okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün441
mod_vvisit_counterDün615
mod_vvisit_counterBu hafta441
mod_vvisit_counterBu ay7210
mod_vvisit_counterHepsi1321898

Editörden

Derkenar (25)

Bütün üniversiteleri Avrupamerkezci bilgi (ki bu bilgi seküler/ırkçı/pozitivist ve sömürgecidir) tarafından ele geçirilmiş (fethedilmiş de diyebiliriz) bir ülkede, rektör ataması üzerinden süregiden tartışmalar, Türkiye’deki ilmi-entelektüel-akademik çölleşmenin/çoraklaşmanın/düzeysizliğin/ufuksuzluğun ve en önemlisi de “madunluğun” ürkütücü boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından manidardır. Gerek muhafazakar/milliyetçi/maocu kokuşmuşluk, pespayelik ve kepazelik düzeninin bani ve mümessilleri;gerekse de onlara muhalif(miş) gibi yapan, ama aslında bu ülkede aziz,mükerrem ve mübeccel İslam’ın put kırıcı,devingen ve inkılabi öğretisinin makes bulmasını engellemek için misyon üstlenmiş olan, (tüm bileşenleriyle) liberal/sol/kemalist hınç ve huşunet siyasi kültüründen ilham alan zavallılar, (dar-ül İslam) olan bu aziz ülkenin üniversitelerinde neden vahiy ve nübüvvet bilgisinin meşruiyetinin olmadığına ve/veya Avrupamerkezci bilgiyle barışık yaşamanın ne anlama geldiğine dair,ima yoluyla bile olsa,söz söyleyemiyor. Beyni dağlanmış olanlardan böyle bir beklenti içinde olmak anlamsızdır biliyorum. Derdim odur ki, bu ülkenin muteriz genç kuşakları, yakın geçmişte olduğu gibi, şimdi/ler/de de, siyasal tercihlerini kokuşmuşlukla sığlık arasında yapan politik figürlerin muzaffer gelecekleri için kendilerini heder etmesinler. Hamasi, popülist ve vülger siyasal dilin manipülasyon nesneleri olmasınlar… Zihinleri felç olmuş,algıları kireçlenmiş,gözleri ve kulakları perdeli, kalpleri tedebbür etmeyi terk etmiş olanların izlerini takip etmesinler… Mübarek İslam’ın put kırıcı öğretisinin mübelliği ve mübeşşiri cenab-ı peygamberin(s.a.v) izinden ayrılmasınlar… Bu izi onlara İslamcı ekol gösterebilirdi. Fakat bu ekol de bir süredir düzenli olarak aldığı muhafazakarlık/milliyetçilik ve ulus-devlet realizmi “zehirleri” nedeniyle yoğun bakım odasında can çekişiyor. Bu nedenle genç kuşaklar kurtuluşu protestan burjuva uygarlığının değer sisteminde arıyor… 19.yüzyılda “uygarlık misyonu”,20.yüzyılda “demokrasi ve insan hakları” klişeleriyle halklarımızı ayartan beyaz adam, 21.yüzyıl için “cinsel özgürlükler” klişesini üretti ve ayartmaya devam ediyor. Üniversitelerimiz epistemolojik ve metodolojik bağımlılıktan kurtulamadıkları, yani özellikle sosyal ve siyasal bilimler alanlarında vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham alan bir bilgi sistemi ve usul disiplini inşa edilemediği sürece, istersek bütün üniversitelere “molla rektör” atayalım , sonuç değişmeyecektir…

 

09/02/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (24)

Modern Türkiye’de Siyasal Düşünce ansiklopedi serisinin 10.cildi birkaç ay önce “feminizm” başlığıyla yayınlandı. Böylece Osmanlı’dan günümüze kadar feminizm hakkında konuşulanlar ve yazılanlar derli toplu bir muhtevaya kavuşmuş oldu. Yaklaşık 900 sayfalık bu çalışmanın, son yıllarda daha da artan feminizm odaklı tartışmalara önemli ölçüde katkı sağlayacağı söylenebilir. Kamuoyuna yansıyan boyutlarıyla oldukça yüzeysel bir bağlamda yapılan bu tartışmalar, umulur ki, daha niteliksel bir çerçevede gerçekleşir. “Aşmak için anlamak şart” ilkesi gereğince, özellikle de kendisini İslamcı havzada konumlandıran yapıların/hareketlerin bu eseri enine boyuna tartışması, feminizm ideolojisine ilham veren değer sistemini(paradigmayı) anlaması, kavramsal çerçevesini (örneğin “eril faillik”,”hegemonya”,”patriyarka”,”heteronormatif”,”ev içi emek” vs.) öğrenmesi ve ardından vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham alarak bu ideoloji hakkında beyanda bulunması, tabiri caizse put kırıcı bir söylemin mümessili olması, gerekir diye düşünüyorum.

