okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün45
mod_vvisit_counterDün409
mod_vvisit_counterBu hafta851
mod_vvisit_counterBu ay9933
mod_vvisit_counterHepsi1281403

Editörden

Derkenar(23)

Ebubekir Sofuoğlu adıyla maruf akademisyenin Türkiye üniversite gençliğini tahkir, tezyif ve takbih eden kaba, nezaketsiz, cahilce ve sorumsuzca açıklamasını muhafazakar zihnin "uçkur zabıtalığına" endeksli tasavvur dünyasının izleri bağlamında değerlendirmek mümkün... Genç kuşaklara hedef/ istikamet/mefkure/ ideoloji teklif etme ve bu teklife uygun eylemliliği inşa etme  sorumluluğunu yerine getiremediği için, meseleyi yalnızca " günah röntgenciliği" bağlamına hapseden bu sığ zihniyet, Türkiye gençliğinin " zihinsel istimlakine" katkı sunmaktan başka bir şey yapmıyor. Hatta farkında olmadan ( ya da olarak) seküler/liberal akımların etki alanını genişletiyor. Akademya, merakını/ilgisini/ tecessüsünü bu ülkenin gençlerinin "zihinsel sömürgesizleştir(il)me" sürecine katkı sunmak için kullanmak yerine "günah röntgenciliği" yaparsa vah bizim halimize...  Yüce İslam'ın istisnai ferdiyet manifestosunu, eminlik ilkesini, adalet öğretisini ve ilmî/ entelektüel derinliği salık veren yüce beyanını referans almak suretiyle " değer(ideoloji) üretimini" ve bu ideolojiye uygun eylemliliği inşa etmek dururken,  muhafazakarlığın kokuşmuş iklimine rıza gösterenlerin bu ülkeyi götüreceği yer Kemalistlerinkinden çok ta farklı değil.

 

19/12/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

Derkenar (22)

Türkiye üniversite/akademi havzası, henüz, epistemolojik ve metodolojik bağımsızlığını elde edemediği için, son birkaç yıldır, özellikle sosyoloji ve ilahiyat fakülteleri aracılığıyla Türkiye kamuoyuna iki görkemli yalan (dolması) yutturulmaya çalışılıyor. Bu yalanlardan birincisi “Z Kuşağı” klişesi adı altında yeni bir “tür” le karşı karşıya olduğumuz gerçeğini kabul etmemizi istiyor.Bu yeni “tür”ün öncekilerden (yani x ve y kuşağından) oldukça farklı ve hatta bağımsız olduğunu görmemiz ve onlara karşı tutum/tavır ve tarzımızı (bu gerçeğe göre) belirlememiz gerektiğini iddia ediyor. Modern sosyolojinin çizdiği kavramsal çerçeveye sadık kalmamız salık veriliyor ve bilimsel bilginin de bu kategorik ayrımı desteklediği savı öne sürülüyor. İnsanlık tarihini kategorik ayrımlara tabi tutarak çözümleme çabası modern bilgi sisteminin alamet-i farikası olduğu için X,Y,Z kompartımanlarından oluşan bu yeni tür çözümlemeye şaşırmıyoruz…19.yüzyılın ünlü pozitivist kuramcılarından Augouste Comte da toplumların tarihsel serüvenini üç aşamalı olarak yorumlamıştı.(Bu “üçlü” yorumlama çabasının “teslis”ten bağımsız olmadığını bilmekte fayda var. Modern paradigmanın bütün kavramlarının, Hıristiyan teolojisinden ilham aldığına dair daha ayrıntılı bilgi için Gil Anidjar’ın Ketebe yayınlarından çıkan “Kan: Bir Hıristiyanlık Eleştirisi” adlı kitabına bakılabilir. Halihazırda bizde de cari olan sosyoloji disiplininin temel amacı, Protestan burjuva uygarlığının tarihsel tecrübesinin insanlık ailesi için “kaçınılmaz” olduğunu ispatlamaktır. Dolayısıyla sosyoloji disiplininden ilham alarak sağlıklı bir Türkiye toplumu analizi yapılamaz ve nitekim yapılamıyor. Sosyal-siyasi-hukuki-iktisadi-psikolojik modern disiplinlerin “nötr” olmadığını bu vesileyle bir kez daha hatırlamakta fayda var.)

