Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün525
mod_vvisit_counterDün477
mod_vvisit_counterBu hafta2765
mod_vvisit_counterBu ay10357
mod_vvisit_counterHepsi582240

Doğan Cüceloğlu’nun İnsan Ve Davranışı

PSİKOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI KİTABININ DEĞERLENDİRİLMESİ 

Yazarın deyimiyle,“İnsan ve Davranışı”, psikoloji biliminin temel kavramlarını Türk toplumu ve kültürüne mal edebilmek amacıyla yazılmış olan bir kitaptır.

 

İnsanı değiştirebilmek için önce insanı anlamak gerektiği gerçeğinden yola çıkarak,  psikoloji biliminin bu noktada üstlendiği görevin önemi üzerine vurgu yapılıyor. Yazar çok karmaşık tarih ve kültür koşulları içinde oluşmuş Türk toplumu ve onun insanının batı kültürü içinde gelişmiş bir psikoloji bilimiyle kavranamayacağından; ama buna karşılık henüz elimizde tam anlamıyla gelişmiş bir “Türk Psikoloji Bilimi”nin de yokluğundan bahsediyor. Tam burada bir noktadan işe başlamak gerektiği düşüncesi içinde, bu kitabın böyle bir başlangıç noktası olması amacıyla yazılmış olduğu ifade ediliyor.

 

Kitap on beş bölümden meydana gelmektedir. Her bölüm de kendi içerisinde alt başlıklara ayrılmıştır. Öncelikle kitaba psikoloji biliminin detaylı olarak açıklanmasıyla başlanılıyor.

 

Psikoloji bilimi, bu bilimle ilgilenen insanları, davranışlarının nedenleri konusunda bilgilendirerek; bireyin hem kendisini hem de yaşadığı toplumu daha iyi tanımasına ve daha sağlıklı davranış modelleri geliştirmesine katkıda bulunmuştur.

 

            İnsanın basit davranışlarından daha üst düzeydeki karmaşık davranışlarına kadar bütün davranışlar, insan davranışlarının temellerini değişik açılardan inceleyen yaklaşım türleri (Nörobiyolojik Yaklaşım, Davranışsal Yaklaşım, Bilişsel Yaklaşım, Psikoanalitik Yaklaşım, Fenomenolojik Yaklaşım) tarafından açıklanmaya çalışılmıştır.

 

İnsan davranışlarının değişik yönleri psikoloji alanlarının gelişmesine olanak sağlamıştır. İnsan davranışları bu psikoloji alanları içinde yapılan çalışmalarla izah edilmiştir. Yine insan davranışlarıyla alakalı psikolojinin kullanmış olduğu araştırma yöntemleri detaylı bir şekilde verilmiştir.

 

Yazar psikoloji biliminin kavram ve süreçlerini bilen kişilerin, kendi davranışları üzerinde daha düzenli gözlemler yapabileceğini; psikolojinin yöntemleri ve içeriği konusunda bilgisini geliştirmiş bir bireyin kendi davranışlarına; önyargılar, kalıplaşmış gelenek ve görenekler çerçevesinden değil de, bilimsel bir yaklaşımla bakacağını söylüyor. Bir toplumu arkasına alabilen ve kendi görüşleri çerçevesinde toplumu düzenleyen siyasal önderlerin, insan psikolojisiyle ilgili bazı temel kavram ve süreçleri iyi bildiğine vurgu yapıyor.

 

İnsan davranışlarını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Sinir sistemi ve iç salgı bezlerinin yapı ve işleyişi de insan davranışlarını etkileyen faktörlerdendir. Bundan dolayı sinir hücrelerinin temel yapılarının ve işleyişinin bilinmesi; beynin kaç bölümden oluştuğunun, yapısının ve işleyişinin bilinmesi, insan davranışları ile ilgili bizlere daha sağlıklı değerlendirme imkanı sağlayacak ve insan davranışlarını anlamlandırma açısından bizleri daha bilinçli bir duruma getirecektir.