Eserin giriş bölümünde 1918’de Mükerrem Belkıs’ın feminizm hakkında “en vasi cereyan” ifadesi dikkat çekiyor. Hatta Belkıs,döneminin en popüler ideolojisi olan sosyalizmin bile feminizm kadar vasi olmadığını öne sürüyor ve feminizmin “haksızlığı,müsavatsızlığı ve biçareliği kaldırarak…..ailelerde samimi bir muvazenet tesis etmek emelinde olduğunu” söylüyor.

Osmanlı’da feminizm sözcüğünün ilk kullanımı için,kesin olmamakla birlikte, 1899 tarihi veriliyor.1895-1908 arası yayınlanan “Kadınlara Mahsus Gazete” bu cereyanın(muhtemelen) daha önce de bilindiğini ve fakat ortaya çıkma fırsatı bulamadığını gösterir. Cumhuriyet modernleşmesinin ideolojik mimarı Ziya Gökalp’in(ki Mustafa Kemal “düşüncelerimin babası” Ziya Gökalp; “duygularımın babası” ise Namık Kemal’dir der.) “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde Türklerin “milli hars”ının zaten demokratik ve feminist karakterde olduğuna dair iddiası, feminizmin (dönem itibariyle) ne kadar etkili bir cereyan olduğunu göstermesi bakımından manidardır.

Ancak ilginçtir sosyalist çizginin feminizme öncülük etmeye başladığı 1970’li yıllardan sonra Cumhuriyetin elitist/kentli/üsttenci ve en önemlisi de Türkçü feminist çizgisi sorgulanmaya başlar. Seküler Kürtçü siyasal dilin mevzi kazanmasıyla birlikte “jineoloji(kadın bilimi)” adı altında çalışma başlatılır ve bu çalışma hem Gökalp’in doktrine ettiği Türkçü feminist dilin hem de Avrupamerkezci söylemin etkisinden kurtulmayı hedefler. Bunun için de Mezopotamya mitoloji kültüründen ilham almaya çalışır. Bir anlamda Dıpesh Chakrabarty’nin “Avrupayı Taşralaştırmak” düşüncesinden esinlenir.

Nasıl ki Gökalp, Türk milli harsının karakteristiğine vurgu yaparken müşrik Türk atalarından yardım aldıysa (aynısını) seküler Kürtçülük Mezopotamya’nın müşrik kodlarından “yüce kadın imgesi” türeterek yapmaya çalışır. Her iki yaklaşım da İslam’ı dışarıda tutmaya ve sadece bir kültür bileşeni olarak kabul etmeye yatkındır. Gökalp’ten ilham alan Cumhuriyet modernleşmesinin Türkçü kodları tarafından felç edilen zihinlerimiz, şimdi de Mezopotamya’ya has Gılgamış Destanı’ndaki erilliğin timsali tanrı Enkidu ile dişilliğin timsali tanrıça İnanna(İştar) arasındaki kavgadan ideoloji türetenler tarafından işgal edilecek.

Mübarek İslam’ın mükerrem öğretisinden ilham almak dururken, müşrik ataların tuğyanını allayıp pullayarak bu ülkenin Müslüman halkının zihinlerini kadavralaştıranlara karşı esaslı bir ilmi/entelektüel söylem ve bu söylemle mütenasip eylemlilik şart. Bunun yolu da vahiy ve nübüvvet bilgisinden ilham almaktan geçiyor.