 

Derkenar (21)

“Küresel Tuğyan Çetesi”nin gönüllü tetikçisi İsrail, birkaç gün önce, İran’da bir bilim adamını katletti. Çetenin reisi olan ABD ise bu cinayeti onayladı ve memnuniyetini aşikar etti. Böylece bir kez daha anlaşılmış oldu ki bilim ve bilim adamı, haramzadelerin menfaatlerini korudukça muteber… Şayet menfaat(ler)inin güvenliğine ve sürekliliğine halel getirecek bir bilimsel/entelektüel çaba varsa, anında cezalandırılmalı ve doğduğuna pişman edilmeli…

Esasında biz bu tür barbarca saldırıların yabancısı değiliz. Aselsan’da görev yapan mühendislerimizi, namertçe, katledenler de aynı çetenin mensuplarıydı. Türkiye’nin askeri alanda atmaya çalıştığı bağımsızlaşma adımlarını akamete uğratmaktı amaçları… O mühendislerin failleri hala bulun(a)madı…

1986’da, ABD’de, sahur vakti eşiyle birlikte İsmail Raci El-Faruki’yi hunharca öldürenler de aynı çeteyle iltisaklıydı. Bilginin İslamileştirilmesi üzerine çalışıyordu Faruki… Bu amaçla İslam dünyasını geziyor, konferanslar/seminerler tertip ediyor, programlar hazırlıyordu…

Afiyet Sıddıki’ ye reva görülen insanlıkdışı muamelenin failleri de aynı çetenin üyeleriydi. Bilgiyi güç, para ve tahakküm amaçlı kullananların Sıddıki gibi insanlık ölçeğinde değer üretmeyi yeğleyen birine tahammülü yoktu...

Müslüman olduktan ve (hele ki) İsrail aleyhine yazmaya başladıktan sonra, vaktiyle kendisine Avrupa’nın entelektüel dehası ünvanını yakıştıranlar tarafından, yalnızlığa ve itibarsızlığa mahkum edilen Roger Graudy de sözünü ettiğim çetenin gadrine uğrayanlardan…

 

Derkenar (20)

Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi fikir ve aksiyon adamlarını ulus-devlet aygıtının en kullanışlı aparatı olan “paramiliter çetelere” kurban veren ve bu yüzden (1970’li yıllardan itibaren) hem muhafazakar/sağ/milliyetçi hem de Kemalist/Stalinist ve Nasyonal Sosyalist gelenekle arasına mesafe koyarak ideolojik duruşunu,özgün söylemini ve sarsıcı eylemliliğini tekamül,tebellür ve inşa sürecinde ağır bir darbe yiyen İslamcıların, şimdilerde, sözünü ettiğim “paramiliter çetelere” ilham veren Amerikan tandanslı Patriotist(vatansever) anlayışın siyasal uzantısını küstürmemek (ya da “reel politika”,”konjonktürel zaruretler”,”ulusal çıkarlar” gibi putların gölgesine sığınmanın sonucu olan “şimdi sırası değil” yaklaşımına teşne olma) adına sükuneti tercih etmeleri, “zamana tanıklık edememe” zaafıyla malül olduklarının göstergesidir.Bu zaaf sebebiyle,Türkiye’nin ana omurgası olan İslamcı ideoloji her geçen gün kan kaybediyor. Kan kaybının yarattığı mecalsizlik nedeniyle siyaset meydanı, Muhafazakar Kemalistlere,Neo-Stalinistlere,Jeopolitizm kuramcılarına,Maocu teorisyenlere ve insanı “homo economicus” katında sabitleyen “teknokrat beyaz Türk”lere kalmış durumda…

 

Derkenar (19)