 

Kalıtım ve çevrede insan davranışını etkileyen faktörlerin arasındadır. İnsan davranışlarında anne ve babadan gelen genlerin belirleyici olduğunu söyleyen psikologların yanında, çevrenin belirleyici olduğunu söyleyen psikologlar da bulunmaktadır.

 

Duyular ve algılar da insan davranışlarında etkilidir. Duyusal süreçlerden sonra algıların geldiği söylenmiş ve duyusal süreçler ile algılar arasında çok kısa bir zaman farkı olduğu dile getirilmiştir. Bu kısa farktan dolayı duyum ve algının aynı anda olduğu zannedilmektedir. Duyular, duyuların yapıları ve işleyişi, algılar ve algıların günlük yaşantımıza etkileri detaylı olarak anlatılmıştır.

 

Davranışların öğrenilmesinde, öğrenme kavramı çağrışımlı öğrenme ve bilişsel (zihinsel) öğrenme olarak iki temel grupta incelenmiştir. Çağrışımlı öğrenme klasik koşullanma ve edimsel koşullanmadır.  Klasik koşullanma ve edimsel koşullanma alt kavramlarıyla detaylı olarak açıklanmıştır. Klasik koşullanmada koşullu uyarıcı, koşullu tepki, doğal uyarıcı, doğal tepki, kazanma, sönme, genelleme, ayırt etme; edimsel koşullanmada pekiştirme kavramı, pekiştirme tarifeleri alt başlıklar halinde açıklanmıştır.

Cezanın öğrenmedeki rolü ve gelişigüzel verilen cezaların sakıncaları üzerinde durularak; bilinçli olarak cezalandırmanın olumlu etkilerine değinilmiştir.

 

            Öğrenilen davranışların saklandığı bellek türleri kısa süreli ve uzun süreli belek olarak sınıflandırılmıştır. Belleğin kodlama, depolama ve ara-bul geriye getir aşamaları açıklanmıştır. Kısa süreli belleğin depolama kapasitesi alt ve üst sınırlarıyla verilmiştir. Uzun süreli bellekteki bilgiler kullanılarak kısa süreli bellekteki bilgilerin daha anlamlı bilgi grupları halinde toparlanmasının (kümeleme), kısa süreli belleğin kapasitesinin arttırılmasında tek yol olduğu gerçeğine vurgu yapılmıştır.

 

Güdülenmenin ve heyecanın insan davranışları üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir. Güdü, dürtü ve gereksinme (ihtiyaç) kavramları açıklanarak, insan ve hayvan davranışlarının temelinde yatan neden olarak güdüler gösterilmiştir. Güdülenme konusunda birbirinden farklı yaklaşımlar ana hatlarıyla ele alınmıştır. (Dürtü Kuramı, Özendirici Uyarıcı Kuramı, Optimal Düzeyde Uyarılma Kuramı, İçgüdü Kuramı) Yine Abraham Maslow’un insan güdülerinin pramidi üzerinde durularak, bu pramitteki güdüler arasındaki basamaklara dikkat çekilmiştir. Bu pramide göre alt düzeydeki güdüler doyuma ulaşmadan,  birey üst düzeydeki güdülere hazır hale gelememektedir.

Güdüler  “I. Açlık, susuzluk  ve cinsiyet gibi biyolojik güdüler, II. Duyumsal uyarım için güdülenme, III. Karmaşık insan gereksinimleri” olarak üç grupta incelenmiştir.

 

Yazar; Veroff, Depner, Kulka ve Douvan(1980)’ ın  iki farklı gurubun 1957’de ve 1976’da gereksinim ölçülerini almasını ve gereksinim ölçülerinin sonuçlarına  göre erkeklerde ve bayanlarda meydana gelen  gereksinim değişikliklerini bilgi olarak paylaşmıştır.

