okumali

Site İçi Arama

Ziyaretçi İstatistikleri

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün513
mod_vvisit_counterDün478
mod_vvisit_counterBu hafta2459
mod_vvisit_counterBu ay7183
mod_vvisit_counterHepsi1341509

Derkenar (20)

Sedat Yenigün ve Metin Yüksel gibi fikir ve aksiyon adamlarını ulus-devlet aygıtının en kullanışlı aparatı olan “paramiliter çetelere” kurban veren ve bu yüzden (1970’li yıllardan itibaren) hem muhafazakar/sağ/milliyetçi hem de Kemalist/Stalinist ve Nasyonal Sosyalist gelenekle arasına mesafe koyarak ideolojik duruşunu,özgün söylemini ve sarsıcı eylemliliğini tekamül,tebellür ve inşa sürecinde ağır bir darbe yiyen İslamcıların, şimdilerde, sözünü ettiğim “paramiliter çetelere” ilham veren Amerikan tandanslı Patriotist(vatansever) anlayışın siyasal uzantısını küstürmemek (ya da “reel politika”,”konjonktürel zaruretler”,”ulusal çıkarlar” gibi putların gölgesine sığınmanın sonucu olan “şimdi sırası değil” yaklaşımına teşne olma) adına sükuneti tercih etmeleri, “zamana tanıklık edememe” zaafıyla malül olduklarının göstergesidir.Bu zaaf sebebiyle,Türkiye’nin ana omurgası olan İslamcı ideoloji her geçen gün kan kaybediyor. Kan kaybının yarattığı mecalsizlik nedeniyle siyaset meydanı, Muhafazakar Kemalistlere,Neo-Stalinistlere,Jeopolitizm kuramcılarına,Maocu teorisyenlere ve insanı “homo economicus” katında sabitleyen “teknokrat beyaz Türk”lere kalmış durumda… Hitler döneminde yaşasa Gestapo Şefi;Stalin döneminde yaşasa Politbüro Üyesi; Osmanlı döneminde yaşasa Yeniçeri Ağası veya Külhanbeyi olacak megaloman çete reislerinin siyasal hayata vaziyet ettiği bir ülkede, başka türlüsü de olamazdı zaten. Siyaset gibi ziyadesiyle yüce bir iştigal alanının bu kadar ayağa düşürülmesi karşısında,özellikle İslamcı ideolojiye ünsiyet kesbetmiş olanların,mübarek İslam’ın;

a) Soylu siyasal dilini

b İstisnai ahlak öğretisini

c)Put kırıcı ferdiyet manifestosunu

d)Hakkaniyeti gözeten adalet beyanını

kamuoyu bilincine hitap edecek şekilde gündemleştirmeleri gerekiyor. Sırtını dağdaki eşkıyaya yaslayanlarla şehirdeki paramiliter çetelere yaslayanlar arasında (başvurdukları yöntem ve elde ettikleri kazanım bakımından) çokta fark yok. Meseleyi ilk mecliste muhalif olanlara (örneğin Ali Şükrü Bey’e) reva görülen muamele bağlamında değerlendirmekte mümkün elbette. O zaman durum daha da içinden çıkılmaz bir hal alır. İttihat Terakki aklının “çetelere” tanıdığı imtiyaz(ki İttihat Tarakki’nin kendisi de çeteleşme temayülü bariz olan bir oluşumdur),Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir diyebiliriz. Hüseyin Cahit Yalçın gibi bir edebiyatçıya Hitler’in “kavgam” kitabını (hem de 1939’da) tercüme ettirenlerin niyeti şimdi daha iyi anlaşılıyor. Yaklaşık bir asırdır,milliyetçiliğin anti-emperyalist olduğuna dair büyük bir yalanla barışık yaşıyoruz. Oysa ki hiçbir milliyetçilik anti-emperyalist değildir. Bilakis hepsi aydınlanma aklının (yani protestan burjuva uygarlığının) ürünüdür ve emperyalistlerle koyun koyunadır. Modern paradigma,bütün ulusların bünyesine,milliyetçilik aracılığıyla nüfuz etmiştir.

Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu söyleyenler haklıydı… Bugün yaşadıklarımız dünün adeta kopyası gibi… Matrix retoriğini kullanacak olursak bir tür “dejavu” yaşadığımızı bile söyleyebiliriz. Merhum Erbakan Susurluk hadisesini hafife almıştı…Koalisyon ortağını(Çiller) küstürmemek için devlet-çete ilişkisinin en somut göstergesi olan bu olayı görmezden geldi. Dönemin adalet bakanı merhum Şevket Kazan,Susurluk’un aydınlatılması için yapılan eylemleri tahfif etmişti.Koalisyon ortağı Çiller,kaza sonrasında, “devlet için kurşunu atan da yiyen de şereflidir” diyerek (bugün olduğu gibi) “paramiliterliği” müdafa etmişti.Cumhurbaşkanı Demirel “devlet bazen(ya da gerektiğinde) rutin dışına çıkar” demek suretiyle,meseleyi biz fanilerin anlayamayacağı bir bağlama hapsetmişti.Erbakan Susurluk’un üzerine gitme cesareti gösterseydi (belki de) 28 şubatın seyri değişebilirdi…Ama olmadı… Türkiye’de, çetelerin pervasızca hareket etmeye başladığı dönemler (genelde) sarsıcı kırılmalara gebe olmuştur. Bugünkü sürecin de yeni bir kırılmaya sebep olup olmayacağını zaman gösterecek… Yirmi beş yıl sonra aynı şeyleri yaşıyor olmamızı,Türkiye’nin “ethosu(mizaç/huy/karakteri) bağlamında mı,yoksa bir arpa boyu yol alamadığımızın işareti olarak mı değerlendirmek gerekir? Düşünmek gerek…

Paramiliter çeteler tarafından katledilen Sedat Yenigün ve Metin Yüksel değinisiyle başladı bu yazı. Cemil Meriç, Sedat Yenigün için “İsa zamanında yaşasaydı onun havarisi olurdu”diyecektir. Ali Bulaç’a “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler” kitabını yazmasını öğütleyen de O’dur. Birlikte çıkardıkları “düşünce dergisi”, muhafazakar-milliyetçi çevreler tarafından sakıncalı bulunduğu için “beyaz saray” kitapçılar çarşına alınmamıştır. Sedat Yenigün fikirse Metin Yüksel aksiyondur. Teori ve pratiğin güzel örnekliğini sergileyen bu iki aziz insanın hatıralarına duyduğum derin saygı nedeniyle bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettim…

28/11/2020

Kamil ERGENÇ

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 


AddThis