Sinemanın sosyolojiyle olan ilişkisi öteden beri dikkatleri üzerine çekmiştir. Toplumların belli bir istikamete yönlendirilmesi sürecinde üstlendiği aktif rolle sinema, güç/iktidar sahiplerinin en etkili araçlarından biridir. Sanatın ideolojiden bağımsız olmadığını, sanatçının da eser verirken (kaçınılmaz bir şekilde) bir ideolojinin temsilcisi olarak hareket ettiğini söylemek abartı sayılmamalı. Edebiyat, sinema, tiyatro, resim gibi sanatsal/kültürel unsurlar hiçbir zaman “nötr” olmadı ve olmayacak. Bu nedenle bir toplumun düşünce dünyasını, hayat tasavvurunu, varlık anlayışını, zaman-mekan ve tarih telakkisini anlamanın en kestirme yolu o toplumun sanat eserlerine (edebiyat-sinema-tiyatro-resim vb.) odaklanmaktır. Müslümanların 8.yüzyıldan itibaren temas kurdukları farklı kültür (özellikle Yunan/Roma) havzalarından edebiyat/sanat eserlerini tercüme etmemeye özen göstermesinin hikmeti de kanaatimce budur. Tıp-matematik-fizik-botanik-kozmoloji-felsefe-geometri gibi alanlardan yoğun bir şekilde tercüme yapılırken (özellikle Yunan havzasından) mitoloji ve edebiyat tercümelerinin yapılmaması oldukça önemli bir hassasiyetin işaretidir. Ancak tarihin cilvesine bakınız ki, Osmanlı/Cumhuriyet modernleşmesinin en çok titizlendiği(önem verdiği) husus Batı’nın (özellikle de Fransa’nın) edebiyat/sanat eserlerinin tercümeleridir. 8.yüzyılda gösterilen hassasiyet, ne yazık ki, 19.yüzyılda gösterilememiştir. Neyse, benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, sinemanın ideolojik bir aygıt olarak kültür endüstrisi tarafından nasıl kullanıldığıyla ilgilidir. Lozan Antlaşması’nın arifesinde (21 mayıs 1923) sinemanın çok etkili bir propaganda unsuru olduğuna dikkat çeken dönemin Genel Kurmay Başkanı,Bakanlar Kuruluna bu konuda hassasiyet tavsiye etmektedir.(bkz.Özen Köse/Türk Sinemasında Sansür adlı yüksek lisans tezi/İstanbul Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı)

 

Derkenar (18)

Geçtiğimiz günlerde devlet aygıtının en yetkili makamı, benzerine daha önce de tanık olduğumuz bir açıklamayla, Türkiye’nin en ciddi meselesinin eğitim-öğretim olduğunu beyan etti. Bayındırlık hizmetlerinde ulaştıkları hedefe eğitimde ulaşamadıklarına dikkat çekerek “kültürel iktidar olamadık” serzenişinde bulundu.( Ki bu iktidar olma arzusunun bizatihi kendisi de, hangi amaçla olursa olsun, sorunludur. Çünkü iktidara ulaşma arzusu bir şekilde makyavelist perspektifle akrabadır. Bunun yanında devletin “nesil yetiştirmek” gibi bir görevi yoktur. Nesilleri başta aile olmak üzere devlet aygıtına karşı bağımsız duruşu temsil eden ulema/entelektüel kadroları yetiştirir.)Eğitimin reforma ihtiyacı olduğunu dile getirdi ve sadece müfredat tadilatıyla yetinmemek gerektiğine işaret etti. Batı menşeli eğitim sisteminin nesillerimizi iğfal ettiğine dikkat çekti ve fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek gerektiğine vurgu yaptı…

