geliştirdiği doktrinin Benna’daki diyaloğa açıklık ve esnekliği yansıtmadığı, bilakis katı-sert-uzlaşmasız olduğu, bu nedenle de Suud mahreçli entegrist tutuma daha yakın durduğunu iddia etmektedir. Garaudy gibi seçkin bir düşünürden, “Yoldaki İşaretlerde” Kutup’un modern paradigmanın mahiyetine dikkat çekmek için yüce Kur’an’dan esinlenerek kullandığı “cahiliye” sözcüğünün “epistemolojik bağımsızlık” bağlamında değerlendirmesini beklerdim açıkçası. Gerek Fi-Zilal’de gerekse yoldaki işaretler de Kutup, modern değerler sisteminin (bilgi biçimi, metodolojisi ve varlık tasavvuru bakımından) İslam’la telif edilemeyeceğine sürekli vurgu yaparak “teberri” önerisinde bulunur. Bendeniz bu önerinin “epistemolojik bağımsızlık” eksenli bir okumaya daha müsait olduğu kanaatindeyim. Garaudy, Avrupa entelektüel havzasının Seyyit Kutup hakkındaki “fundamentalizmin babası” iddiasını benimsemiş görünmektedir.

İbn-i Teymiyye’nin siyasal görüşüne şiddetle muhalefet eden Garaudy, Suud nezdinde oldukça muteber olan bu alimin otoriteye itaati yücelten yaklaşımının Müslüman toplumları edilginliğe/pasifliğe alıştırdığı, günümüz sözümona İslami otoritelerine ise her hal ve şartta itaat isteme/bekleme hakkı verdiğine dikkat çeker. Tenkitçi aklın yerine ikame edilen itaat, entegrizmi besleyen en önemli unsurdur Garaudy’e göre… Tenkitçi akıldan kastı ise içtihadi çabayı önemseyen akıldır.İçtihat kapısının kapanması geleneğin taşlaşmasına ve içe kapanmaya yol açmıştır. Her içe kapanmanın geçmişle büyülenmeye yol açtığı ise izahtan varestedir.

Türkiye İslamcı havzalarının yakından tanıdığı Mevdudi hakkında da oldukça olumsuz kanaate sahiptir Garaudy… Entegrist İslamcılığın en müessir teorisyenlerinden biri olarak tarif eder Mevdudi’yi. İslami politikayı; ulemanın ellerine teslim edilmiş kuvvetli bir iktidar, halkın bu iktidara itaati,bu iktidar tarafından geliştirilen manevi düşünce sistemi,kuralları uygulayanların mükafatlandırılması şeklinde formüle eden(5) Mevdudi’nin halkın inisiyatifini değersizleştirdiğini iddia eder. Ziya-ül Hak diktatörlüğüne olan müzaheretini kabul edilmez bulur. Mevdudi’nin eserlerinin Suud yöneticileri tarafından dünyanın her tarafına dağıtılması adımının entegrist İslamcılığın yaygınlaşmasından memnun olan “küresel sistem”le bağlantılı olduğuna (zımnen) işaret eder. Bu bağlamda Garaudy’nin İslamcılık hakkındaki düşüncelerinin- ki İslam’ın fesadı olarak niteler İslamcılığı- tahliline geçebiliriz. Evvela Garaudy İslamcılığın “paradigma dışı” bir mahiyete sahip olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir.Tüm ideolojileri aynı sepete doldurup her birinin entegrizme hizmet ettiği genellemesiyle hareket etmektedir. İslamcılığın, İslam’ın evrensel mesajının anlaşılmasına, Müslüman toplumların “Batılılaşmadan modernleşmesine” engel teşkil ettiği kanaatindedir. Batılılaşmaya yol açmayan modernleşme önerisinde bulunurken kastettiğini anladığım şey içtihadi çabayı ve diyaloğu merkeze alarak,uzlaşma ve uyum ekseninde bugünün sorunlarına cevap üretmektir. Suud-Mısır-İran İslamcılığının “entegrist” olduğuna dair yaptığı değerlendirmeler İslamcı ideolojinin mahiyetine ilişkin olmaktan ziyade adı geçen ülkelerdeki tecrübesine dairdir. Oysa ki İslamcılık, Garaudy’nin de müşteki olduğu, Batı tipi modernleşmenin yaslandığı epistemolojik çerçevenin dışına çıkma iradesi gösteren tek ideolojidir. Modern bilgi sisteminin tarih dışı, irrasyonel,sezgisel ilan ettiği vahiy bilgisini ve nebevi pratiği merkeze alarak yaşadığı çağa söz söyleme çabasındadır İslamcılık ve bu yönüyle bütün diğer ideolojilerden ayrılmaktadır. İslamcılık haricindeki tüm ideolojiler burjuva Protestan kültür kodlarından aldığı ilhamla ortaya çıkan aydınlanma mutlakiyetçiliğinden neşet etmiştir. Bu bağlamda sosyalizm ile kapitalizm, nasyonalizm ile liberalizm, faşizm ile post-modernizm aynı memeden süt emen kardeşlerdir. Öte yandan Garaudy’nin Suud-İran-Mısır İslamcılığına temas ederken Türkiye’yi pas geçmesi kasten olmasa da sehven ihmal kabul edilebilir. Sir M. İkbal’in “dini düşüncenin yeniden doğuşu” eserine atıf yaparken, Mehmet Akif’e değinmemesi veya 20.yüzyılın en nitelikli tefsirini yazan Elmalılı Hamdi Yazır’ı anmamsı kabul edilebilir değildir. Renan’ın 1883’te Sorbonne’da İslam-bilim ilişkisi bağlamında,sami dil ailesinin karakteristiğini gerekçe göstererek öne sürdüğü “İslam mani-i terakkidir” iddiasına cevap veren Cemalettin Afgani’yi övgüyle anarken, Renan Müdafanamesi’nin müellifi Namık Kemal’i görmezden gelmesi,kanaatimce,eksikliktir.

 

Kamil ERGENÇ

NOT: BU yazı'm Umran Dergisi'nin Haziran sayısında (334.sayı) aynı başlıkla yayınlanmıştır.

Yararlanılan Kaynaklar

1-Roger Garaudy/Enregrizm/Kültürel İntihar/Çev. Kamil Bilgin Çileçöp/Pınar Yay./6.Baskı/Syf.35/İst.2010)

2. A.g.e /syf.35

3. Roger Garaudy/İslam’ın Vadettikleri/ Çev. Salih Akdemir/Pınar Yay./syf. 207/ 6. baskı/İst.

1996)

4. Roger Garaudy/Enregrizm/Kültürel İntihar/Çev. Kamil Bilgin Çileçöp/Pınar Yay./ 6.Baskı/ Syf.82/İst.2010)

5. A.g.e/syf.84


AddThis
 

Yorum ekle