 

28/01/2021

Kamil Ergenç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar(23)

Ebubekir Sofuoğlu adıyla maruf akademisyenin Türkiye üniversite gençliğini tahkir, tezyif ve takbih eden kaba, nezaketsiz, cahilce ve sorumsuzca açıklamasını muhafazakar zihnin "uçkur zabıtalığına" endeksli tasavvur dünyasının izleri bağlamında değerlendirmek mümkün... Genç kuşaklara hedef/ istikamet/mefkure/ ideoloji teklif etme ve bu teklife uygun eylemliliği inşa etme  sorumluluğunu yerine getiremediği için, meseleyi yalnızca " günah röntgenciliği" bağlamına hapseden bu sığ zihniyet, Türkiye gençliğinin " zihinsel istimlakine" katkı sunmaktan başka bir şey yapmıyor. Hatta farkında olmadan ( ya da olarak) seküler/liberal akımların etki alanını genişletiyor. Akademya, merakını/ilgisini/ tecessüsünü bu ülkenin gençlerinin "zihinsel sömürgesizleştir(il)me" sürecine katkı sunmak için kullanmak yerine "günah röntgenciliği" yaparsa vah bizim halimize...  Yüce İslam'ın istisnai ferdiyet manifestosunu, eminlik ilkesini, adalet öğretisini ve ilmî/ entelektüel derinliği salık veren yüce beyanını referans almak suretiyle " değer(ideoloji) üretimini" ve bu ideolojiye uygun eylemliliği inşa etmek dururken,  muhafazakarlığın kokuşmuş iklimine rıza gösterenlerin bu ülkeyi götüreceği yer Kemalistlerinkinden çok ta farklı değil.

 

19/12/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (22)

Türkiye üniversite/akademi havzası, henüz, epistemolojik ve metodolojik bağımsızlığını elde edemediği için, son birkaç yıldır, özellikle sosyoloji ve ilahiyat fakülteleri aracılığıyla Türkiye kamuoyuna iki görkemli yalan (dolması) yutturulmaya çalışılıyor. Bu yalanlardan birincisi “Z Kuşağı” klişesi adı altında yeni bir “tür” le karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kabul etmemizi istiyor.Bu yeni “tür”ün öncekilerden (yani x ve y kuşağından) oldukça farklı ve hatta bağımsız olduğunu görmemiz ve onlara karşı tutum/tavır ve tarzımızı (bu gerçeğe göre) belirlememiz gerektiğini iddia ediyor. Modern sosyolojinin çizdiği kavramsal çerçeveye sadık kalmamız salık veriliyor ve bilimsel bilginin de bu kategorik ayrımı desteklediği savı öne sürülüyor. İnsanlık tarihini kategorik ayrımlara tabi tutarak çözümleme çabası modern bilgi sisteminin alamet-i farikası olduğu için X,Y,Z kompartımanlarından oluşan bu yeni tür çözümlemeye şaşırmıyoruz…19.yüzyılın ünlü pozitivist kuramcılarından Augouste Comte da toplumların tarihsel serüvenini üç aşamalı olarak yorumlamıştı.(Bu “üçlü” yorumlama çabasının “teslis”ten bağımsız olmadığını bilmekte fayda var. Modern paradigmanın bütün kavramlarının, Hıristiyan teolojisinden ilham aldığına dair daha ayrıntılı bilgi için Gil Anidjar’ın Ketebe yayınlarından çıkan “Kan: Bir Hıristiyanlık Eleştirisi” adlı kitabına bakılabilir. Halihazırda bizde de cari olan sosyoloji disiplininin temel amacı, Protestan burjuva uygarlığının tarihsel tecrübesinin insanlık ailesi için “kaçınılmaz” olduğunu ispatlamaktır. Dolayısıyla sosyoloji disiplininden ilham alarak sağlıklı bir Türkiye toplumu analizi yapılamaz ve nitekim yapılamıyor. Sosyal-siyasi-hukuki-iktisadi-psikolojik modern disiplinlerin “nötr” olmadığını bu vesileyle bir kez daha hatırlamakta fayda var.)

 

Derkenar (21)

“Küresel Tuğyan Çetesi”nin gönüllü tetikçisi İsrail, birkaç gün önce, İran’da bir bilim adamını katletti. Çetenin reisi olan ABD ise bu cinayeti onayladı ve memnuniyetini aşikar etti. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki bilim ve bilim adamı, haramzadelerin menfaatlerini korudukça muteber… Şayet menfaat(ler)inin güvenliğine ve sürekliliğine halel getirecek bir bilimsel/entelektüel çaba varsa, anında cezalandırılmalı ve doğduğuna pişman edilmeli…

Esasında biz bu tür barbarca saldırıların yabancısı değiliz. Aselsan’da görev yapan mühendislerimizi, namertçe, katledenler de aynı çetenin mensuplarıydı. Türkiye’nin askeri alanda atmaya çalıştığı bağımsızlaşma adımlarını akamete uğratmaktı amaçları… O mühendislerin failleri hala bulun(a)madı…