 

Bu araştırmadan yola çıkarak yazar, “Bu tür araştırmalar Türkiye’ de yapılırsa, büyük bir sosyal ve ekonomik değişim içine girmiş olan ülkemizde de, zaman içinde bazı gereksinimlerin öneminin değiştiği ortaya çıkar. Böyle bir araştırmadan ne gibi sonuçlar elde edilir? Kişisel tahminim şudur: Türkiye’de insan ve aile ilişkilerine, yardımlaşmaya verilen önemde zamanla bir azalma olacak, para ve mevki birinci plana geçecektir; değişmeler önce büyük şehirlerde başlayacak ve süratle kasaba ve köy yerleşim yerlerine dağılacaktır. Bu değişmeler, hem erkek, hem de kadınları etkileyecektir.” demiştir.

 

Aslında gereksinimlerin öneminin değişimi, Türk toplumunun kendi değerlerini (dini değerler ve dine uygun, örf ve adetler ) bırakarak, modernleşme adına, batılı değerleri hoyratça yaşama özentisi sonucu meydana gelmiştir. Eğer Türk toplumu kendi değerlerine sahip çıkarak, değerlerini diri tutarsa, yazarın determinist bir anlayışla ortaya koyduğu değişmeler vuku bulmayacaktır. Ama aksi bir yaşam tarzı yazarın tahmini doğrular nitelikte olacaktır.

 

Güdülerle ilgili açıklamalardan sonra, heyecanın günlük yaşamımızdaki önemi üzerine durulmuştur. Heyecan türleri, heyecan kuramları (James-Lange Kuramı, Cannon-Bard Kuramı, Bilişsel Kuram, Sosyobiyolojik Kuram), doğuştan getirdiğimiz ve sonradan öğrendiğimiz ifadeler, heyecanın sözsüz ifadesi, sözsüz iletişimin önemi, kaygı, kaygının nedenleri, kaygının insanda meydana getirdiği yarar ve zararlar, çatışma, çatışma türleri detaylarıyla açıklanmıştır.

 

Heyecanın sözsüz ifadesi üst başlıklı bölümde yazar “ Sosyal ortamda yer alan insan ilişkileriyle ilgili olarak şu genellemeyi yapabiliriz: Birbiriyle etkileşim halinde bulunan kişiler, her yerde ve her zaman, hiç farkında olmadan, sözsüz mesajlara, sözlü mesajlardan, daha ağırlık verirler. Belki de bu insanın biyolojik evrimiyle ilgili bir yönüdür.  Dil, insan gelişiminde sonradan ortaya çıkmış bir iletişim aracıdır. İnsanlar, aynı hayvanlar gibi, uzun süre yaşamlarının devamını, sözsüz iletişime dayanarak gerçekleştirmişlerdir. Bu biyolojik alışkanlık halen etkisini sürdürmektedir.” demektedir.

 

Dini veriler bizlere ilk insan Adem’in (a.s.) konuşmayı bildiğini salık vermektedir. Dil sonradan ortaya çıkmış bir iletişim aracı değildir. Bilakis ilk insandan beri var olan bir iletişim aracıdır. İnsanlık, hiçbir dönemde, aynı hayvanlar gibi uzun süre yaşamlarının devamını, sözsüz iletişime dayanarak gerçekleştirmemiştir. Yazarın bu söylemi dinsel veriler çerçevesinde değerlendirildiğinde, geçerliliğini yitirmektedir.

 

Güdü ve kaygının dereceleriyle bireyin başarısı arasındaki ilişki, kaygı ve gerginlikle başa çıkma yolları (Bilinçli başa çıkma yolları, bilinçsiz başa çıkma yolları), engellenme, engellenme türleri ve engellenmeyle başa çıkma yolları da anlatılmıştır.

 

 

Genel olarak insan davranışları, Sigmund Freud’un Psikodinamik Yaklaşımı, Davranışçı Yaklaşım, Varoluşçu-İnsancıl Yaklaşım, Bilişsel Yaklaşım ve Biyolojik-Tıbbi Yaklaşım çerçevesinde izah edilmeye çalışılmıştır. Bu nedenle davranışları değerlendiren bu yaklaşımların genel olarak neler dediğine bakalım.