Eğitim-öğretim meselesinin ehemmiyetine dair yapılan bu vurgular önemli olmakla birlikte, esasa taalluk eden hususların açıkça izah edilmemiş olması yönüyle teşrih masasına yatırılmayı hak ediyor. Sorunun kaynağına inmeden çözüm arayışına girişmek, sadece “kozmetik değişiklikler” için yeterli olabilir ve fakat yapısal değişim asla gerçekleşemez. Bu nedenle bazı acı gerçeklerle yüzleşmeye cesaret etmek elzemdir diye düşünüyorum. Gerçi yaklaşık yirmi yıldır iktidarda olan muhafazakar demokrat( şimdilerde ise muhafazakar Kemalizm ile muhafazakar materyalizm arasında salınıp duran) kadrolar, acı gerçeklerle yüzleşmeye henüz hazır değiller gibi görünüyor. Onlar, ilerleme-büyüme-gelişme putlarından müteşekkil “modern teslis”e olan imanları sayesinde elde ettikleri pozisyonları korumakla meşguller. Onlara muhalif(miş) gibi yapan sol/liberal/sosyalist vb. havzalar ise “modern teslis”in gerçek mü’minleri olarak kendilerini öne çıkarıp,Türkiye’nin bir daha kendine gelemeyecek şekilde zihnen istimlak edilmesine zemin hazırlıyorlar.Bu sürece, aydınlanma aklının referans sistemine teslim olmadığı ve vahiy-nübüvvet istinatgahına tutunmayı şiar edindiği için en sahici meydan okuyuşu gerçekleştirmesi beklenen İslamcılık ise,ne yazık ki, “yoğun bakım odasında” kendine gelmeyi bekliyor. Bir yandan muhafazakarlık/milliyetçilik /yerlilik ve millilik virüsü,diğer yandan ise kapitalist ve neo/liberal virüsler İslamcı bünyeyi kuşatmış durumda. Bu virüsler öncelikli olarak kalbe ve zihne nüfuz ediyor ve bir süre sonra muhatabını hem zihnen hem de kalben felç ediyor. Umulur ki İslamcı bünye bir an önce bu virütik saldırılardan halas olur ve zihinsel istimlake maruz kalan Türkiye ve İslam dünyası halklarına umut aşılamaya devam eder.

 

Derkenar (17)

Türkiye Diyanet Vakfı’nın riyasetinde 1983’te hazırlık çalışmaları başlayan,1988’de ilk cildi yayınlanan ve 2013’te 44 cilde tamamlanarak nihayete erdirilen, ancak (muhtemelen) gelen tepkiler ve fark edilen bazı eksiklikler nedeniyle ek iki cilt ilave edilerek toplamda 46 cilde ulaşan İslam Ansiklopedisi,Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinin en önemli eserleri arasında sayılabilir kanaatindeyim.Oryantalist çalışmalar karşısında sürekli olarak eziklik duygusu yaşayan Müslüman toplumlar için bu çalışma ciddi bir itibar vesilesi aynı zamanda. Hatta bu çalışmayı,1908’de şarkiyat çalışmaları alanında uzmanlaşmış olan E.J.Brill(Leiden) yayınlarına sipariş edilen ve temel amacı sömürge altında yaşayan Müslüman toplumlar hakkında sömürgeci Avrupalılara(özellikle de Fransa, İngiltere ve Hollanda’ya) bilgi vermek olan İslam Ansiklopedisi’ne görkemli bir cevap olarak değerlendirmek te mümkündür…Ancak erbabının malumudur ki,bu tarz çalışmalar ilgili ülkenin siyasi/ideolojik tutumundan ve hassasiyetlerinden bağımsız değildir. Akademik anlamda bağımsız olunamayacağı ise artık bilim çevreleri tarafından bile itiraf ediliyor.Nasıl ki laboratuara giren kişi “nötr” değilse, ansiklopedi maddesi hazırlayan veya hangi maddelerin ansiklopediye dahil edilip edilmemesine karar veren kişiler de nötr değildir.Nitekim İslam Ansiklopedisi de daha birinci cildinde “bu eser İslam ansiklopedisi telif türüne sadık kalmakla birlikte Türk-İslam medeniyeti ağırlıklı nesilden nesile intikal edecek kalıcı belge ve kayıt niteliğindedir.” Diyerek tarafını belli etmiş oluyor.

 

Derkenar (16)

Uygarlıkların/medeniyetlerin inkişafında çevirinin/tercümenin rolü hayatidir. Kendi içine kapanan toplumlar/cemiyetler, düşünsel/ilmi/entelektüel kısırlığa mahkum olurlar. Başka ilim/kültür havzalarıyla ilişki kurmaktan imtina eden cemiyetler, fikir yoksulluğuyla malul hale gelirler. Tarihin kaydettiği bütün büyük medeniyetler, etkileşim sonucu ortaya çıkmıştır. Dışarıda ne olup bittiğine ilişkin duyarlılık sahibidirler. Ne zaman ki bu duyarlılık zaafa uğrar ve ilgili medeniyet kendisiyle büyülenirse o vakit çöküşün emareleri görülmeye başlar. İçe kapanmak, düşünsel/entelektüel yoksulluğu besler. İçerik üretiminin durmasına yol açar. Nasıl ki durgun su kokarsa, içe kapanan toplumlar da belli bir süre sonra kokuşmaya başlar. Başka kültür havzalarında üretilen bilgiden haberdar olmayı ve/veya sahip olduğu bilgiyle başkalarını tanıştırmayı arzulamak, tercüme faaliyetlerinin en önemli sebeplerindendir.