1986’da, ABD’de, sahur vakti eşiyle birlikte İsmail Raci El-Faruki’yi hunharca öldürenler de aynı çeteyle iltisaklıydı. Bilginin İslamileştirilmesi üzerine çalışıyordu Faruki… Bu amaçla İslam dünyasını geziyor, konferanslar/seminerler tertip ediyor, programlar hazırlıyordu…

Afiyet Sıddıki’ ye reva görülen insanlıkdışı muamelenin failleri de aynı çetenin üyeleriydi. Bilgiyi güç, para ve tahakküm amaçlı kullananların Sıddıki gibi insanlık ölçeğinde değer üretmeyi yeğleyen birine tahammülü yoktu...

Müslüman olduktan ve (hele ki) İsrail aleyhine yazmaya başladıktan sonra, vaktiyle kendisine Avrupa’nın entelektüel dehası ünvanını yakıştıranlar tarafından, yalnızlığa ve itibarsızlığa mahkum edilen Roger Graudy de sözünü ettiğim çetenin gadrine uğrayanlardan…

 

Derkenar (20)

Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi fikir ve aksiyon adamlarını ulus-devlet aygıtının en kullanışlı aparatı olan “paramiliter çetelere” kurban veren ve bu yüzden (1970’li yıllardan itibaren) hem muhafazakar/sağ/milliyetçi hem de Kemalist/Stalinist ve Nasyonal Sosyalist gelenekle arasına mesafe koyarak ideolojik duruşunu,özgün söylemini ve sarsıcı eylemliliğini tekamül,tebellür ve inşa sürecinde ağır bir darbe yiyen İslamcıların, şimdilerde, sözünü ettiğim “paramiliter çetelere” ilham veren Amerikan tandanslı Patriotist(vatansever) anlayışın siyasal uzantısını küstürmemek (ya da “reel politika”,”konjonktürel zaruretler”,”ulusal çıkarlar” gibi putların gölgesine sığınmanın sonucu olan “şimdi sırası değil” yaklaşımına teşne olma) adına sükuneti tercih etmeleri, “zamana tanıklık edememe” zaafıyla malül olduklarının göstergesidir.Bu zaaf sebebiyle,Türkiye’nin ana omurgası olan İslamcı ideoloji her geçen gün kan kaybediyor. Kan kaybının yarattığı mecalsizlik nedeniyle siyaset meydanı, Muhafazakar Kemalistlere,Neo-Stalinistlere,Jeopolitizm kuramcılarına,Maocu teorisyenlere ve insanı “homo economicus” katında sabitleyen “teknokrat beyaz Türk”lere kalmış durumda…

 

Derkenar (19)

Sinemanın sosyolojiyle olan ilişkisi öteden beri dikkatleri üzerine çekmiştir. Toplumların belli bir istikamete yönlendirilmesi sürecinde üstlendiği aktif rolle sinema, güç/iktidar sahiplerinin en etkili araçlarından biridir. Sanatın ideolojiden bağımsız olmadığını, sanatçının da eser verirken (kaçınılmaz bir şekilde) bir ideolojinin temsilcisi olarak hareket ettiğini söylemek abartı sayılmamalı. Edebiyat, sinema, tiyatro, resim gibi sanatsal/kültürel unsurlar hiçbir zaman “nötr” olmadı ve olmayacak. Bu nedenle bir toplumun düşünce dünyasını, hayat tasavvurunu, varlık anlayışını, zaman-mekan ve tarih telakkisini anlamanın en kestirme yolu o toplumun sanat eserlerine (edebiyat-sinema-tiyatro-resim vb.) odaklanmaktır. Müslümanların 8.yüzyıldan itibaren temas kurdukları farklı kültür (özellikle Yunan/Roma) havzalarından edebiyat/sanat eserlerini tercüme etmemeye özen göstermesinin hikmeti de kanaatimce budur. Tıp-matematik-fizik-botanik-kozmoloji-felsefe-geometri gibi alanlardan yoğun bir şekilde tercüme yapılırken (özellikle Yunan havzasından) mitoloji ve edebiyat tercümelerinin yapılmaması oldukça önemli bir hassasiyetin işaretidir. Ancak tarihin cilvesine bakınız ki, Osmanlı/Cumhuriyet modernleşmesinin en çok titizlendiği(önem verdiği) husus Batı’nın (özellikle de Fransa’nın) edebiyat/sanat eserlerinin tercümeleridir. 8.yüzyılda gösterilen hassasiyet, ne yazık ki, 19.yüzyılda gösterilememiştir. Neyse, benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, sinemanın ideolojik bir aygıt olarak kültür endüstrisi tarafından nasıl kullanıldığıyla ilgilidir. Lozan Antlaşması’nın arifesinde (21 mayıs 1923) sinemanın çok etkili bir propaganda unsuru olduğuna dikkat çeken dönemin Genel Kurmay Başkanı,Bakanlar Kuruluna bu konuda hassasiyet tavsiye etmektedir.(bkz.Özen Köse/Türk Sinemasında Sansür adlı yüksek lisans tezi/İstanbul Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı)