 

İnsan gelişiminde biyolojik kalıtımın ve çevrenin etkisi üzerinde durulmuştur. İnsanın gelişimini Freud Psikoseksüel aşamalarla, Erikson Psikososyal gelişim aşlamalarıyla ve Piaget bilişsel gelişim aşamalarıyla açıklamaya çalışmıştır. İnsan gelişimiyle alakalı yapılan araştırmalar verilen örnekler genellikle batı toplumundan alınmış olduğu için, Türkiye’de bu konularla yapılacak araştırmalarda daha farklı sonuçlar alınabileceğine dikkat çekilmiştir.

 

Çocuğa kötü davranma, boşanmanın çocuk ve ana-baba üzerindeki etkileri, erken yaşta anne olma, çocuğun cinsel rollerini öğrendikleri ortamın etkileri, orta yaş krizi gibi konular ele alınırken, bu konuların,  Türk toplumunda yaşanan örnekliklerle genişletilerek değerlendirilmesi gerektiğinin önemi ortaya çıkmıştır. Çünkü batı toplumundan verilen örnekliklerdeki insan yapısı ile Türk toplumunun insan yapısı birbirine benzememektedir. Türk toplumundaki insanların yaşam tarzları, yaşam tarzlarını belirleyen kültür ve dini inanışları ile batı insanınki birbirinden tamamen farklıdır.

 

Psikodinamik Yaklaşımın kusucusu olan Freud’un modern psikolojinin oluşumunda yadsınamaz bir etkisi görülmektedir. Freud psikolojinin yanında felsefe sanat ve günlük dili de etkilemiştir. Freud insan kişiliğini şu üç temel birime ayırmıştır: id,ego ve superego (üstben).

 

İd insanların kalıtımsal dürtü ve arzu kısmı olarak açıklanmıştır. Bu birim zevk ilkesine göre hareket eder. Hiç geciktirilmeden bütün isteklerinin hemen yerine getirilmesini ister. Ego ise İd’i denetim altında tutmaya çabalayan kişilik birimidir. Gerçek görevi İd’in arzu ve isteklerini gerçeklik ilkesine uyarak yerine getirmeye çalışır. Üst-ben toplum tarafından kabul görmüş doğru ve yanlış kararlardır. Ego, İd ve Üst-ben arasında kalmıştır. Hem İd’i memnun etmeye çalışır hem de Üst-ben tarafından azarlanmaktan kurtulmak ister. Yazar İd’in arzu, istek ve nefis, Ego’nun mantık ve entellekt, Üstben’in ise vicdan olarak düşünülürse daha iyi anlaşılacağını söylüyor.

 

Freud’e göre insan gelişimini Psikoseksüel ( Oral, Anal, Fallik ve Genital) aşamalardan geçerek tamamlar. Bireyin bu dönemlerden birinde bedeninin bir kısmına aşırı düşkünlüğü ve bu dönemlerdeki engellenmeler kişilik birimlerinde bozukluklara yol açar. Aşırı düşkünlük ve engellenmeler sonucu farkında olunmayan arzu, istek, dürtü, duygu ve düşünceler bilinçaltında depolanır. Freud bu bilinçaltına atılmış olan güdülerin ve bilinçaltındaki çelişkilerin insan davranışlarını etkileyen temel sebepler olduğunu söyler. Bu güdüler ve çelişkiler insanda kaygılara, fobilerin oluşmasına sebep olur. İnsanlardaki normal dışı davranışları,  kaygı bozukluklarını, düşünme ve davranış saplantılarını, bedendeki birtakım bozuklukları, psikozları, psikoseksüel bozuklukları, kişilik bozuklukları ve diğer insan davranışlarını Freud psikoseksüel aşamalarla açıklamaya çalışmıştır.