Hilmi Ziya Ülken, Osmanlı’nın hem Garbla hem de eski medeniyetlerle irtibatını kestiği ve tercümeye gereken önemi vermediği için zaafa düştüğüne dikkatimizi çeker.(Bkz.H.Z.Ülken/Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü/İş Bankası Yay. ) Kendisiyle büyülenmiş ve dışarıda ne olup bittiğine kulak kesilmekten uzak devlet aklı Osmanlı İmparatorluğunu Batı düşünce dünyasıyla hazırlıksız karşılaşmak zorunda bırakmıştır. Ülken’e göre eski Türk filozofların eserleri bile esaslı olarak tercüme edilmemiştir. İbn-i Sina medreselerde “hidaye” şerhleri vasıtasıyla okutulmuş; Farabi, Razi, Tusi gibi alimlerden ise tercüme yapılmamıştır. Tarih felsefisi disiplininin kurucusu kabul edilen İbn-i Haldun’un (1332-1406) Osmanlı Türkçesine tercüme tarihi 1730’dur.Şeyhülislam Pirizade Mehmet Sahip Efendi(1674-1749) tarafından. Öncesinde Kınalızade (öl.1572) Ahlak-i Alai’de İbn-i Haldun’un mukaddimesine dikkat çekmiş olsa da, Osmanlı ulemasının gündeminde İbn-i Haldun (neredeyse) yoktur. Prizade’ nin tercümesi de tam teşekküllü değildir. Altıncı bölümün “fıkıh” bahsine kadar gelmiştir.(Bkz. Süleyman Uludağ/Mukaddime giriş yazısından/dergah yay.)

Osmanlı alimleri içerisinde ilk defa en ciddi şekilde İbn-i Haldun’dan istifade eden ve tesirinde kalan kişi Ahmet Cevdet Paşa(1822-1895)’dır.Kendisi “efkarımın teşekkülünde İbn-i Teymiyye, İbn-i Haldun,Taine ve Michlet çok müteessir olmuşlardır” diyerek bu tesire işaret eder.Ahmet Cevdat Paşa,Pirizade’nin eksik bıraktığı yerleri de tercüme edip gerekli not ve açıklamaları da ekleyerek 1858’de mukaddime tercümesini tamamlamış ve bu tercüme 1860 da neşredilmiştir.(Bkz. Süleyman Uludağ/a.g.e) Ahmet Cevdet Paşa’dan önce Osmanlı uleması arasında ilk defa mukaddimeden en ciddi manada istifade eden kişi Katip Çelebi(1609-1659)’dir. Ancak bu istifade sonraki alimlere sirayet etmemiştir. Çünkü Katip Çelebi de tarihin arka odasında unutulmaya terk edilen mütefekkirlerdendir. Öyle ki Keşf-üz Zünun adlı eseri ilk kez Avrupa’da neşredilmiştir.(Süleyman Uludağ/a.g.e)İlgisizlik sadece İstanbul ulemasıyla sınırlı değildir. Bin yıllık geleneği olan Ezher de “Mukaddimeden bihaberdir. Modernist akımın öncüleri olarak gösterilen Afgani-Abduf çizgisinin özel gayretiyle 19.yüzyılın ikinci yarısında mukaddime Ezher’in müfredatına girebilmiştir. Ancak İbn-i Haldun’a ilgi duyanların sonraları modernist/mason/mezhepsiz gibi yaftalara maruz kalması, Türkiye özelinde, İbn-i Haldun’un yeterli ilgiye mazhar olmasını engellemiştir. “İslam’ın Marks’ı” yakıştırmasıyla itibarı zedelenmeye çalışılmıştır. İbn-i Haldun’un mukaddimesi Aldülhamit döneminin yasaklı kitapları arasındadır aynı zamanda. Bu da başka bir tartışmanın konusu…

 
Daha Fazla İçerik...