 

Derkenar (18)

Geçtiğimiz günlerde devlet aygıtının en yetkili makamı, benzerine daha önce de tanık olduğumuz bir açıklamayla, Türkiye’nin en ciddi meselesinin eğitim-öğretim olduğunu beyan etti. Bayındırlık hizmetlerinde ulaştıkları hedefe eğitimde ulaşamadıklarına dikkat çekerek “kültürel iktidar olamadık” serzenişinde bulundu.( Ki bu iktidar olma arzusunun bizatihi kendisi de, hangi amaçla olursa olsun, sorunludur. Çünkü iktidara ulaşma arzusu bir şekilde makyavelist perspektifle akrabadır. Bunun yanında devletin “nesil yetiştirmek” gibi bir görevi yoktur. Nesilleri başta aile olmak üzere devlet aygıtına karşı bağımsız duruşu temsil eden ulema/entelektüel kadroları yetiştirir.)Eğitimin reforma ihtiyacı olduğunu dile getirdi ve sadece müfredat tadilatıyla yetinmemek gerektiğine işaret etti. Batı menşeli eğitim sisteminin nesillerimizi iğfal ettiğine dikkat çekti ve fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek gerektiğine vurgu yaptı…

Eğitim-öğretim meselesinin ehemmiyetine dair yapılan bu vurgular önemli olmakla birlikte, esasa taalluk eden hususların açıkça izah edilmemiş olması yönüyle teşrih masasına yatırılmayı hak ediyor. Sorunun kaynağına inmeden çözüm arayışına girişmek, sadece “kozmetik değişiklikler” için yeterli olabilir ve fakat yapısal değişim asla gerçekleşemez. Bu nedenle bazı acı gerçeklerle yüzleşmeye cesaret etmek elzemdir diye düşünüyorum. Gerçi yaklaşık yirmi yıldır iktidarda olan muhafazakar demokrat( şimdilerde ise muhafazakar Kemalizm ile muhafazakar materyalizm arasında salınıp duran) kadrolar, acı gerçeklerle yüzleşmeye henüz hazır değiller gibi görünüyor. Onlar, ilerleme-büyüme-gelişme putlarından müteşekkil “modern teslis”e olan imanları sayesinde elde ettikleri pozisyonları korumakla meşguller. Onlara muhalif(miş) gibi yapan sol/liberal/sosyalist vb. havzalar ise “modern teslis”in gerçek mü’minleri olarak kendilerini öne çıkarıp,Türkiye’nin bir daha kendine gelemeyecek şekilde zihnen istimlak edilmesine zemin hazırlıyorlar.Bu sürece, aydınlanma aklının referans sistemine teslim olmadığı ve vahiy-nübüvvet istinatgahına tutunmayı şiar edindiği için en sahici meydan okuyuşu gerçekleştirmesi beklenen İslamcılık ise,ne yazık ki, “yoğun bakım odasında” kendine gelmeyi bekliyor. Bir yandan muhafazakarlık/milliyetçilik /yerlilik ve millilik virüsü,diğer yandan ise kapitalist ve neo/liberal virüsler İslamcı bünyeyi kuşatmış durumda. Bu virüsler öncelikli olarak kalbe ve zihne nüfuz ediyor ve bir süre sonra muhatabını hem zihnen hem de kalben felç ediyor. Umulur ki İslamcı bünye bir an önce bu virütik saldırılardan halas olur ve zihinsel istimlake maruz kalan Türkiye ve İslam dünyası halklarına umut aşılamaya devam eder.

 
Daha Fazla İçerik...