 

İnsanlardaki normal dışı davranışları Psikoanalitik terapiyle bilinçaltındaki çelişkileri bilinç düzeyine çıkarak çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu terapi yöntemi süresinin uzun olması (birkaç yıl boyunca haftada üç veya altı defa 50-60 dakika arasında ziyaretler şeklinde) ve getireceği maddi külfet nedeniyle eleştirilmiştir.

 

Freud insan gelişiminden tutunda davranışlarına kadar olan her şeyi insanın bu aşamaları ne kadar sağlıklı geçirip geçirmediğiyle ilişkilendiriyor. Yani bu aşamaları istenilen düzeyde gerçekleştiremeyen bir birey, artık bundan sonra nasıl olsa, istesem de kendimi değiştiremem, inceldiği yerden kopsun mantığıyla mı yaşamına devam etmeli? Halbuki  “insan” yaşamının her döneminde,  yaratıcının emir ve direktiflerine tam bir teslimiyet gösterip, bu direktifler çerçevesinde davranışlarını düzenleyerek, fıtratında bulunan güzelliklerin neşvünemasını sağlayabilir. Bu da insanı kişisel, davranışsal ve psikolojik olarak bozuk addedilen bütün sıkıntılardan kurtarır.

 

Davranışçı yaklaşımı benimseyen psikologlar da insan davranışlarının nedeninin ise insanın öğrenme tarihçesinde yattığını kabul ederler. Bu yaklaşıma göre öğrenme aşamasında pekiştirme ve cezalandırmanın, genelleme ve ayırt etmenin çok önemi vardır. Yeteri kadar ödüllendirilmeyen ve pekiştireç almayan insanlar duygusal bozukluklar ve çöküntüler yaşayabilir. Normal dışı davranışların da aynen diğer davranışlar gibi öğrenilmiş olduğu kabul edilir. Bu davranışların klasik, edimsel koşullanma ve sosyal öğrenme kuramlarıyla açıklanabileceğini ifade ederler.  Davranış bozukluklarını ortadan kaldırmak için davranışçı terapi uygulanır.

 

Varoluşçu-İnsancıl Yaklaşım’a göre birey arzu, istek ve gereksinimlerini tutarlı bir biçimde, kendi psikolojik gelişim ve büyüme yönünde ifade etmek ister. Bu ifadeler kendini bazen saldırganlık, bazen cinsellik, bazen de bağımsız olma biçiminde gösterir. Ne var ki bu ifadeler çoğu zaman çocuğun çevresi tarafından kabul edilmez ve çocuk değişik biçim ve şekillerde cezalandırılabilir. Bireyin bu şekilde engellenmesi onların farkında olma yeteneğini kaybetmesine yol açar. Farkında olma yeteneğini kaybeden kendini gerçekleştiremeyen bireylerde duygusal bozukluklar, birçok sıkıntılar oluşur. Bu yaklaşımı benimseyenler insan davranışlarındaki ve psikolojisindeki bozuklukları, kaygıları, birçok kişisel bozuklukları insanın farkındalığını yitirmesi ve kendini gerçekleştirememesine bağlar. Kişilerdeki davranışsal ve psikoljik bozuklukları varoluşçu-insancıl terapiyle çözmeye çalışırlar.

 

İnsan davranışlarını anlamlandırmak için psikologlar birçok çalışmalar gerçekleştirip bu çalışmalarını kuramsallaştırmışlardır. İnsanoğlu var olduğu sürece psikologların, insan davranışlarını anlamlandırma ve çalışmalarını kuramsallaştırma çabaları devam edecektir. Batılı zihinle, insan davranışlarını anlamlandırma çabalarının tam anlamıyla başarıya ulaşamayacağı gerçeği hiçbir zaman unutulmamalıdır. Batılı anlamda işleyen zihin insanı ve insanla ilgili birçok meseleyi hiçbir zaman, hakiki manada, vuzuha kavuşturamayacaktır.

 

Engin ATAMAN

 


AddThis
 

Yorum ekle